Genelde Balkan ülkelerinde, özelde Bosna’da edebiyatın önemi ve anlamı sizin için nedir?

Geçmişte edebiyatın belli bir yeri vardı. Zamanla, medeniyetlerin ve toplumların ortak hafızalarında değerler değişiyor. Eskiden bir destan veya bir masal halk içinde değerli bir unsurdu ve halk onları nesilden nesile aktararak korumuşlardı. Ancak konzumerizm/ tüketimcilik döneminde bambaşka bir şey var. Her şey çok fazla tüketiliyor ve değerli gördüğümüz şeylerin halk arasında değerinin kalmadığını görüyoruz. Kıyamet kopmazsa yüz-iki yüz yıl sonra bugün türetilen arabesk veya pop şarkı sözleri edebiyat olarak değerlendirelecek. Rihanna edebiyat olarak kabul edilecek. Bakalım.

Konzumerizmin bu kalabalık ve zenginlik toplumlarında sanki insanların zihni ve beyni küçülüyor. Belki tavuk zekasına ulaşırsak yüz yıl sonra Rihanna’nın şarkıları büyük bir edebiyat olarak hesaplanacak. O zamana kadar Sezen Aksu’nun şarkı sözleri unutulacak, tabiki Yunus Emre de anlaşılmaz hale gelecek. Biz inadına bu süreci engellemeye gayret ediyoruz.

 

Eskiden kitap yazmak büyük bir emek gerektiriyordu. El yazmaları vardı, şimdi hemen herkesin bilgisayarı var ve başına geçip, aklına geleni yazıyor. Sosyal ağlarda yazıyorlar, bu da bir nevi edebiyat oluyor. Matbaalar var. Bir çok kitap yayımlanıyor. Parası olan kitabı bastırıyor. Parası olmayanın bilgisayarında kalıyor ve millet ciddi şeylere ulaşamıyor. Bu samanlar içinde pırlantaları bulmak çok zor oluyor. Ama bulunur.

Modern edebiyat hakkında ciddi bir eleştiri ve hüküm vermek zor. Yani çağdaş veya bizim yaşıtlarımız hatta bizden küçüklerin eserleri hakkında hüküm vermekten korkuyorum. Arada bir tercümanlık yapıyorum. Bu Bosna’da okumaya değer bir eser diyorum ve onu dilimize kazandırıyorum.

Popüler Kültür

Türkiye’de çok popüler bir kitap yayımı var, Boşnakçaya çevrilmese de olur ama çevrilse çok satacak?


Şimdiye kadar kendimi satmadım. iki çeşit fuhuş vardır. Biri bedensel diğeri zihinsel. Şimdiye kadar kendimi satmadım.

Bu kadar ağır bir şey mi? Pop kültüründen nefret mi ediyorsunuz?

Evet konzumerizm’den nefret ediyorum.

Elif şafakı çevirmez misiniz?

Pinhan’ı ve Mahrem’i çevirirdim. Fakat asla Ayşe Kulin çevirmem!

Eskiden çocukluğumda özellikle fabrikalarda çalışan kadınlar bayilerden ucuz aşk romanlarını alırlardı. Şimdi de sokak büfelerinden alıyorlar. Bir Ayşe Kulin tarzında romanları alırlardı. Bu tür edebiyat teşebbüsleri yeni fast edebiyattır. Junk food, junk edebiyat. Junk literature.

İstanbul’da çok hızlı yaşıyoruz.

O kalabalıkta hiç bir şey okumasanız da olur. Ciddi bir şey okuduğunuzda, onu anlamak, bir Yunus’un Mevlana’nın beytini düşünmek  zordur.

Kafamız yorgun işe yetişeceğiz mesela?

Junk edebiyat devreye girmesin! Junk olmayı kabul etmiyorum! Ben her zaman asaletten yanaydım ve asil kalmaya kararlıyım. O yüzden junk olmayı kabul etmiyorum.

Yüz yılda bir turbofolk dinleyebilirim. Ya da kırk yılda bir Avrupa’da Mc Donald’s’a girebilirim. Bu beslenme tarzı alışkanlığa girer ve Ayşe Kulin edebiyatına alışmamak için, çok nadir kullanmayı tercih ederim. Kolaydır hafiftir çünkü.

Ben Ayşe Kulin’in Sevdalinka’sını evde okuyordum. Bu ne cümle bu ne saçmalık diyerek. Nimeta romanın baş kahramanı. Bosna’da sosyal ortamım geniştir. Fakat sadece bir tane Nimeta tanıyorum. Onu da görmedim. Seçe seçe bu kadar isim arasında Nimeta ile Burhan’ı bulmuş. Türkiye hakkında bir roman yazmaya kalkarsam bende Elvir ve Melisa’yı seçerdim.

