Bosna kırsalında küçük bir kasabadaki bir otobüs terminalinde sıkışıp kalmamış olsaydım, savaşın bu kadar yaklaştığını asla tahmin edemezdim. Sarajevo otobüsü peronda park halindeydi, şoför ise görünürlerde yoktu, kalkış vaktimizden yarım saat sonra bile. Sürücüsüz taksiler her taraftaydı, dükkanlar açıktı, içlerinde sahipleri olmayan dükkanlar. Dilencinin biri alelacele uzaklaşmıştı, geride bıraktığı bastonuna ve içi bozukluk dolu şapkasına bile aldırış etmeden.

“Şoför mitingde.” demişti şişman veznedar, daha önce hiç görmediğim bir bayrağın nakışlarını işlemeye devam ediyordu. “Herkes mitingde, ancak miting bittiğinde gelirler, bitene kadar tavernada bekleyebilirsiniz.” dedi ve başparmağıyla omzundan yukarıyı işaret etti. Mitingde olmayanları küçümser gibi bir hali vardı. Henüz tamamlamadığı bayrağın altından çorabındaki delik gözüküyordu. İşte orada, yarım kalmış bira şişelerinin masaları kirlettiği o tavernada çözmüştüm çocukluğumdan beri içimde taşıdığım o muammayı. Yıllardır aradığım cevabı bana bahşeden, köşedeki akordeon kutusunun üzerinde oturarak müşterilerin tavernaya geri dönmesini bekleyen canı sıkılmış bir çingene olmuştu. Mitingin niçin yapıldığı hakkında bir fikri yoktu, söylediğine göre bayraklar da halklar da zerre umrunda değildi. Çingenelerin kendilerine ait bir devleti olmadığı için mutluymuş sadece, böylece sürekli endişelenmeleri için bir sebep de yokmuş. “Güzel zamanlar çoktan mazide kaldı.” diye iç çekti çingene. Panayırlarda voliyi vurmak yerine birkaç bozukluk için kafelerde çalmak zorunda kalmış bugünlerde. Artık o eski panayırlar yokmuş ve çingenelerin büyük kısmı yaklaşan savaşı erkenden hissedip çoktan İtalya’ya yol almış. Onu durmadan biraya boğuyordum ve böylece çocuksu hayal gücümü çok uzun zaman önce meşgul eden bazı detayların üzerindeki sır perdesini kaldıracaktım.

Çocuktum, ormanların tartışmasız efendisi, ismi geçtiğinde bütün çobanların donakaldığı büyük Bosna ayısının, davul çalan küçük bir çingene veledin önünde arka ayaklarının üzerinde uysalca dans etmesi görüntüsü karşısında büyülenmiştim. Öküz kadar güçlü olan ve sık sık da ev yapımı rakijanın tesiriyle ve nişanlısının alevli bakışlarıyla gaza gelen amcam, bir defasında meyhanedekilerle sabah olur olmaz böyle bir ayıyla güreş tutacağına dair iddiaya girmişti. Sabah olduğunda ve iddiaya tutuştuğu elemanlar onu evden almak üzere geldiğinde, o çoktan Sarajevo’ya giden otobüsteki yerini almıştı, güya asla bekletemeyeceği bir acil iş görüşmesi peyda olmuştu. Ayının önünde davul çalan çingene velet öyle biçare ve sıradandı ki, eğer bir sırrı olmasaydı yerdeki bozuklukları topladığı an siması herkes tarafından unutulurdu. Ama ona sırrını söylemesi karşılığında yeni ayakkabılarımı ve dedemin jambonunu teklif etmemin ardından onun bana attığı o aşağılayıcı bakışı asla unutamıyorum. O zamanlar bazı sırların satılık olmadığını bilmiyordum.

