Göç, insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. İnsanların; siyasal, toplumsal ve ekonomik sebeplerden ötürü bulundukları yeri terk etmesiyle oluşan bir sürecin adıdır. Genellikle çeşitli toplumsal çatışmalar, savaşlar, açlık ve kıtlık gibi trajik sebeplerden doğar. Göç, kendine ait bir sosyolojisi olan hadiseler zinciridir. Göç çalışmaları bu hadiseler zincirini detaylıca inceler. Öncelikle göçe sebep olan nedenler ele alınır, nasıl başlayıp nasıl bittiği açıklanmaya çalışılır. Göç tamamlandığında ise göçülen yerde yaşanılanlar incelenir, birey ve toplum açısından hadiseler açıklanır. Kimlik, entegrasyon, çatışma gibi perspektiflerden yeni düzen açıklanmaya çalışılır. Göçün sonunda oluşan yeni durum, olumlu olumsuz birçok çarpan etkisine sahiptir. Kimi zaman göçün sonucu büyük sorunlar doğurur kimi zaman ise iyiye gidişe katkı yapar. En büyük olumsuz yansıma ise başarılamayan uyumun süreklediği problemli toplum yapısıdır. Ancak başarılan uyum ile ortaya çıkan sentez, haliyle güzel bir atmosfer oluşturur. Zor olsa da örnekleri mevcuttur. Toplumsal yapıya büyük etkiler  yapan göç; sinema, edebiyat, müzik gibi farklı alanları da etkiler.

Türkiye’nin özellikle son yüz elli yılında göç olgusu gündem maddeleri içinde hep ön sıralarda olmuştur. Türkiye, tarihçiler tarafından geniş Osmanlı coğrafyasının bir minyatürü sayılır. İmparatorluk sınırlarının daralmasıyla,  merkez olarak addedilen bugünkü Türkiye topraklarına bir akış olmuştur. Kafkasya’dan, Balkanlar’dan, Orta Doğu’dan kimi zaman toplu kimi zaman münferit yüzlerce göç yaşanmıştır bu zaman diliminde. Pek tabi bu göç hadiseleri şu an üzerinde yaşadığımız coğrafyaya etkilerde bulunmuş, yeni bir toplum kimliği meydana getirmiştir.

Her şehrin kendine ait bir kimliği vardır. Bir de buna bazı şehirlerin ve mekanların bazı kelimelerle yan yana geldiğinde oluşturduğu ahengi eklemek gerekir. Bu ahenk bir anda oluşmaz. Zaman, mekanı ve kelimelerin muhtevasını öyle bir yoğurmalıdır ki yan yana geldiklerinde ortak bir tat hissedilmelidir. İşte bu tadı hissettiren kelimeler; Bursa, Göç ve Balkanlar olarak sıralandığında sırıtmaz. Göç konusunda da Bursa adeta bir başyapıt olarak karşımıza çıkar. Çünkü burası yüzyıllardır, özellikle son yüz elli yıldır, göç almaktadır. Anadolunun çevresinde neresi varsa muhakkak buraya bir kafile göndermiştir; Kafkaslar, Orta Asya, Kırım ve tabi Balkanlar. Balkanlar olmasa belki bu kadar göç ile özdeşleşemezdi Bursa. Çünkü en büyük göçler buradan olmuştur, en çok hissedilen renk Balkanların rengidir. Balkanların hemen hemen her yerinden birçok sebeple, düzenli ve düzensiz olarak, sayılabilecek onlarca göç yaşanmıştır. Bursa’nın Balkanlar ile bu özel ilişkisi şehrin belleği adına oldukça önemlidir.

Bursa’da gezerken dükkan tabelalarında Rodop, Vardar, Üsküp, Bosna, İskeçe gibi isimleri görmek sıradandır. Bu tabelaları izlerken verilen isimlerin, zihinlere kazındığını anlamak zor değil. Sadece dükkan değil şehrin farklı mekan, mahalle, semt, cadde, bulvarı da ödünç almış isimleri; Dobruca(Halk arasında Doburca diye biliniyor), Tuna, Bosna, Filibe, Podgoritsa…  Kahve içmek, aynı Balkanlardaki gibi hastalık derecesinde bir tutkudur. Boşnak böreği, Arnavut ciğeri, trileçe gibi yiyecekler için ayrı ayrı dükkanlar açılmış ve bu dükkanlar her daim iş yapabilmektedir. Yani lezzetler bile burada hala yaşamaktadır. Yemek kültürünün yaşaması demek genel anlamda kültürün yaşadığına dair önemli göstergelerdendir. Rumeli müziklerinin o tatlı havasından da nasibini almıştır Bursa. Bir kahvede, bir dükkanda, bir takside kulağınıza muhakkak gelir Rumeli türkülerinin güzel nağmeleri.

