Âmin Maalouf, Yolların Başlangıcı’nda geçmişin kaçınılmaz olarak bölük pörçük olduğunu ve yine kaçınılmaz olarak yeniden kurgulandığını, yaratıldığını söyler ve “Orada, yalnızca bugünün gerçeklerinin hasadı yapılabilir.” der.

Bilhassa İmparatorluk tarihine baktığımızda hâlâ günümüzün ‘malzeme’si olan bazı olayların yahut şahısların konuştuğunu görürüz. Hakikatin sadece gölgelerini öpsek de geçip gitmiş zamanı yeniden yazmak ‘yaşam sahaları’nı genişletmek demek olduğundan, böylesi alan-zaman bileşkesinde gezinmek tuhaf bir haz verir insana. Belki de bu keyfiyet, ‘tarihin yaşam için yararları ve zararları’na bir göz kırpmadır, kim bilir.

Nâzım Hikmet’in hayal dünyasında şekillendirdiği ve sol’un retoriğine hamlettiği[1]  Şeyh Bedreddin figürü sofistike bir biyografidir aslında. Hem öyle marşlar okunarak değil, az biraz İbn-i Arabî’yi bilmekle, belki biraz anlaşılabilir. Evet, gerçeğin vizöründen bakmak, perdeyi çekip; pencereden gelen soğuk havayı teneffüs etmek gibidir. Pek tabi, ‘tarih; bizi yalnız başka zamanların uygunsuz etkisinden değil, kendi zamanımızın uygunsuz etkisinden, gelecek zamanların ve çevrenin tiranlığından, soluduğumuz havanın basıncından da kurtaran şeyleri içermelidir.’

‘Başını Vermeyen Şehit’, Bedreddin’in dedesi mi?

Evliya Çelebi’nin ‘ilim deryası’ diye andığı Şeyh Bedreddin, sağcıların Osmanlı’ya ‘isyan’ etmesinden ötürü merkezlerinden (hatta periferilerinden) uzaklaştırdığı, solcuların ise kendilerine yaklaştırdığı biri.

 Öncelikle şunu belirtelim: Bedreddin’in çağdaşı olarak kendisinden bahseden üç ana kaynak bulunuyor. Bizzat Bedreddin’le 1414 senesinde Kastamonu’da görüşmüş olan İbn Arapşah’ın metni, Bizans tarihçisi Dukas’ın kendi adını taşıyan kroniği ve Şeyh’in torunu Halil bin İsmail’in, dedesini pek tabi müdafaa için kaleme aldığı Menâkıb-ı Şeyh Bedreddin’i.[2] Cami imamlığı da yapan torunu; dedesi gibi ilginç bir şahsiyet. Büyük babasının halifesi Börklüce Mustafa’yı tanımış, Molla Hüsrev’le muhabbeti olmuş, amcalarıyla beraber Göynük’te Akşemseddin’e intisap ederek Bayramî tarikatına girmiş, Akbıyık Sultan’la İstanbul’un fethine katılmış bir nimelceyşdir, dikkat çekelim.

Halil bin İsmail, dedesinin 1359 yılında bugün Yunanistan topraklarında kalan Simavna kasabasında doğduğunu yazar. Bedreddin’in babası II. İzzeddin Keykavus’un torunu olduğu söylenen Abdülaziz’in oğlu İsrail, annesi ise Rum asıllı bir Hıristiyan iken Müslüman olmuş olan Melek Hatun’dur. I. Murad Han’ın Edirne’yi almasıyla ailesi ‘ikinci başkent’e yerleşir. Tam burada Orhan Şaik Gökyay, Bedreddin’in babasının kadı değil, 1364 Sırpsındığı Savaşı’nın kahramanı Hacı İlbeyi’n yanında Dimetoka ve çevresini fethe giden gazilerden biri [3] olduğunu belirtir. Bir istinsah (veya telaffuz) hatası sonucu ‘gazi’ kelimesinin ‘kadı’ şeklini almış olduğuna dikkat çeker.

