Üsküp’ün Çayır semtinde bir cami vardı. İbadet yapılmayacak, namaz kılınmayacak kadar eski değildi. Ama kendi haline bırakılmıştı. Avlusuna ancak çocukların uğradığı cami, kalın duvarlarla çevrili büyük bir avlunun tam ortasındaydı. Caminin bitişiğinde bir de türbe vardı. Türbenin içindeki sanduka yeşil bir örtüyle örtülüydü. Örtünün üstünde anlamadığımız yazılar vardı. Haliyle ve sandukasıyla bize korku veriyordu bu türbe. Cami avlusuna girerken korkardık hep. Korkmamıza tekkenin terkedilmişliği, bakımsızlığı, insan ayağının uğramazlığı da neden oluyordu. Cami avlusunun bitişiğinde yaşayan bir hoca vardı. Gerçekten hoca olup olmadığını bilmiyorduk ama biz ona öyle diyorduk. Onunla sık sık karşılaşırdık. Cami avlusuna girdiği zaman ayaklarımız üstünden geçerdi. Çünkü biz her zaman kapının eşiğinde oturur, oyunlarımıza buradan başlardık. Hocanın kiminle yaşadığını bilmiyorduk. Bildiğimiz tek şey evinde kızların ve kadınların yaşadığıydı. Hocanın evinden her zaman kadın sesleri gelirdi. Ama evindeki kadın ve kızların sayısını bir türlü öğrenemedik.

Caminin tavanı karga yuvalarıyla doluydu. Kaç kez gizli kapaklı tavana çıktık. Karga yuvasını bozmadan karga yumurtası çaldık. Bir kez bizden daha iri yapılı daha yaşlı olan Türk mahallesinde yaşayan Bayram (Biz ona Bayramçe derdik) bir kez yumurta almak üzere elini yuvaya götürdüğünde, yuvada bulunan karga elini ısırdı, Bayram top gibi yere düştü ve çok geçmeden eli şişti. Birkaç gün aramızda görünmez oldu. Çünkü düşerken ayağı da burkulmuştu. İyileşince uzun bir süre yumurta çalmak üzere tavana çıkmadı. Ama uzun sürmedi bu.

Minareye ilk kez Bayram bizi çıkarmıştı. Bizden önce biriyle minareye çıkmış mıydı, çıkmamış mıydı orasını bilmiyorum ama bu işi çok kolay yapıyordu. Merdivenlerin sayısını bile biliyordu. Aramızdan daha yiğit yürekli olanlar Bayramla birlikte minareye çıktılar, ötekiler aşağıda kaldılar. Merdivenleri çıkmaya başlar başlamaz karanlıkla göz göze geldik. Burnumuz üstünde olan hiçbir şeyi göremiyorduk. Daire şeklindeki merdivenleri çıkarken, zaman zaman küçük deliklerden bir parça ışık süzülüyordu. Bu bize güç veriyordu ancak hiçbir zaman yukarıya çıkacağımıza inanamıyorduk. Ama her şeyin bir sonu var, çıkışımız da sona ermişti. Şerefeye yaklaşan basamakları koşarak çıktık. Şerefenin kapısından süzülen bol ışık bize yeni dünyalar bağışladı. Çok sevindik. Minareden aşağıda kalanları görmeye çalıştık. Gördük, duygulandık, kıvanç duyuyorduk. Bizim yükseklere ilk çıkışımızdı bu. Kendimizi yüksek bir dağın tepesindeymişiz gibi hissediyorduk.