Bursa’nın Balkanlarla oluşturduğu bu birlikteliği dilde de görmek mümkündür. Kendilerini tanımlarken kullandıkları olmazsa olmaz kelime ‘maacir’dir. Ömür boyu kurulan dostlukların ve samimiyetin göstergesi ‘aretlik’dir. Kızanı da unutmamalı. Mahalle mahalle ayrılmış göçmen gruplarından da söz etmek gerekir. Arnavutlar, Boşnaklar, Batı Trakyalılar vs gibi gruplar şehrin tamamına yayılmış olsalar da yoğun olarak yaşadıkları mahalleleri de mevcuttur. Buralarda hala -özellikle yaşlı kesimlerde- Arnavutça, Boşnakça, Pomakça konuşan insanlara rastlanabilir.

Birçok evin hatırasında Balkanların bir yerinden izler vardır. Kimi Selanik’ten göçmüştür kimi Köstence’den. Başka bir ülkenin başka bir şehrinin başka bir köyünden bahsetmek sıradan bir hadisedir. Halbuki bu diğer birçok ilde oldukça garip karşılanacak bir muhabbet konusudur. Acı hatıraları göz önüne gelmesi, göçülen yere dair bir ah çekmek de bu işin doğası haline gelmiştir. Hep de güzel ve neşeli hali yoktur yani. Göç esnasında, kardeşini kaybeden yaşlı bir kişinin nemli gözlerine bakmak yeterlidir acıyı hissetmek için.

Çok garip hikayeler ile karşı karşıya kalabilirsiniz. Örneğin, 1974 Kıbrıs Barış Barış Harekatı sonrası Türkiye’ye gelmek durumunda kalan bir Batı Trakya Türkünün yıllarca vatandaşlık alabilmek için verdiği çabaları dinlersiniz. İlk geldiğinde ne yapacağını bilmeden Bursa ile yolu kesişir çünkü burada muhakkak ulaşacağı bir akrabası, hemşehrisi vardır. Burada nasıl tutunduğunu hala heyecanla anlatır. Tabi en coşkulu şekilde, ilk geldiğinde pasaportunu nasıl yırttığını anlatır. Benzer bir hikayeyi, 1989 göçünde Bulgaristan’dan Bursa’ya gelen Türklerin, baskıdan kurtularak burayı yurt edinme serüvenlerinde de bulabilirsiniz. Balkanlar’dan çeşitli nedenlerle göçenler için Bursa hep güvenli bir liman olmuştur.

Bursa’da doğmuş büyümüşlerin, Balkan ülkelerini ziyaret etmeye dair ciddi bir motivasyonu vardır. Bu motivasyonun sebebi sorulduğunda dedelerinin oradan göçtüğünden, ahde vefa olarak ziyarete gitmek istediğinden bahseder. Bölge ile olan ilişkisi organik olarak bitse de oraya dair derin izler, yola düşürür insanları. Tabi bir de ilişkileri devam eden, yoğun bir hareketlilik içerisinde olan kitleyi de atlamamak lazım. Kiminin amcası hala Kırcaali’de, kiminin dedesi hala Prizren’dedir. Bağ bahçe ekeni de vardır, ticaret yapanı da ya da sadece dost ve akrabaları görmeye gideni de. Düğün, bayram ve cenazelerde yoğun bir Balkanlaşma (Teknik anlamdaki Balkanlaşma değil) söz konusudur. Alınan bir düğün davetiyesinde -aşina olmayana oldukça garip gelir- Balkan vilayetlerinden birinin adresini görmek, şaşırtıcı değildir. Bursa ve Balkanlar arasındaki bu hareketlilik, silinmesi zor olan bir geçmişin en somut yansımalarındandır.

Balkanlar ve göç; Bursa’nın ruhuna işlemiş hafızasını çepeçevre sarmıştır. Her adımda duyarsınız bunu. Tarihi bilgiye sahip olmaya dahi gerek yoktur. Birkaç kişiyle sohbet etseniz bile bunu algılamanız mümkündür. Acı tatlı hikayelerle yoğurulmuş bu bağın güçlü öyküsü unutulmamalıdır.  Bursa’nın göç ile özelde ise Balkanlar ile kurduğu bu ilişkinin şehrin belleğindeki izleri iyi takip edilmeli ve bu bir “değer” olarak görülmelidir. İlk paragrafta bahsettiğimiz sentez; Balkanlar, Bursa ve göçün oluşturduğu kültürel terkip ile başarılı bir şekilde oluşmuştur. Son tahlilde; yazılanlar ve yaşananlar çerçevesinde, nasıl Türkiye’ye geniş Osmanlı coğrafyasının minyatürü deniliyorsa, Bursa’ya da Balkanların minyatürü yakıştırmasını yapmak abartı olmayacaktır.

Muhammed Murat Arslan