Balkan Edebiyatı

Balkan Edebiyatı diye bir şey var mıydı?

Dünya edebiyatı diye bir şey var mıydı sorusuyla cevaplayayım. Her döneme her medeniyete ait bir edebiyat vardır. Zamanımızda dünyanın her yerinde bir roman kültürü vardır. Yaygındır ve bu roman hem dünya edebiyatı, hem de yazıldığı dilin edebiyatı hem de yazıldığı milletin ve ülkenin edebiyatı olur.

Balkan Edebiyatı var mıdır? Edebiyatın bir medeniyet çerçevesinde değerlendirilmesi gerekiyor. En genişi medeniyettir ve inerek bölgesel, yerel ve çerçevelere inebiliriz. Fakat destanlar hem yerel hem de bir medeniyetin ürünleridir. Osmanlı’da Balkanlarda özellikle Müslüman camiasında divan edebiyatı kurallarına uyuluyordu. Buradaki gazeller, kasideler Arap edebiyatında da vardı. Daha sonra bu İslam edebiyatına da giriyor. Daha sonra İran’a, İran’ın İslamlaşmasıyla giriyor ve yayılıyor. Türkler de Müslüman olunca ilk olarak Kutatgu Biligler sonra Divan-ı Hikmet daha sonra Anadolu’da Selçuklu dönemindeki edebiyatla devam eder. Kısmen Farsça olarak kısmen Türkçe olarak ve Osmanlı divan edebiyatı olarak devam eder. Osmanlı döneminde yazılmış divan edebiyatı hem İslam hem Balkan, Bosna’da yazılmışsa hem de Bosna edebiyatıdır. Hem o ülkeye ve şairin doğduğu şehre yaşadığı yere aittir. Her yerden birer parça ilave ediyor ve bu şekilde edebiyat hamurunu elde ediyor.

Biliyorsunuz 17. yüzyılda yerel unsurlar girmeye başlıyor. Kitaplardan ezbere bildiğimiz bir şey; bu yerel unsurlar. Arnavutluk ve Bosna fethedildi. Orada da ciddi şairler ortaya çıkmaya başlamış. Onlar artık küçük kardeşler değil. Direkt merkeze hitap ediyorlar ve göze batıyorlar. Bak; onlar kendi yerel unsurlarını da getirmişler ve gururla şiirlere eklemişler. Yani bu yerel unsurların bu edebiyatın gelişmesine katkıları oluyor ve şiirlerle hikayelerle bu edebiyatı geliştirmişler fakat tekrar vurguluyorum onlar bu topraklara bu bölgelere ve şehirlere aitti. Osmanlı medeniyetine ait oldukları kadar…

Balkan edebiyatında Osmanlı divan edebiyatını yaratmamışlardır. Biz de İslam kültürüyle birlikte bu edebiyat unsurlarını ve kalıplarını benimsedik. Tabiiki herkes yani El -Busuri kasidelerinde İslam unsurlarını da dahil etmiştir. Balkan yazarları ve şairleri hem kendi döneminin unsurularını hem de kendi yetiştikleri ortamlarının unsurlarını eklemeye başlamışlar.

Bu yüzden bu edebiyat hem Balkan edebiyatıdır hem divan edebiyatı hem de Osmanlı edebiyatıdır. Hem de İslam edebiyatıdır. Yani biz İslam edebiyatı demeye utanıyoruz. Neden?  Bu bir medeniyetin edebiyatıdır. Belirli unsurlar çerçevesinde yazılmıştır. Bir Busuri’nin kasidesinden başlayarak bugüne kadar Semih Kaplanoğlu’nun senaryolarına kadar bu bir hiperteksti/ hipermetni oluşan bir edebiyattır.

Bu edebiyatı Belgrad ve Zagreb de takip etmiş mi?

O yıllarda Muniri Belgradi diye bir şair vardı. Belgrad bir Osmanlı şehriydi ve orada eğitilmiş insanlar vardı fakat bu edebiyat divan edebiyatıydı özellikle. Anadolu’daki köylüye hitap etmiyordu.  Daha çok eğitimli kitleye hitap ediyordu.

Ayşe kulin de birine hitap ediyor. Mustafa Kutlu da Tarık tufan da. Mesela Orhan Pamuk da bana hitap ediyor. Fikirlerini kabul etmesem de yazar olarak takdir ediyorum.