Ama şimdi işler değişmişti ve çoğu sır artık kendi bedelinden piyasadaydı. Tavernadaki çingeneden, düzenbaz çingene avcıların yeni doğan ayı yavrularını çalıp anne ayının korkusundan son sürat topukladıklarını öğrendim. Zavallı anne, umutsuzca hırsızların izlerini takip edermiş, ta ki kederinden gözü dönüp denk geldiği ilk koyun sürüsünü katledene kadar. Gerisi ise her zamanki işmiş çingeneler için. Önce yavrunun burnunu deler ve hayvan kaçamasın diye delikten bir halka geçirirlermiş. Sonra da onu altında ateş yanan kızgın bir metal levha üzerine çıkarırlarmış zorla, levhanın üzerinden kaçmasın diye de sıkı sıkı tutarlarmış. Yavru ayı acı içinde zıpladıkça çingeneler de davullarını çalarmış. Bu acılı ritüelin altıncı ayında, yavru ayı arka ayaklarının üzerinde durmaya başlarmış, çünkü kızgın levhada iki ayağının üzerinde zıplamanın dört ayak üzerinde hoplamaktan daha az acıttığını anlarmış sonunda, davulun ritmi ise onun için dansa davetiye olurmuş. Birisi şapkanın içine bozukluk attıktan sonra ayının yaptığı reverans da sadece bir nüans meselesiymiş, aynı kızgın levha taktiğiyle, fakat farklı bir ritimle öğretilirmiş. Panayırdan panayıra, pazardan pazara gezen ayı, zamanla çingenelerle yaşamaya alışır, doğduğu ama asla keşfedemediği ormanı, eski yerli toprağını tamamen unuturmuş.

Ben büyüdüğümde yetkililer ayıları korumak amacıyla bu kötü adeti yasakladılar. Oradan oraya konup göçen çingeneleri de kontrol altına aldılar. Konvoylarının gelip geçtiği hiçbir köy es geçilmedi. Çingeneler ticarette iyidir, hırsızlıkta ise daha iyi. Ayılar ise işin sadece dikkat dağıtma kısmıdır. Bir laf vardır: Çingeneyle alışveriş yapmadan önce cüzdanını yut ve sabaha kadar pazarlığı düşün.

“Ayımı ne kadar sevdiğimi asla bilemezsin. Bütün çocuklarım yürümeyi onunla öğrendiler. On kere onu ormanın derinliklerine bıraktım, on keresinde de geri geldi.” dedi çingene gözyaşları içinde. “Düşünsene, onu en son ormana götürdüğümde kafasının biraz yukarısına ateş ettim. O ise ayağa kalktı ve dans etmeye başladı.” O yıl avcılar cemiyeti ayı avını yasaklamıştı, çünkü dik yürüyebilen hayvanlara ateş etmek neresinden tutarsan tut utanç vericiydi. Avcılar için asıl utanç verici olan ise öğle yemeklerini uysal orman ayılarıyla paylaştıklarını itiraf etmekti.

Bağıra çağıra konuşan bir grup adam tavernadan içeri daldı. Çingene akordeonunu kutusundan çıkarmaya başladı, ben de terminalde devir alan otobüs motorunun sesine doğru koştum. Davulun ritminde dans eden bir ayı gibi sıçrıyordum. Sarajevo yolunun yarısında cüzdanımın cebimde olmadığını fark ettim. “Öğrenmek istediğin sır için iyi bir bedel ödedin.” dedim kendi kendime, otobüs camındaki yansımama bakarken. Kesif bir ormanın arasından geçiyorduk. Sanırım en iyisi bazı şeylerin hep sır olarak kalmasıydı.

***

Hayatımın bir döneminde cep harçlığımı Sarajevo Hayvanat Bahçesi’nde çalışarak çıkarmıştım. Hafta sonları rehberlik yaparken iş günleri kafesleri temizliyordum. Kanada’ya yardım ediyordum demek daha doğru olur aslında. Kanada, hayvanat bahçesindeki birkaç kafesi temizlemekle görevli çingene bir kadındı. Tilkilerin, kurtların, ayıların, aslanların ve kaplanların kafesi onun sorumluluğundaydı. Kanada hayvanları yedek kafese kilitledikten sonra hortum elimde temizliğe başlardım. Gözlerimi yakan pis kokuya dayanamadığım için gaz maskesi takardım. Başka bir deyişle, tilkiyle aşık atabilmenin yolu tilki olmandan geçer.

