Üniversiteyi Edirne’de okumuş bir arkadaşım var. Solculuktan tanıştık. En samimi arkadaşlarımdan oldu. Otostop çekilebilecek yaşlardan beri seyahatlere çıkarız beraber. Bu kez rotamız Balkanlardı. Balkanlara ilgisi olmamasına rağmen benim sık sık gidişlerimi ilginç buluyor ve merak ediyordu. Anlaşıyoruz, biletleri alıyoruz, valizleri toparlıyoruz sonra da yola koyuluyoruz.

Eylül sonu olmasına rağmen sıcaktan bunaltıcı zamanlara denk geliyoruz. İstanbul’dan Tiran, oradan Karadağ, derken Kotor’dan Bosna otobüsüne biniyoruz. Karadağ gümrüğünden çıkarken sorun olmuyor. Fakat pasaportların otobüste dağıtılması sırasına otobüs şöförü isimlerimizi okuyor yüksek sesle. Akabinde biraz ilerlememizle arka beşliden bir ses duyuluyor. ‘İbrahim Abiiii, İbrahim Abiii’. Arkadaşımın hiç kullanmadığı ilk ismi. Bi’ iki saniyelik şaşırmamızla beraber hafif bir tebessümle geri dönüyoruz. Kürt şivesi ile yapılmış  bu seslenişe karşılık vermek üzere arka tarafa doğru yollanıyoruz. 3 Mardinli gençle karşılaşıyoruz. Pasaport dağıtımı esnasında adlarımızı duymuşlar. Nasılsınız, kimsiniz muhabbetini geçiyoruz. Kosova’ya, oradan Podgorica’ya, oradan da bize kadar düşmüş yolları. Gidilmemesi gereken neresi varsa gitmiş, gidilmesi gereken neresi varsa es geçmişler. Sıfır İngilizce ile düşmüşler yollara. Mardin’den Sarajevo otobüsüne düşen hayatlarla karşılaşıyoruz ve bu bizi şaşırtmıyor. Çünkü Balkan coğrafyasında nefes alıp veriyorsanız ilk bilmeniz gereken şey şaşkınlık duygusunu silmeniz gerektiğidir. Nereye gitmeleri gerektiğine dair biraz akıl veriyoruz bizimkilere, biraz da geyik yapıyoruz. Otobüs mola yerleri dışında da zırt pırt çiş molası da veriyor. Sebebi hemen önümüzde oturan Boşnak. Durduğumuz hemen her yerde Niksicko marka bira alıyor. Mardinli gençlerin ve arkadaşımın ”otobüste bile bu kadar içmenin ne manası var” bakışlarını seziyorum.  Arada yolcular sinirleniyor ama belli ki kaptan şöförümüz de iyi bir içici. Sürekli koruyor Boşnak’ı. Bosna Hersek gümrüğünde ben hariç otobüste olan 4 Türk pasaportluyu indiriyorlar araçtan. Beni indirmemelerinin sebebi de muhtemelen pasaporttaki mühür sayısının fazlalığı. Sebep belli tabii; rüşvet. Bizim elemandan alamıyorlar fakat Mardinli üçlü kişi başı 30 euroyu veriyor ister istemez.

Sarajevo’ya varıyoruz. İnternet sitesi üzerinden rezervasyon yaptığımız hostele geliyoruz. 10 yataklı, bir orta sınıf hosteli olduğunu içeriye girdiğiniz gibi anlayabileceğiniz, grilik bulanmış bir yer burası. Başçarşı’ya da yakın olunca ”tamam” diyoruz. Biz, iki Alman kız, bir İranlı ve bir Boşnak kalıyoruz. Boşnak şaşırtıyor tabi ama herhalde başka bir şehirden gelmiş olmalı diye düşünüyoruz. Boşnak olanın yatağında bir valiz var. Açık, darmadağınık eşyalar. Toplandığına göre bugün gidecek diye düşünüyoruz. Sinirli, sürekli bir şeyler söylüyor. Anlamıyoruz tabi ama o sürekli söyleniyor. Bir insanın Balkan coğrafyasında sinirli olmamasıdır ilginç olan. Bu kadar çok kardeş olup aynı anda bu kadar çok düşman olan coğrafya burası. Çok ilgilenmiyoruz o yüzden. Dışarı çıkıp yapmamız, gezmemiz gerekenleri aradan çıkarıyoruz. Börekti, köfteydi yemek yiyoruz başçarşıda.