Ömer Seyfettin de ‘Başını Vermeyen Şehit’ adlı öyküsünün son paragrafında, “O vakit birçok gazilerin ‘gaip ordusundan imdada gelmiş bir veli’ sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski meczup kadısı mıydı?”[4] diye sorar. Biz de ‘o eski meczup kadı’ Bedreddin’in babası mıydı diye tarihin kulağına fısıldayalım ve ses, zaman kapsülünde duvarlara çarpa çarpa seyahat etsin…

Şeyh’le göz göze gelen Şeyh…

Bedreddin, taht-ı kadimde kaynaklara ‘Kadı Mahmud’ diye geçen, uzun bir ömür sürdüğü için de ‘Koca Naip’[5] adıyla meşhur alimden tahsil görür. Yoldaşıysa hocası Koca Naip’in torunu Musa Çelebi olur. Tarihe; Timurlu hükümdarı ve astronom Ulu Beğ’le teşrik-i mesai yapacak ve ‘Kadızade-i Rumî’ adıyla geçecektir. Bu iki arkadaş daha sonra Konya’ya gidecek ve Müneccim Feyzullah’tan astronomi dersleri alacaklardır, kaydedelim.

Kâmil Kepecioğlu, Bursa Kütüğü’nde Bedreddin’in biyografisi hakkında enteresan bilgiler kaydeder. Şeyh’in Yeşil civarında (eski tarife göre) kahvelerin batı tarafında bir evde oturduğunu, Işıklar mevkiinde bir cami yaptırdığını, evlatlarından bazılarının Bursa’da yaşayıp öldüğünü söyler örneğin.[6]

 

* Yazının başlığı İsmet Özel’in Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Resmin Arkasındaki Satırlar adlı şiirinden. Şeyh de darağacına giderken; şairin ağzıyla konuş mudur? “Devlet sırrıyla birlikte insanın sinematografik bir hayatı olabilir/O kibar çevrelerden gizli batakhanelere/Yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri/Ve sonunda estetik bir idam belki!”

[1] Bu raptetme; dağarcığa öyle bir yerleşir ki 2015’te istifasını sunarken; Nâzım’ın ‘En güzel günler henüz yaşamadıklarımız’ mısralarını anan Yunan Başbakan Aleksis Çipras bile Gümülcine ziyaretinde, “Bu topraklar, bir önemli insanın memleketi. Hayatını haksızlığa karşı mücadele eden Şeyh Bedreddin buralardan. Bu insan hepimizi örnek olmalıdır.” demiştir.[2] Hayatına, tarzına, tavrına hayran olduğum Bursalı Mehmet Tahir, 7 Eylül 1904 tarihinde Selanik Askerî Rüşdiyesi Müdürlüğü’ne getirilir. Bu sıralarda bir yandan Meşrutiyet çabalarına destek veriyor, öte taraftan kendi meşruiyetini arıyordur. Son büyük Melamilerden olan Tahir Efendi’nin Türk kültür dünyasına yaptığı katkılar muazzamdır. Bugün Bedreddin üzerine bir şeyler söyleyebiliyorsak; yine onun emeği yadsınamaz. Bedreddin’in terk edilmiş tekkesinde, torunu tarafından kaleme alınmış olan Menakıpname’yi görüp, türbeyi tarif eden ilk kişi Tahir Efendi’dir. Bu bilgiler ışığında 1927’de Serez’e giden Franz Babinger, ziyareti esnasında, türbe içinin bir Türk demircisine ait alet ve edevatla  dolu bir depo olduğunu söyler. İçerisi temiz değildir, ışık almıyordur, karanlıktır ve herhangi bir süsleme de yoktur. ‘İsmail Bey’ adındaki Türk, Babinger’e şunları söyler: “1924 yılında mübadele sırasında Türkler, gözyaşları arasında kenti terk ederken; bazı Türk dervişler ortaya çıktı. Şeyh’in mezarını kazarak kemiklerini alıp götürmek istediler. Valinin onayını aldıktan sonra 50-70 cm derinlikte Bedreddin’in na’şından kalanlara ulaştılar. Kemikler toprakla birlikte metal bir sandığın içine yerleştirildi ve İstanbul’a götürüldü. Ayrıca, bütün kitap ve el yazmaları da beraberinde götürdüler.” Bakınız: http://ottoman.mfa.gov.tr/Eser.aspx?g=faf309b3-305d-4bae-8664-b71e87b18f51[3] Selahattin Döğüş’ün kaleme aldığı “Şeyh Bedreddîn ve Rumeli Gazileri” adlı makaleyi bu kontekstte behemehâl okuyun.[4] Ömer Seyfettin, “Başını Vermeyen Şehit”, Hikâyeler 2, Hazırlayan: Hülya Argunşah, Dergâh Yayınları, sayfa 226.[5] Üçüncü Osmanlı padişahı Sultan Birinci Murad zamanında Bursa kadısı olan Koca Naip tarafından yaptırılan Hisar’daki Kavaklı Cami’ni hatırlatmak istiyorum. Avlusunun köşeciğinde Geyikli Baba’nın kendi eliyle diktiği çınar ağacının da kadraja girmesi; Kuruluş Devri Osmanlı’sındaki iç içe geçmişliğin mevsimini gösteriyor. Bu hâl, rengi, kokusu ve diliyle mazinin imbiğinden çekilen iksire olan iştahımızı ya da ihtiyacımızı kanatlandırıyor. [6] Şeyh Bedreddin’in çocuklarının isimleri şöyle: Sitti Hatun Sadullah, Ahmet Paşa, Şeyh Mehmed ve İsmail. Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: Kâmil Kepecioğlu, “Bedreddin Simavî”, age., CİLT 1, ÂB-DİRLİK, Bursa Büyükşehir Belediyesi Yayınları, sayfa 188-189.

