“Balkanlar’dan gelen soğuk hava dalgası” biçiminde nitelendirilen pek meşhur zincirleme isim tamlaması yerini yavaş yavaş havaya, suya ve nihayetinde toprağa düşen cemrelere bırakırken kendimi Mostar’a giderken buldum. Çok sevdiğim şair, yazar, müzisyen Tuna Kiremitçi’nin Elis Dubaz ile seslendirdiği “Balkan Kızı” şarkısı hazır taze taze piyasaya sürülmüşken kulaklıklarımı takmış harikulade melodiye kapılarak ezberlemeye çalıştığım sözleri mırıldanıyordum: “Kalbi kırık, gönlü yorgun çıkmıştım yola… Az uzakta bekliyordu Saraybosna.” 

Kelime anlamı sarp sıradağlar olan Türkçe kökenli “Balkan” coğrafyasının isminin hakkını veren engebeli yollarında savrulurken şarkının ruh halimle uyuştuğunu düşündüm. Karmaşık duygularla mücadele ettiğim ve kafam çıfıtçı çarşısı kadar allak bullak bir vaziyetteyken rivayete göre rüyasında “Seyahat” dileyen Evliya Çelebi misali Mostar’a gitmeye karar vermiştim. Öte yandan her ne kadar gen haritam aksini iddia ederek herhangi bir kan bağına rastlanmadığını belirtse dahi can bağıyla Balkanlara sıkı sıkı tutunduğumdan ben de bir nevi “Balkan Kızı”ydım. Öyle bir efsun vardı ki bu topraklarda, beni kendisine sürükleyip duruyordu. 

Upuzun; hiç bitmeyecekmişçesine görünen yollarda bir tutam tehlikeli dik yamaçlar aşıp düzlükleri geride bıraktıktan sonra varış hedefime ulaştım. İçine dünyaları sığdırmaya çalıştığım bavulumu kutu büyüklüğündeki otel odamda kilit altına aldıktan sonra çantamı sırtlayıp boynuma fotoğraf makinemi astığım gibi kendimi tarihi sokaklara attım. 

Kentin eski dokusundaki binaları incelerken geçmişte o yapıların içinde kimlerin neler yaşayabilmiş olacağını hayal etmeye çabaladım; ama klasik hikayelerden öteye gidemedim ve maalesef yaratıcı senaryolar türetemedim.

Derken görüş alanımda yıllar yılı kitaplarda resmine baktığım; kente adını veren köprü belirdi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde inşa edilen; yerel dildeki karşılığı “Eski Köprü” biçiminde tercüme edilebilecek, şehrin iki ayrı yakasını bir araya getiren yapı… Kadim, kudretli, düşmüş, kalkmış, yıkılmış, yapılmış, küllerinden doğmuş, ağlamış, dinginleşmiş, çok acılar çekmiş, eli yüzü kırış kırış yaşanmışlık içinde kalmış ama dimdik ve bir o kadar da heybetli durmuş yüce Mostar köprüsü… Altında ise nazlı nazlı süzülen ve ara sıra esen rüzgarla hafifçe kabaran mavi yeşil sulara boyanmış Neretva nehri…

Bulunduğum zaman diliminden bir anlığına sıyrılarak tarihi dokuyu duyumsamaya çalıştım. Bundan seneler evvel seçmeli ders olarak aldığım “Balkan Siyaseti”nde öğrendiklerimi düşündüm. Üzerinde bulunduğum coğrafyanın toprakları 20 küsür sene öncenin dinmez acılarını ve kanlı gözyaşlarını bağrında saklıyordu. Yakın tarihe ilişkin anımsadığım bazı çarpıcı gerçekler içimi ürpertti. Batılıların “barut fıçısı” biçiminde nitelendirdiği Balkan topraklarında da tüm dünyada da sevgiyi ve barışı düşledim.

Düşüncelere dalmış ilerlerken köprünün ayağına vardım ve karşı ucuna erişmek üzere kaygan zeminini arşınlamaya koyuldum. Köprünün kemerinde durup Neretva nehrinin eşsiz tonlarını gözlerimden kalbime akıtırken içimden “Mostar’ın taşlarının dili, Neretva’nın da nefesi olsa da konuşsalar keşke… Anlatsalar bizlere özbeöz hikayelerini” diye geçirdim. 
Serin rüzgar yüzüme eserken eskiden kentin delikanlılarının aşklarını ispatlamak üzere cesurca köprüden atlayarak kendilerini Neretva’nın berrak sularına bıraktığını hatırladım. Geçmişte sembolik olarak yüksek Mostar’dan nehrin ferah sularına atlamak aşkı göze alanların harcıydı. Günümüzde bilhassa yaz aylarında popüler bir turistik şova dönüşen bu geleneğin aslında ne kadar anlamlı olduğunu fark ettim. Zira derin bir umman olan aşk mevzusu başlı başına yürek işiydi ve yalnızca korkusuzların atılabileceği türden bir serüvendi. 

Yol yorgunluğumun üstüne bir de uzunca süredir ayakta dikilmekten bitkin düşüp Mostar’ın diğer yakasına geçerek köprüyü ve nehri izlemeye devam edebileceğim bir kafeye oturup siparişimi verdim. Dumanı üstünde, köpüğü bol, kokusu mis kahve oymalı bakır cezvede masama servis edildiğinde manzaraya odaklanmış, sabahtan beridir dilime dolanan şarkıyı zihnimde fon müziği olarak döndürüp duruyordum: “Yapma bunu yapma Balkan Kızı. Ateşe atma bu yalnızı. Olacak iş mi, hele şimdi, hayda.” 

 

Hilal Numanoğlu