Kanada koyu tenli, uzun bir kadındı, belki ellisinde vardı. Muhtemelen çok da güzeldi bir zamanlar, birisi alnında kocaman bir yara izi bırakmadan evvel. İsmi neden mi Kanada’ydı? Kimisi onun II. Dünya Savaşı’nın ardından İtalya’da görev yapan bir asker olan Kanadalı babasından dolayı böyle çağrıldığını söylerdi. Kimisi de onun Kanadalı bir turiste abayı yaktığından, onu dönene kadar bekleyeceğine söz verip asla evlenmeyişinden bahsederdi. Meselenin aslı neydi bilmem, o yaz kış demeden sırtına küçük bir Kanada bayrağı dikilmiş olan bir yağmurluk giyerdi. Daima hüzünlü görünürdü. Onun sadece bir keresinde ayıların kafesinde çalışırken güldüğünü görmüştüm. Kafesten içeri pervasızca girip, nazikçe kendi çingene dilinde konuşmuştu, ayılar da sırtlarının üzerine uzanıp derin derin solumuşlardı Kanada onları kaşırken. Bir akşam paydos vaktinden sonra onu ayıların kafesinin beton zemininde uzanırken gördüm, kafes parmaklıklarının ötesinden gökyüzündeki yıldızlara bakıyordu. Gözleri kıpırdamıyordu, vücudunun bir kısmı da koca hayvanların arasındaydı. Hemen gece bekçisine koştum ve Kanada’nın ayıların kafesinin içinde, ayılar tarafından ezildiğini anlattım. Bekçi beni elini sallayarak savdı ve televizyonunu izlemeye devam etti. Kanada’nın ayıların zarar verebileceği son insan olduğunu söylemişti. “Yoksa onun insandan daha çok bir ayı olduğunu fark etmedin mi?” demişti.

Zamanla böyle şeylere alışmıştım. Evlat adını verdiği yavru ayı doğduğunda Kanada’nın onu vaftiz etmesini de, anne ayının yavrusunu alıp ziyaretçilere göstermesine izin verdiği tek bakıcının o olmasını da artık tuhaf karşılamıyordum. Onun o yavru ayıyı sevdiği kibarlıkta birinin bir bebeği sevdiğine hiç rastladım mı, bilmiyorum. Hayvanat bahçesi müdürü biraz hınzırdı, hayvanlardan çok bilet satışlarından, atlıkarıncadan ve tilt makinelerinden kazanılacak parayı düşünürdü. Bir keresinde bana Kanada’yı sadece Yugoslav hükümetinin çingeneler için iş olanakları yaratma ısrarından dolayı işe aldığını söylemişti. “Aralarında yüksek katlı dairede oturup devletin el koyduğu çadırları ve karavanları ne kadar özlediklerini hükümete göstermek için parke döşemeyi sökerek oturma odasının ortasında yakmayan tek çingene Kanada’ydı” derdi müdür. Söylediklerinin yarısının yalan olduğunu biliyordum, ama yine de hiçbir şey söylemiyordum. Müdürün kızına aşıktım, Julia’ya. İlk aşkımdı, Kanada’nın ayıların arasında gökyüzündeki yıldızları gözleyişini izlemeye izni olan bir diğer kişi de oydu. Bu da bana onun göğüslerini okşama şansı sağlamıştı, parmaklarıma hiçbir direniş göstermemişti. Onun birkaç yıl sonra başka bir gece bekçisiyle evleneceğini ve hayvanat bahçesinin tel örgülerine nazır bir evde yaşayacağını o zamanlar bilemezdim. O sıralar daha fazlasını hak ettiğini düşünmekle meşguldüm.

Julia hayatımın en büyük şovunu gösterdiğim tek kişiydi. Bir yaz gecesi onu ayıların kafesine götürmüştüm ve üzerlerinde ayıların isimlerinin yazdığı metal levhalara ritmik bir şekilde vurmaya başlamıştım. İki orman devi hemen arka ayaklarının üzerinde dağ gibi belirmişti. Ben levhalara vurdukça hantal bir şekilde sağa sola sallanmaya başladılar, kafası karışmış bir şekilde aralarında koşturan ve kendini duyurmak için horuldayan yavru ayıyı fark etmemişlerdi bile. Gözlerini yükseklere, gökyüzüne çevirmişlerdi. Melodi ve hatıralar, başka hiçbir şey umurlarında değildi.