Divan edebiyatı zaten elit kesimlere hitap ediyordu. Ben kendimi bu entelektüel asaletten kabul ediyorum. Çünkü divan edebiyatı ile uğraşıyorum. Çok kibirliyim.

Ex Yu- Yugoslavya Edebiyatı?

Yugoslavya döneminde Mak Dizdar, Mesa Selimovic, Skender Kuleniovic gibi şair – yazarlar vardı. Biz Yugoslavya’yı dönem olarak konuşuyoruz fakat Osmanlı dönemini konuştuğumuz gibi. Fakat bu yazarlar Yugoslavya döneminde yazmışlar. Yine de Saraybosna’ya, Bosna Hersek’e ait kalmışlar. Konumları, dilleri ve üsluplarıyla buraya ait kalmışlar. Yugoslavya döneminde Orta Çağ edebiyatı ve mimarisi var. Bu bir dönem ve dönemin bir parçası. Yugoslavya dönemindeki yazarlarda Boşnak edebiyatının hipertekstinin bir parçası oluyorlar.

Mesa Selimovic ateist olup da nasıl İslam edebiyatının bir parçası olabilir?

Ateistti ve kendisini öyle tanıtıyordu. Haydi, sözde ateistti diyelim fakat Yugoslavya döneminde yazarın hayat hikayesinden müslümanların İslamiyete ve geleneklere karşı tavrını da görebilirsiniz. Dönemin en iyi yazarıdır kesinlikle. Belgrad’ı biliyor Zagreb’i biliyor, hepsini biliyor. Başarılı olabilmesi için bir çok taviz vermesi gerekiyordu. O zaman ki Yugoslavya dönemi müslümanlarını da burada anlamış oluyorsunuz. Edebiyat tarihi zaten genel tarih ve araştırmalarını çok destekliyor ve tarih biliminin ve arşiv kaynaklarının kapattığı kapıları bile açıyor. Bu yüzden evet onlar da Boşnak edebiyatında İslam edebiyatında bir parçadır ve o dönemde Müslümanların, başarılı kalmak isteyen Müslümanların durumunun zavalılığını gösteriyor.

Yani Salman Rüşti de bu edebiyatın bir parçasıdır. Neden? Çünkü islami bir ortamda yetişmiştir. Eserlerinin malzemesi de aynıdır.

İvo Andric Nobel’i alırken kitabında yazdığı Osmanlı eleştirisinin bir etkisi var mıdır?

Osmanlıyı eleştirmek kötü bir şey değildir. Niyaz-i Mısri hazretleri de Osmanlıyı eleştirmiştir. Fakat osmanofobi diye bir şey var ve ben buna karşıyım. Nefret dili ile yazmak… Adam bu nefret dilini de ustaca kullanmıştı. Kısaca usta bir yazar. Buyrun kalkın Müslümanlar vaaz etmeyin yazın bakalım siz de belki nobel ödülü alabilirsiniz.


Cumhuriyet sonrası Türk Edebiyatında çok daha farklı bir edebiyat doğdu, daha toplumsalcı bir edebiyat çıktı. Balkanlarda bu tarz edebiyatın izine rastlanabilir mi?

Aynısı burada da oldu. Tabi bunlar zamanın ihtyaçları. Tarık Tufan da divan edebiyatçısı değil tabi. Belirli unsurlar var. Onlarda iyi kaliteli yazar ve düşünürler oluyor. Zamanımızın divan edebiyatı olarak Semih Kaplanoğlu’nun filmlerini görüyorum. Mahmut Fazıl Coşkun’la Tarık Tufan’ın ilk filmi olan Uzak İhtimal’i bir divan edebiyatı unsuru olarak görürüm.

Nuri Bilge Ceylan?

Müthiştir. Bütün filmlerini izledim hatta bir zamanlar Anadoluda’yı ezberlemiştim. Üç Maymunu ve Uzak da öyle. Evet bu Uzak ve daha önceki filmlerinde biraz daha İran havası var.
Son filmlerinde küçük bir değişiklik yaptı ama üslubunu ve poetikasını beğeniyorum.

Burada da aynı şekilde filmler yapan Aida Begic var mesela?

Daha çok iyi filmler yapabilir fakat bu ülkede filmler için para yoktur. Aida Begic müthiş bir insandır.

Kültür Bakanlığı yılda bir kere destek için ilan veriyor. Kültür Bakanlığı içerisinde bir sürü komisyon var. Bu heyet, kime destek verileceğinin kararını veriyor.