Bedreddin Simavî, 1383’te Hacc’a gider ve adından söz ettirmeye başlar. Memlük Sultanı Berkuk, (Çerkes kökenli bu ilk Memlük hükümdarı I. Murad’ın şehit olması üzerine padişahın Bursa’daki türbesine konmak üzere bir Kuran, bir şamdan, bir de kazan yollar.) oğlu Ferec’i eğitmesi için onu sarayına davet eder. Berkuk’un âdet haline getirdiği ilmî sohbetlerden birine Bedreddin de katılır. Burada Mısır’ın önde gelen âlimleriyle tartışma imkânı bulur. Sultan, Ahlatlı Şeyh Seyyid Hüseyin ile Simavî’nin bu münazaralarından son derece memnundur. Ve Habeş asıllı cariyelerinden Cazibe’yi Bedreddin’le, Ahlatlı Hüseyin’i de onun kardeşi Meryem’le evlendirir. Bu izdivaç; Bedreddin’in ilmî ve fikrî hayatında bir dönüm noktası olur. Çünkü önceleri tasavvufun çok da yanında yer almayan Bedreddin, baldızı Meryem’le yaptığı sohbetler üzerine tavrını değiştirir, Ahlatlı Şeyh Hüseyin’e intisap eder.[7] Yol göstericisinin sohbetlerine gitmeyi sürdürür ve onu hayranlıkla izler.[8]

Öyle ki Bedreddin, bu ani değişiklik üzerine hastalanarak yemeden içmeden kesilir. Mürşidi, müridine elma şerbetiyle, öküz dili içirir. İyileştikten sonra da  muhtemelen durumundan endişelenen Ahlatî, Simavlı’yı doğuya seyahate çıkmasını tavsiye eder. Bu vesileyle muhtemelen 1402 Ankara Savaşı sonrasında Tebriz’e gider. İlginç bir detayı paylaşmama izin verin lütfen: Bedreddin, Timur ordusunda bulunan ve 1402 Ankara Savaşı esnasında Yıldırım’ın yanından ‘düşman’ saflarına geçen askerlerle karşılaşır ve onları epey bir yerer. Sanki Osmanlı resmî tarih yazıcılığı Bedreddin’de vücut bulmuş gibidir ki tarihin oyunlarından biri de böyle sahnelenmiş olur.

Şeyh, Emir Timur’un otağında İranlı âlimlerle yaptığı tartışmalara katılır. Bir rivayete göre Timur, onu kızıyla evlendirip şeyhülislam yapmak istemişse de Bedreddin, bir an önce mürşidine dönmek istediğinden bu talebe cevap (cevaz?) vermez.

Anadolu’da tekke kurmadı, Rumeli’nde ‘isyan’ kurguladı!

Bitlis üzerinden tekrar Mısır’a avdet eder, Ahlatî’nin gözetiminde çilesini doldurur ve hocasının vefatı üzerine post’a oturur. Artık literatüre girecek adıyla ‘Şeyh Bedreddin’ karşımızdadır. Ancak onun ‘üstenci’ tavrı, Kahire’deki diğer şeyhlerle arasını açar, altı ay sonra Halep üzerinden memleketi Edirne’ye dönmeye karar verir. Filistin, Şam ve Halep (Buradaki Türkmenlerden çokça kişi de Bedreddin Mahmud’a memleketlerinde bir dergâh kurmasını talep ediyorlar) üzerinden Konya’ya gider. Kendisini büyük bir ilgiyle karşılayan Konyalılar çiçeği burnunda Şeyh’in şehirde kalıp bir tekke kurmasını isterler. Fakat o, bu teklifi kabul etmez. Bu arada Hacı Bayram-ı Veli’nin mürşidi Somuncu Baba nam adıyla meşhur Hamid-i Veli, Bedreddin’in görmek için Aksaray’dan Konya’ya gelir. Beraberce halvete girip; melamet neşvesini zevk ederler.[9]