O levhaya daha ne kadar vurdum, bilmiyorum. Aklım sadece Julia’nın kahkahalarındaydı. Gece bekçisinin aniden bize doğrulan el fenerinin ışığına yakalanmamak için çalılığa doğru kaçarken Julia’nın bilekliğindeki gümüş bileklik düştüğünde ayıların reverans yapmış olduğundan eminim. Biz kaçınca ayılar hiçbir şey olmamış gibi kafesin derinliklerine çekilmişlerdi, yıldızlar gökyüzünde her zamanki yerlerindeydi.

O gecenin ilerleyen saatlerinde Julia ağlamaya başladı, sanki benim olayın sıcağı sıcağına idrak edebildiğimden çok daha fazlasını kavramıştı. Ben sadece hayatımın şovunun gözyaşlarıyla bittiği sonucuna varmıştım. Daha sonra aynı numarayı sık sık başka kızlara da gösterecektim. Onlara hayatımın hatırı sayılır bir kısmını bu yırtıcı orman yaratığını ehlileştirmek için harcadığıma dair hikayeler uyduruyordum, bu hikayelerde ayıların saldırılarına nasıl karşı koyduğumu da anlattığımı belirtmeme gerek var mı, bilmiyorum.

Yine böyle bir gecede, ayıların kafesinin önündeki metal levhaları tıngırdatırken Kanada çıkageldi, yüzünde dehşet bir öfke ve nefret ifadesiyle. Kız arkadaşım çığlık atmasaydı, beni orada çıplak elleriyle boğabilirdi. Biz hızla topuklarken arkamızdan beddualar ediyordu. “Bir gün sen de unutmak isteyeceğin bir şeyi sana hatırlatacak biriyle karşılaşırsın.” diye bağırırken var gücümle çıkış kapısına ulaşmak için çırpınıyordum.

Hayvanat bahçesine asla geri dönmedim. Müdür sürekli haber gönderiyordu, işe geri dönmemem için hiçbir bir sebep yokmuş, ayılardan özür dilememi şart koşan Kanada’ya da kulak asmamalıymışım. Yaz zaten öyle böyle bitiyordu, sırf Kanada’dan korkuma işe asla geri dönemedim.