Heyet onlardan ibarettir. Geçen sene en çok Jasmila Zbanic almıştır ama kültür bakanlığını kötülemiştir. Belirli bir bütçe vardır. Birkaç aday arasında paylaşılacaktır. Mesela 15 bin Ahmet’e, Mehmet’e gitmiş. İki yüz bin Jasmila’ya gitmiştir. Jasmila şikayet etmiştir. Böyle şeyler de var. Diğer taraftan Aida da halim selim çalışıyor.

Jasmila biraz serttir. Nedense aşağılık koplkesi midir nedir? Müslüman kökenli olduğundan utanıyor. Bu yuzden bir nefret var.

Dino Merlin ile eski bir dostluğunuz olduğunu duyduk.

Dino Merlin’le dostluğumuz devam ediyor. Bir şey olursa her zaman birbirimizi bulabiliyoruz. Her zaman birimizi arayabiliyoruz rahatlıkla. Yeni albümü çıktığında kendisini  tebrik ederim. Devamlı gelip gitmeler için zamanımız yoktur. Yani, ben de çocuklarını bilirim. O da oğlumu, eşimi bilir. O kadar. Bu anlamda arkadaşlıklarım devam ediyor. Elindeki Başka dergisini de gördüm.

Dino’nun şarkıları ne kadar popüler olursa olsun çok derin islami ve tasavvufi mesajlar vardır.


Neden Türkçe çevirisi yok diye hayıflandığınız bir kitap var mı?

Neden Cevad Karahasan yok, neden Necad İbrisimoivic yok, neden Abdullah Sidran yok, diye hayıflanıyorum. Neden Dervis Susic yok? Neden Alija İsakovic yok? Neden Skender Kulenionic yok? Bunların hepsi çok değerli yazarlardır…

Türkçeye yapılan bazı çevirilere baktığımda: “Keşke çevirmeseydin sen yavrum.” derim. Boşnakça, Sırpça, Hırvatça çeviri yapacak bir nesil yetiştirmek lazım. Hem Türkçesi iyi olacak hem de Boşnakçası. Bütün bu dilleri bir arada hazmedebilecek ciddi bir edebiyat tercümanına ihtiyacımız var. Suad Engüllü eski ekiptendir. Fahri Kaya var. İyi bir mütercim ama onlardan sonra iyi biri çıkmadı.

Bosna küçücük bir ülkedir, türkologların sayısı da azdır. Bizim görevimiz burada Türk edebiyatını tanıtmaktır ve madden olarak olmasa da biz bu Türk kültürünün hakkını vermeye çalışıyoruz ve veriyoruz. Bir taraftan Kerima Hoca var Mirsad Bey ve Anela Hoca var. Türkçe’den Boşnakça’ya çeviri yapıyor. Bir avuç türkolog camiası Türk edebiyatını tanıtmaya çalışıyor.

Türkiye bizi o kadar çok seviyor ki! Bu sevgi için bizi anlamaya bile ihtiyaç duymuyor! Olamaz böyle bir şey. Bu yalandır. Bizi tanımak istiyorsanz, bizimle tanışmak istiyorsanız o zaman buyurun edebiyatımızı kültürümüzü okuyun.

Türkler kendi fikirleri ile buraya geliyor ve geldikleri gibi gidiyorlar. “Burası bizim ecdadımızın yeri, ben burayı seviyorum.” diyorlar. Haritada Bosna’nın küçük olduğunu görmüş, her şeyi biliyor ve hazmetmiş sanıyor. Böyle bir şey olamaz ya! Bu kültürü tanımak lazım. Yazdıklarımızı da öğrenmen lazım ve Boşnakça’yı o kadar iyi bilmen gerek ki Bosna Hersek edebiyatını hakkı ile tercüme edebilmek lazımdır.

Türkiye’de Bosna edebiyatıyla  ya da Balkanlar edebiyatıyla hatta Yugoslav edebiyatıyla akademik olarak uğraşan birini göremedim. Küçücük Bosna’da Türk edebiyatı hakkında Fransız edebiyatı hatta Arnavut edebiyatı hakkında bahsedecek bir çok kişi bulabilirsiniz.
Yani Türkiye’de birileri çıkıp da Bosna edebiyatıyla Balkan edebiyatıyla ciddi olarak uğraşması ve ciddi olarak tercüme etmesi gerekiyor. Gerisi efsane, gerisi hikaye.

Türk dizileri…

Eskiden trafikalarda/bayilerde satılan romanları alanlar, şimdi dizi izliyor. Yani erkekler de izliyor kadınlar da izliyor. Ben de itiraf edeyim, House of Cards izlerim.
Bu da popüler kültürün bir ürünü ama arada bir hamburger yerim işte bu hamburgerim House of Cards’tır. Hiç bir dizi gerçeği olduğu gibi göstermez. Bu dizidir. Kurgudur. Hızlı yazılmış ve sanat boyutuna dikkat edilmemiştir. Eser diyemem buna.