Şeyh, Konya’dan Tire’ye geçerek sonraki ‘isyan hareketi’nin ileri gelenlerinden olacak olan ve halk arasında ‘Dede Sultan’ diye ünlenen Börklüce Mustafa’yla tanışır. Sakız’ın Hıristiyan yöneticisinden gelen bir davet üzerine adaya gider. Bir rivayete göre onun Müslümanlığı benimseyerek müritleri arasına katılmasını sağlar. (Menakıbın bu bölümlerinde Bedreddin’in kerametleri ‘havada uçuşur’.) Şeyh, daha sonra İzmir üzerinden Kütahya’ya geçerek orada ihtilalin diğer bir ‘elebaşı’sı Torlak Kemal ile tanışır. Kalenderilerin çoğu tövbe edip (Ehli sünnet paradigması?) Şeyh’e mürit olurlar. Bedreddin, Bursa ve Gelibolu üzerinden Edirne’ye vararak ailesine kavuşur. Bir yıl sonra yeniden Bursa ve Aydın’a gittiyse de tekrar ikinci başkente geri döner ve münzevi bir hayat sürmeye başlar.[10] Tarihî kayıtların bize söyledikleri ‘şimdilik’ bu kadar…

Nâzım’ın Şeyh Bedreddin hayali!

Şeyh’in devrimci paranteze alınmasıysa ‘romantik komünist’ Nâzım Hikmet’in[11] 1936’da yapılan Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı’yla olur.[12] Şairin elinden böylesi bir eser vücuda getirilmesine edebiyat dünyası sessiz kalmaz hâliyle. Nurullah Ataç, söz konusu eseri eksik bulduğundan ötürü eleştirir. Ünlü münekkit, şiirde Bedreddin ve Börklüce Mustafa’yla alakalı olarak; hayatlarının sadece son yıllarının işlendiğini, bu adamların nasıl yetiştikleri ve düşüncelerinin teşekkülüne dair herhangi bir emare olmadığını, kitabı okurken; onların şahıslarına değil, şairin tasvir ve anlatım kuvvetine alaka duyulduğunu, dolayısıyla Nâzım’ın hem şahsına hem de fikirlerine karşı borcunu, söz konusu destana birinci kısım yazarak ödemesi gerektiğini not düşer.[13]

Şair de Şeyh Bedreddin Destânı Ve Bedreddin Destanına Zeyl/ Millî Gurur isimli kitapçığını şöyle bitirir: ‘Risâleme bir önsöz yazmak istemiştim. Bedreddin hareketinin doğuş ve ölüşündeki sosyal – ekonomik şartlar ve sebepleri tetkik edeyim, Bedreddîn’in materyalismiyle Spinoza’nın materyalismi arasında bir mukayese yapayım, demiştim. Olmadı.”[14]