Hayvanat bahçesinin akıbetini Julia’dan duydum. Savaş yıllarında bazen uzun insan kuyrukları arasında rastlıyordum ona, yarısı çoktan yerle bir olmuş otobüs terminalinde kaydoldukları otobüsün gelip onları şehirden çıkaracağına umutsuzca inanarak bekleyen insanların sırasında. Onlara boşuna beklediklerini söyleyen şoför genellikle ben oluyordum. O zamanlar Julia hamileydi ve hâlâ hayvanat bahçesinin bitişiğindeki evde yaşıyordu. Hayvanat bahçesi maalesef ordu ve asi milisler arasındaki tarafsız bölgede kalmıştı. Julia bana hayvanat bahçesinin tarih olduğunu anlattı. Bütün hayvanlar ya bombalamalarda telef olmuştu, ya kafeslerinden salınmıştı, ya da açlıktan ölmüştü. Eski hayvan krallığından geriye sadece kafeslerinden azat edilmesine rağmen en yakındaki ağaç tepesinden daha öte uçamayan baykuşlar ve papağanlar kalmıştı. “Kafeslere keskin nişancılar yerleşti.” dedi Julia, “İnşallah cephaneleri tükendiğinde oradan çıkamazlar.” Julia daha sonra Kanada’nın ve ayıların kaderinde kendilerini bekleyen sona nasıl vardıklarına dair o inanılmaz hikayeyi anlatmaya başladı. Savaşın ilk altı ayında, kafeslerinde açlıktan inleyen hayvanların sesi geceleri kimseyi uyutmazken, yanlarına gidip onları beslemeye cesaret eden bir tek Kanada olmuş. Her gece torbalarını yiyecekle doldurur ve uzamış çimlerin arasından kafeslere doğru sürünürmüş. Bazen bir gecede üç kez geldiği olurmuş hayvanat bahçesine, mahalle sakinleri hangi hayvanın doyurulduğunu, hangi hayvanların sırasını beklediğini azalan inleme seslerinden anlarmış. “Maymun kafeslerinin arkasına konuşlanan keskin nişancılar, Kanada’ya harcadıkları kurşunu Bosnalı askerlere harcamamıştır.” dedi Julia. Söylediğine göre Kanada yalnız bir kere hata yapmış. Parmaklıkların arkasındaki Evlat’ı kaşıyabilmek için bir saniyeliğine de olsa ayağa kalkmış. O saniyede kurşun kalbine saplanmış, yine de sürüne sürüne kafes kapısına ulaşmış ve kapıyı açmayı başardıktan sonra oracıkta son nefesini vermiş. “Ama ayılar…” demişti Julia, titrek sesiyle devam etti: “Kan gölünün ortasında yatan Kanada’ya baktılar, sonra iki ayı arka ayaklarının üzerinde ayaklandı ve kafatasları parçalanıp can verinceye kadar parmaklıklara kafa attılar.” Julia tam gidiyordu ki, durup bir şey daha söyledi: “Düşünsene, ayılar parmaklıklarda kafalarını parçalarken şu yavru ayı, hani Evlat dediğimiz, arka ayaklarının üzerinde yükselmiş ve dans etmeye başlamış. Tıpkı bir zamanlar panayırlarda dans eden çingene ayıları gibi.”

***

Üç yıl sonra kuşatma altındaki Sarajevo’yu terk ettim ve geri kalan hayatımı savaş hiç olmamış gibi yaşayacağıma dair kendime söz verdim. Belediye otobüsü şoförlüğü yapacaktım ve yolculara sanki hiç ölü ve yaralı taşımamış biri gibi gülümseyecektim. Sirenler bana savaş alarmlarını hatırlatmayacaktı ve bir daha asla paniğe kapılmış bir şekilde sığınağa koşmayacaktım. Dairemde sadece küçük bir cep aynası bulunduracaktım, hani şu bütün bir yüzün sığdırılamadığı türden. Böylece alnımdaki derin şarapnel yarasını göremeyecektim. Savaşta saçlarımın ne kadar döküldüğünü de umursamayacaktım. Yanıma sadece içinde savaştan önce çekilen fotoğrafların olduğu tek bir albüm almıştım. Albümün içine yanlışlıkla karışmış bir fotoğraf vardı savaş dönemine ait. Vera ile birlikte mutfaktaki ocakta kitapları yakarken çekilmişti. Fotoğrafı albümden çıkardım ve otobüsün camından dışarı bıraktım. Vera’nın öldürüldüğünü hatırlamak istemiyordum.

İsmini hayal meyal hatırladığım küçük bir İtalyan kasabasının otobüs terminalinde oturuyordum. Masmavi gökyüzü sokağın karşısındaki çamaşırhanenin camlarında yüzüyordu. Camda “iki saat içinde çamaşırlarınız tertemiz olur” yazıyordu, ama yanımda getirebildiğim birkaç kıyafeti tezgâha boşalttığımda çamaşırhanenin sahibi dört saate hazır olacağını söylemişti. Ödemeyi peşin istedi. “Futbol maçını seyretmeye yetecek kadar vaktin var, bizim çocuklar Roma ile oynuyor, hiçbir erkek bu maçı kaçırmamalı.” demişti. Onun ‘bizim çocuklar’ kelimesini kullanması hoşuma gitmişti, farkına varmadan kendini erkek cinsinden saymayışı da. “Maçı izlemeye gideceğim.” dedim kendime. Bizim çocukların yanında olacağım. Kendime bir bayrak alacağım ve eğlenen heriflerin arasına katılacağım. Hakeme küfredeceğim, Roma’nın yaptığı her faulü ıslıklayacağım, bizim takımın marşını öğreneceğim ve gol attığımızda deliler gibi haykıracağım. Taraftarlarla içmeye gideceğim, ciğerim sökülürcesine maçı tartışacağım. Yalnızca tribündeki bir taraftar olacağım.