İkinci günün sabahı duştan çıkıyorum ve odaya giriyorum. Karşımda açık bir valiz. Karmakarışık eşyalar. Yine bizimkinin valizi. Yine söyleniyor. Bir oraya bir buraya volta atıyor. Orada fark ediyoruz. Kafa gitmiş, psikoloji yok bizim elemanda. Ne olup ne bittiğini önemsemiyoruz ama bu sefer dikkatimizi bir şey çekiyor. Valizin üzerinde bir tişört var. ‘’Dün de böyleydi’’ diyor arkadaşım. Darmadağın eşyalar, açık bir valiz ve yeşil bir tişört.

Çıkıyoruz.  Gitmemiz gereken yerlere yine gidiyoruz. İçiyoruz, hostele dönüyoruz. Sarhoşuz da. Bizimki yine aynı halde. Gülüyoruz. ”N’apıyo lan bu manyak” diye geyik çeviriyoruz.

Üçüncü gün sabah karşımızda yine aynı sahne fakat açık valizin üzerindeki tişörtün sürekli aynı yeşil renkte bir tişört olduğunu fark ediyoruz. Şaşırmıyoruz artık. Çıkıyoruz. Bugün gitmemiz gereken bir yer yok. Sarajevo sokaklarında yüzü ya gülümseyen ya da hırçınlaşan insanların farkına daha iyi varıyoruz. Buralarda bir şeyin, bir halin arası yoktur çünkü. Her yüzde başka bir hikaye, her hikayede başka bir ses duyuyoruz. Bize hiç anlatılmamış hikayelerin hiç duyulmamış seslerin olduğu bir yerdeyiz çünkü. Daha iyi anlıyorum bunu. Troleybüs şöförünün, Başçarşıda börekçide çalışan garson kızın, Tito Kafe’de hemen yanımda oturan adamın… Hepsinin hikayelerini bana hiç anlatmamalarına rağmen biliyorum, hiç konuşmamamıza rağmen.

Yarın sabah Belgrad otobüsüne biletimiz var. Gece hostele giriyoruz. Hostel sahibi Edis rakija açmış içiyor. Dostça bir gülümseme ile davet ediyor. Ben kabul ediyorum bu daveti. Hangi Balkan çocuğu bu teklifi kolayca reddebilir ki? Arkadaşımın ”ya yine mi içiyorsun, bu sizin içki olayınız da beee” sitemini umursamadım her zamanki gibi. Bizimki uyumaya çekiliyor. Biraz içtikten sonra bizim valizi açık bırakan abinin sesleri duyuluyor. Gülümsüyorum, ”ne yapıyor bu” diyorum Edis’e. Onunda gülümsemesini, mizahi unsurlarla donanmış bir cümle ile tepki vermesini bekliyorum. Gülmüyor. Bir shot atıyor hızlıca. Sonra anlatıyor.

Adamın adı Adem. Boşnak. Sevdiği kadın Sırp. Çok seviyorlar birbirlerini. Bosna’da savaş başlıyor. Kan revan, toz duman ortalık. Aile ve çevre etkeni çok yüksek dozda olmuyor ama neyin ne olacağını bilemez bir durumdalar. Birbirlerini o kadar çok seviyorlar ki kaçıp, her şeyden uzaklaşıp daha sakin bir yerde yaşamaya karar veriyorlar. Planları önce Norveç’te ticaret yapan bir tanıdıklarının yanına yerleşmek sonra da işleri yoluna koymak. Uzun zaman Sarajevo’da bi otelde kalıyorlar. Herkes gittiklerini sanıyor bir süre. Gitmeye karar verdikleri gün Adem evrak ve araç işlerini ayarlamak için çıkıyor. Hallediyor ve gidecekleri saati bekliyor uzun zaman. Ama sevdiği kadın gelmiyor. Sıkıntı, stres derken daha fazla dayanamıyor.

