Dubravka Ugrešić’in Acı Bakanlığı kitabı üzerine…

Bugüne kadar Balkanlarla ilgili birçok internet forumuna katıldım, facebook gruplarına üye oldum, twitter hesaplarını takip ettim. Hemen hepsinde ortak bir biçimde baharatlı bir konu vardı: Yugoslavya… 

Kimi zaman şakalar paylaşılır, kimi zaman ortalığı kavga kıyamet götürür ama insanlar Yugoslavya hakkında konuşmaktan -hiçbir zaman ortak bir zeminde buluşamayacaklarını bilseler de- asla geri durmazlar. Bu yazıda bahsetmek istediğim roman da,  savaştan beri Amsterdam’da yaşayan Hırvat yazar Dubravka Ugrešić’in kaleme aldığı, bana sıkça farklı platformlarda karşılaştığım o Yugoslavya konuşmalarını hatırlatan Acı Bakanlığı…

Karakterimiz Tanja Lucić, Zagrebli bir öğretmen. Savaş patlak verdiğinde önce sevgilisiyle birlikte Berlin’e, ardından onunla yollarının ayrılması ve Zagreb’den bir arkadaşının yaptığı iş teklifi neticesinde Amsterdam’a göçüyor. Gerek mesleği, gerek şehirler babından okununca hikâyenin hayli otobiyografik olduğunu düşünmemek elde değil.

Amsterdam. Dünyanın en güzel kentlerinden biri belki. Tanja da farkında bu güzelliğin ama köksüzlüğü Hollanda’dayken içinde kök salmaya başladığı için şehre yönelik bir sevgi-nefret ilişkisi geliştiriyor. Bazen, bir anda giyinip kuşanıp Hollanda’nın başka şehirlerine yolculuk edeceği trenlere giderken buluyor kendini. Her ne kadar amaçsız görünseler de; varlığını, yüzleşmesi gereken şeyleri unutmak için yapılan seyahatler bunlar.  Yeniden Amsterdam’a döndüğünde; kendi şehrine, bilindik sokaklarına dönmenin rahatlığına kavuşması bekleniyor ama öyle olmuyor. Çünkü göçmen olarak -bir insan, bir hikâye olmak yerine sürünün bir parçası, istatistiğe katkı yapan bir sayı olarak- yaşadığı Amsterdam onun şehri değil. Zagreb mi? Hayır, bir gecede caddelerinin isim değiştirdiği, sevdiği dükkânların sokaklarından kaybolduğu, oradaki sevdiklerinden kiminin öldüğü, kiminin dünyanın bambaşka köşelerine dağıldığı Zagreb de onun şehri değil. Vatansızlık hissi tam da burada başlayan bir şey bence. Bir yeri çok severken mecburen diğerinde yaşadığında değil, artık hangisinde yaşayabileceğini, hangisini sevebileceğini bilemediğinde başlayan bir his…

Tanja, Amsterdam Üniversitesi’nde Sırpça-Hırvatça okutmanı olarak göreve başlıyor. Hemen hepsi kendisi gibi sığınmacı olan öğrencilerine Yugoslav edebiyatı anlatması gerekiyor. Fakat herkesin kendi varlığının altını çizmeye çalıştığı savaşta, dilin de silah olduğu, Hırvatların kruh, Sırpların hleb, Boşnakların hljeb yediği, ölümünse hepsi için ortak biçimde smrt olduğu bir dönemde müfredatı takip etmek yerine, öğrencileriyle birlikte bir “Bellek Müzesi” oluşturmaya çalışıyor. Bir Yugomitoloji veya Yugonostalji Müzesi… Henüz yaraları bu kadar tazeyken neden anılarındaki Yugoslavya’yı kurtarmaya çalışıyorlar? diyebilirsiniz, ben de dedim. Ama hatırlamak, aklından çıkarmamak tam da böylesi zamanlarda hayattaki amacımızı tayin etmemizi sağlıyor, bizi diri tutuyormuş. Travma psikolojisi çalışanlar hep böyle söylüyorlar. Marcel Proust “Bellek hayatta kalmaya yardımcı olur.” derken anlatmak istediği de böyle bir şeydi belki…

Yugonostalji Müzesi’ne, herkes bir şekilde katkıda bulunuyor: Mario Yugoslavya’yı birbirine bağlayan tren yollarıyla, Darko annesinin küçükken Tito’nin elini tuttuğu anısıyla, Meliha Boşnak Yahnisi tarifiyle, Ana, çarşı-pazar alışverişlerinin vazgeçilmezi mavi-kırmızı- beyaz çizgili plastik çantayla… Herkes aklındaki, kalbindeki Yugoslavya’dan bir parçayla var ediyor hayalî müzeyi. Hepsinin anılarını döküp geçmişi kutsadığı zannedilmesin, sevilen şeyler kadar nefret edilen şeyler de var müzede.

Tüm bunlar olurken, yavaş yavaş olayların Tanja’ya ne hissettirdiği, anlatılanların, kendi anılarının içinde nerelere dokunduğunu anlamaya başlıyoruz. Tanja’nın Yugoslavya’sına yolculuk ediyoruz belki de. Zira bedenen Amsterdam’da olsa da ruhu hâlâ Yugoslav Zagreb’inde, içinin zaman orada akmaya devam ediyor. “Travmanın yaptığı şey bu. Akışı bölüyor, sadece olup bitiyor ve kimse sizi buna hazırlamıyor” diyor Jessica Stern [1]. Yugoslavya diye bir yerin artık olmayışı da Tanja’nın travması hâline gelmiş demek çok yanlış olmasa gerek.

Bana kalırsa Yugoslavya’yı anlamak, içindeki Yugoslavya’yı koyacak bir yer bulmak isteyen herkes okumalı bu kitabı.  Kitapla ilgili daha fazla detaya girersem okuma şevkini kıracak bazı ipuçları verecek olmaktan korktuğum için, kitapta çok sevdiğim bir kısmı paylaşarak bitirmek istiyorum:

“O âna kadar onlar için her şey demek olan dinleri, milliyetleri bir anda değerini yitirmişti. En önemli şey hayatta kalmaktı artık. hayatta kalmayı garantilediklerinde, güvenli bir kıyıya ayak bastıklarında, derin bir iç çekip hayatta olduklarına emin olmak için kendilerini çimdikler çimdiklemez, çoğu tekrar bayraklarını asıyor, ikonalarını ve armalarını sıralayıp mumlarını yakıyordu [2]

[1] Çeviri, Nurdan Cihanşümül Maral’a aittir.

[2] s.17, Çeviri, Ünver Alibey’e aittir.

Emre Karabudak