Sabırla uzun bilet kuyruğunda bekledim. Bir bayrak aldım, pantolonumun arasına bir konyak şişesi sakladım ve bizim bayrakların fazla olduğu bir yere oturdum. Büyükçe bir bayrak sallayan bir adam aralarına oturduğumda rahatsızlığını gizleme gereği hissetmedi ve bana bağırmaya başladı. Söylediği hiçbir şeyi anlamıyordum, sadece konyağımı çıkardım ve ona ikram ettim. Güldü ve şişeden birkaç yudum çekti. Daha sonra herkes güldü ve omzumu sıvazladı. Yüzlerce dövmesi olan bir adam boynuma bir taraftar atkısı doladı. Önümdekiler zıpladığında ben de zıplıyordum, ıslık çaldıklarında ben de ıslık çaldım. Önümdeki devasa bir bayrak açımı kapattığı için sahanın bir köşesini güçlükle görebiliyordum, ama olsun, bizim çocukların hangi renk formalarla oynadığını sormama da gerek kalmamıştı.

Burası ölülerimizi gömdüğümüz stadyum değildi. “O stadyum artık yok” dedim kendime, “hiç olmadı.” Stadın tribünlerinin arkasında batan güneş kadar güzel ve kızıl bir güneşi daha önce gördüğümü hiç sanmıyorum. Yağmurdan sonra kanalizasyonlara akan kan rengiyle uzaktan yakında alakası yoktu.

Şişenin yarısı boşaldığında bayraklarımız da aniden sarkmıştı, bir dakika önce şarkılar söylenirken şimdi keder vardı. Rakip takım gol atmıştı. Artık başka bayraklar sallanıyordu ve deplasman tribünündekiler hoplayıp zıplarken bize orta parmaklarını gösteriyordu. Belki bizim taraftarlar onlara şişe fırlatmaya başlamasaydı, ortalık bu kadar gerilmezdi. Onlar da bize maytap fırlatarak karşılık verdiler. Tribüne isabet eden maytapların ilki tam yanıma düşüp patladığında eski bulantım geri döndü ve koltukların arasına daldım, koca bir bayrak başımı örtüyordu. Kendime bunun bir bombardıman olmadığını, savaşın benim için çoktan bittiğini hatırlatıyordum, ama vücudum fena halde titriyordu, tıpkı kan gölüne dönmüş sokakta kafamı bandajla sardıkları o zaman da titrediği gibi.

Sonunda ne kadar zamandır tutmadığını hatırlamadığım ayaklarımı yeniden hissedip ayağa kalktığımda taraftarlar hâlâ etrafımdaydı, ama yüzlerindeki o eski büyü kaybolmuştu. Kimisi kısır kısır gülüyordu, kimisi bakışlarıyla beni kınıyordu. Bazıları da yenilen gol için beni suçlar gibiydi. Dövmeli eleman boynuma doladığı atkısını geri aldı, terden sırılsıklam olan atkıya iğrenerek bakıyordu. Onlara bir şeyler söylemek istedim, ancak boğazımdan kendi sesim yerine ancak bir hırıltı çıktı, uzun zaman önce çingenelerin çadırlarından duyulabilen hırıltı gibi.

Apar topar staddan ayrıldım, bayrağı orada unutmuştum, kısa bir süreliğine de olsa uzun zaman önce benim de içinde yaşadığım bir dünyaya aitmiş gibi görünen bayrağı. Doğruca çamaşırhaneye gittim, oradan bile taraftarların marşlarını ve bestelerini duyabiliyordum. Dükkanın camındaki yansımaya baktım, yansımada kendimi göremiyordum. Yalnızca bir bankta oturmuş, dizlerinin üzerine serdiği bir haritada parmaklarını gezdiren bir adam vardı, haritada yılbaşı gecesinin vahşi bir ayının bile şehrin içinde fark edilmeden gezebileceği kadar ıssız geçtiği bir ülke arayan garip bir adam.