Bu kadar kardeş olunan bir coğrafyada bir o kadar da düşman olunan zamanlar. Sırplar iki Boşnak’ın peşine düşüyor. Boşnaklar silahlı. Can havli ile ilk gördükleri binaya sığınıyorlar. İlk buldukları açık kapıdan içeri dalıyorlar. Sırplar kalabalık ve ağır teçhizatlarla ortalığı tuz buz ediyorlar. Adem saatler sonra otele geliyor ve dayanamayıp içeriye giriyor. Her yer kan revan. Duvarlarda, her yerde mermi izleri. Sanki sonunu bildiği korkunç bir filme ilerliyor ve kaldıkları odaya giriyor. Gördüğü şey kan. Kan ve bir valiz. Açık kalmış dağınık, üzerinde yeşil bir tişört bırakılmış valiz…

Sonrası tahmin edilen hikaye. Adem yıllardır elinde bir bir valiz ile o hotel senin bu hostel benim dolaşıyormuş böyle. İstediği nedir, aradığı nedir bilinmez. Fakat böğrümde oluşan sancıyı bu merak bile kesemedi o gece.

Sabah 5’e kadar içtik Edis’le. Rakijanın tesiri ile de olsa biraz uyuyabilmişim. Yarı açık bir valiz görerek uyandım. Bu seferki bir kabus sabahına uyanmışım gibi hissettirdi tabii. Arkadaşım valizi işaret ederek gülümsedi. Bu sefer ben gülmedim. Belgrad otobüsünde olan biteni anlattım. Gidene kadar neredeyse hiç konuşmadık. İlk mola yerinde Niksicko marka bira aldık. Yüzünde ”otobüste bile neden bu kadar içiliyor” bakışına dair küfür vardı sanki bu kez.

Belgrad’a varana kadar yaşadığımız bu suskunluk düşünmeye sevk ediyor insan ruhunu. İçerken  Adem’i, sevgilisini, savaşı, Yugoslavya’yı, Balkanları, Mardinli çocukları, sınırda rüşvet isteyen polisi düşünmeye sevk ediyor…

Belgrad’da Skadarlija’ya hostele attık kendimizi. Duramadım, sokağa çıktım. İlk bara çöküp  bira ve rakija söyledim. Ne kadar içtiğimi hatırlamıyorum. Bizimkini de uyku tutmayınca yanıma zıplıyor. Uzun süren bir suskunluktan sonra bizimki ağzını alkolün verdiği tesirle açabildi: ”gezdiğimiz bu ülkelerin hepsi Trakya’ya benziyor, mesela Edirne  Türkiye’den daha çok buralara benziyor.” Rakijayı attım hızlı bi şekilde ve gülümsedim. Ne yapabilirdim ki? Biz bazen bir ülkeden bir iç ülkeye giderken buluyoruz kendimizi bir otobüs seyahatinde. Bazen de aynı, ait olduğumuz bir kültüre pasaport gösterirken buluyoruz kendimizi. Sırp Çingenelerinin çaldığı müzikle hiç ilgilenmedik o gece. Ta ki o ettiğimiz sohbetin üzerine o parça çalana kadar; ’’Sarajevo Ljubavi Moja’’

O günden sonra Trakya’da, Edirne’de neden bu kadar içildiğine dair hiçbir soru sormadı arkadaşım. Çünkü o da artık çok iyi biliyor ki zaman asla ölmez ve çember yuvarlak değildir.

 

Özay Ersen Can