Dizilerden Türkçe öğrenilir mi?

Yapmayın ya.

Dizileri anlayabilmek için öğrenilir. Yüzeysel bir iletişim için öğrenilir; fakat ciddi bir konuşmaya, ciddi bir tartışmaya girmek isterseniz, bu mümkün olmaz. Yani basit bir toplum isterseniz, yiyip, içip, eğlenen, hiç bir şey düşünmek istemeyen bir toplum isterseniz, dizilerden Türkçe öğrenenler ile yetinin. Ben kendimi bu toplumun bir parçası olarak görmüyorum. Kendime asil diyorum. Ben asilim.

Türk dizileri olmasa başka bir dizi gelecek.

Türkolog olduğum için millet beni arıyor ve neler soruyor:

“Aaa, sen oraya gittin, gezdin, gördün. Bunlar deli mi? Evlerde ayakkabıyla geziyorlar. Gerçekten öyle mi?”

“Bir diziyi baştan sona kadar izledim. Bir tane adamın namaz kıldığını görmedim.” diyor başka bir arkadaşım.

Annem de Yaprak Dökümü üzerine: “ – bu senin Türklerin kafayı yemiş. Birileri kız istemeye gidiyorlar bir taraftar şampanya patlatıyorlar öbür taraftan Allah’ın emri, peygamberin kavli ile konuşuyorlar. Kadınlar gerçekten o kadar çok içki içiyor mu? Herkes o kadar kurnaz mı?” diye soruyor. En sonunda ne söylemek zorunda kaldım: “ Bizim gibi ilimle uğraşan, halim, selim, kocasını aldatmayacak, hırsızlık, yolsuzluk yapmayacak kişilerin hayatları dizi konusu olamaz.” Enteresan değiliz, sıkıcıyız.

Dergi okuyucuları…

Dergi, gazete okuyucusu azaldı. Herkes internetten okuyor. Diğerleri, dizi izliyor veya müzik yarışmaları izliyorlar.

Milletin zihinleri de öyle. Şarkı yarışmaları izleyen kitlenin beyni 5 Marklık, Dizi izleyenlerin 10 Mark kitap okuyan ve sanat filmi izleyenlerin 20 Mark.

Burada hem parasızlıktan, hem bilgisizlikten, hem de ilgisizlikten dergi pek okunmuyor.

Burada 4 milyon nüfus var; kendini beğenmişler, her şeyi bilenler, dizi ve şarkı yarışmaları izleyenler ve İslam kültürünü temsil eden her şeyden nefret edenler. Bosna bunlardan ibarettir.

Ben de şimdi düşünüyorum: Bir şey yazmaya kalkarsam… Boşnakça hiç yazmayacağım. Bosnalıyım, Boşnağım. Bir eser yazarsam Türkçe yazacağım. Daha geniş bir okuyucu kitlesi var.

Amina Šiljak Jesenković

Amina Šiljak Jesenković 1965 Saraybosna dogumlu. Doğduğundan beri Saraybosna’nın en eski mahallelerindeki evinde yaşarken ana okuldan doktoraya kadar eğitimini memleketinde  tamamlamıştır. Saraybosna Üniversitesi Felsefe Fakültesi’nin Şarkiyat Bölümü’nden mezun olduktan sonra Saraybosna Şarkiyat Enstitüsü’nde bir taraftan akademik hayatına adım atan Şilyak–Yesenkoviç, öbür taraftan da Bosna’nın geçirdiği imtihan dolu günlere seyirci kalmayarak çeşitli dergi ve gazetelerde elaştirisel, sert ve (soyismiyle uyum içindeki) sivri köşe yazılarıyla gündeme tepki gösteriyordu. Edebiyat araştırmaları için bir altyapı oluşturmak amacıyla dil bilgisi araştırmalarıyla ilgileniyordu.  Bosna’da doğup Anadolu’da eğitim veya yaşamını sürdüren veya hayatlarını tamamıyla Bosna’da geçirip eserlerini mükemmel Türkçe ile yazan müelliflere kendini borçlu hissederek, Komünist Yugoslavya’da gözardı edilen Osmanlı dönemi Boşnak divan ve tekke edebiyatını anlamaya ve anladıklarını sözkonusu müelliflerin ve torunlarının ana dili olan Boşnakça’ya aktararak, bu kutsal saydığı emaneti varisi olan Bosna halkına teslim etmeye çalışıyor.