Ancak aşağı indiğimiz zaman yüksekte olmanın ne olduğunu anlamıştık. Yeşil ağaçlarla çevrili olan küçük evleri gördük. Evler çok alçaktı, bacalardan dumanlar yükseliyordu. Türk mahallesindeki evler bir başka türlüydü. Duvarlar bölüyordu evleri. Bir evden öteki eve kapıcıklar vardı. Bahçeler ağaçlarla çiçeklerle doluydu. Aşağıda kalanları inandırmaktan kurtulduk. Çünkü Bayram onları da alıp minareye çıkardı. Okulla pek barışık değildi, çalışmaya başladı. Bir çift güvercin aldı, onları çoğaltmaya başladı. Vaktini de güvercinlere bakmakla, futbol oynamakla, yarışmalar düzenlemekle geçiriyordu hep. Pek iyi futbolcu sayılmazdı. Bizden daha iri yapılı olduğu için istediği zaman bizi yere sererdi. Ama iki üç yanlış yapınca biz onu fileleri korumak için kalede bırakırdık. Kaleci olarak üstüne yoktu. Ancak onu artık aramızda öyle sık sık göremiyorduk, hele bıyıkları terlemeye başlayınca aramızda görünmez oldu. Üsküp’ten Bulgar istilacısı ayrılacağı ve kentimizi Balistlerin, Arnavut faşistlerin işgal edeceği beklenirken bize büyük bir sürpriz hazırladı, hala anımsarız. Yeşil bir İtalyan ceketi giymiş, başına da ak bir keçe takmıştı. Keçesinde kırmızı kadife üstüne kara bir kartal dövmesi vardı. Omuzunda İtalyan tüfeği sarkıyordu. Yanına yaklaşmamız için en küçük bir fırsat bile vermiyordu. Besbelli başka bir insan olmuştu. Nedir ki Üsküp Karadağı’ndan 16. Partizan Kurtuluş Tugayı kendimize gelince, Bayram da aralarında vardı. Şimdi partizan elbisesi giymiş, kasketinde beşgen yıldız takmıştı. Durumu öğrenmek için kendisine sorduk:

‘’Eh dedi o bir oyundu’’ Partizanlara katılmak için böyle yapmıştım, düşmanı aldatmıştım.
Bayram tugayla birlikte Srem cephesine gitti. Giderken:

‘’Evde iki çift güvercinim var’’ dedi. “Onlara iyi bakın, ekmeksiz, susuz bırakmayın. Hadi dönünce sizlere cepheden boş kurşun ve fişek getireceğim’’

Biz artık boş fişeklerle oynamıyorduk ama ona göre biz hala çocuktuk. Savaşa giderken de dalga geçiyordu bizimle. Onu ve öteki erleri kentin son mahallesine kadar uğurladık. 1944 ve 1945 yıllarının kış ve bahar aylarında aşağı yukarı her gün Çayır mahallesinde yaşayanlardan birini mezarlıkta gömüyorlardı. Çocukları Srem cephesinde savaşan aileler acı haber almaktan korkuyorlardı. Mahallede postacı göründü mü, postacı herhangi bir eve telgraf getirdi mi birdenbire bir çığlık kopuyordu. Ağlamalar, vahlamalar bütün mahalleyi kaplıyordu. Gençlik örgütünde toplanmış ölüm merasimlerine katılıyor, uzakta savaşan kardeşlerimiz için biz de ağlıyorduk. Bizden biri buluyorduk onları da. İçimiz sızlıyordu. Onların bizim için savaştıklarını çok iyi biliyorduk.

Bir gün Bayram’ı da getirdiler. Çok duygulandık. Serdikleri ölü döşeği yanında saatlerce durduk. Borçlu görüyorduk ona karşı kendimizi. Giderilmesi güç bir duygu altında eziliyorduk. Birdenbire güvercinlere bakmayı unuttuğumuzu hatırladık. Büyükleri bir iki demeden verdiler. Güvercinlere bahçe duvarının bitişiğinde kümes yaptık. Çoğaltacağımıza ant içtik. Mutluyduk. Yakında civciv çıkaracakları için küçük çocuklar gibi seviniyorduk. Ama bizden sonra gelen çocuklar kendi oyunları için camiyi işgal ettiler. Kümesi açıp güvercinleri saldılar. Bayram’a dair bu anımız ve onunla birlikte Çayır Camisi de unutuldu…

* Öykünün orijinal ismi Üsküp Çayır Cami olup; Necati Zekeriya tarafından derlenen Çağdaş Yugoslav Hikayeleri Antolojisi’nden alınmıştır.

Blagoja Ivanov