[7] “Bu dostluk bize tıpkı Ahmed-i Yesevî ile Arslan Baba, Mevlana Celaleddin ile Şems-i Tebrizi, Yunus Emre ile Tapduk Baba arasındaki bağı hatırlatıyor. Nasıl ki ikinciler birincileri tasavvufa sülük ettirmede ve şahsiyetlerinin oluşmasında büyük bir rol oynamışlarsa, Şeyh Hüseyn-i Ahlati’nin de aynı etkiyi Şeyh Bedreddin üzerinde gösterdiği ve bu fakihi tasavvufa ısındırıp üstelik en yakın dostu olduğu anlaşılıyor.” Ahmet Yaşar Ocak, “XIV. Yüzyılın Ahlatlı Ünlü Bir Sufi Feylesofu: Şeyh Bedreddin’in Hocası Şeyh Hüseyn-i Ahlati”, Osmanlı Sufiliğine Bakışlar, Makaleler-İncelemeler, 1. Baskı: 2010 İstanbul, Timaş, sayfa 37.[8] Ahmet Yaşar Ocak, a.g.e., Timaş.[9] Sımavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin, Vâridat Şerhi, Şerheden: Seyyid Muhammed Nur, Esma Yayınları, 1994 İstanbul, sayfa 151.[10] Bilal Dindar, “Bedreddin Simavî”, İslâm Ansiklopedisi, sayfa 331, 334.[11] Burada şairin mapusluk zamanlarını not düşmek icap ediyor: Nâzım, ilkin 1928’de Sovyetler’den Türkiye’ye girerken; yakalanır ve hapis yatar. Komünizm propagandası yaptığına dair hakkında açılan davalardan ötürü aldığı cezaların 1,5 yılını daha hapishanede geçirir. Cumhuriyet’in 10. yılına denk düşen aftan yararlanıp, özgürlüğüne kavuşur. 1936’da on üç arkadaşıyla komünistliğinden ötürü bir ara gözaltına alınır; fakat tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılır. 1938’deyse orduyu ihtilale teşvik iddiasıyla hakkında iki ayrı dava açılır ve toplam 28 yıla mahkûm edilir. Cezasını, İstanbul (Sultanahmet), Çankırı ve Bursa hapishanelerinde çeker. 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra çıkardığı genel af kanunu sayesinde ceza indirimi alır. Ve 12 yıl 7 ayın sonunda yeniden hürriyetini elde eder. 1951 senesinde askere alınması gündeme gelir. Şair, bunun üzerine Romanya üzerinden gizlice Moskova’ya geçer. Aynı sene Türk vatandaşlığından çıkarılır, 1965’te eserleri tekrar yayımlanmaya başlar, 2009’da da Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı iade edilir.[12] Münevver Ayaşlı şöyle bir iddia ortaya atar, “Şeyh hakkında bir kitabı da din ve diyanet meselelerinden bîhaber olan, çok sathî ve hiçbir derin bilgisi bulunmayan zavallı Nâzım Hikmet’e yazdırırlar; yazdırırlar değil, yazılan bir kitaba onun imzasını gördükten sonra 15. yüzyılda böyle büyük bir hadisenin olduğunu öğrenir. Herhalde Simavna kadısının ismini de o zaman öğrenmiş olur. Serez nire? Moskova nire? Nâzım Hikmet kim? Simavna Kadısı kim?” Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: Rumeli ve Muhteşem İstanbul, Evlad-ı Fatihan, “Serez’de Mühim ve Vahim Hadise”, I. Baskı: Ocak 2013, Timaş. Ayaşlı’nın ‘yazdırıldı’ diyerek işaret ettiği isim Ahmed Cevad Emre olsa gerek. [13]  Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, İnceleme: Abdülbaki Gölpınarlı, Önsöz: İsmet Sungurbey, 1966, Eti Yayınevi. [14] Nâzım Hikmet, Simanve Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı ve Bedreddin Destanına Zeyl/Millî Gurur, Kovan Kitabevi Yayınları, sayfa 59.

“Bedreddin’den bize kalan kaynaklar ilkel komünizme izin vermiyor!”

‘Spinoza’ demişken; Çetin Türkyılmaz, Bedreddin’in bazı görüşlerinin Spinoza’ya bağlanabileceğini ifade ettikten sonra “… ama iştirakçilik ve mülkiyet ortaklığına dayanan bir ilkel komünizm çerçevesinde bundan daha öteye ilerlememize Şeyh Bedreddin’den bize kalan kaynaklar izin vermiyor; ne İslâm hukukuna dair kitaplarında ne de Varidat’ta mülkiyet ortaklığına dair bir düşünce bulmak mümkün değil.”[15] diyerek hakikati ortaya koyar.

Fakat Şeyh’in komünist bir heykel olarak tasarlanması (Yoksa söz konusu yakıştırma Paul Wittek’in şu sözlerinden mütevellit midir? “Musa, Kadıasker olarak, yani ulema sınıfının en yüksek payesine, birkaç yıl sonra bir nevi komünizmi ve Hıristiyanlarla kardeşliği telkin eden, içtimaî ve dinî büyük bir hareketin başı olacak olan Şeyh Bedreddin’i seçti.)[16] ve zihinlerde elinde isyan bayrağıyla yer etmesi, tevatürün ve hurafenin her kesim tarafından en kolay benimsenen yol olduğunu söylüyor bize. İşte Bedreddin’in imajı, biraz böyle bir kodlamayla çevrili.[17]

Şeyh’in sloganı: İslâm ülkesinde temel ilke hür olmaktır!

Bedreddin, illa da Fransız İnkılabı’ndan sonra yayılan ‘adalet- müsavat- uhuvvet’ sloganına çekilmek isteniyorsa onun Kültür Bakanlığı tarafından hem Arapça hem Türkçe olarak yayımlanan Camiu’l Fusuleyn, yani Yargılama Usulüne Dair eserindeki şu sözleri duvarlara yazılabilir: “Sonra şunu da iyi bil ki İslâm ülkesinde temel ilke hür olmaktır. Nitekim bir kimse doğuştan hür olduğunu iddia etse mahkemede kabul edilecek olan söz, onun sözüdür. Çünkü temel ilkeye tutunmuştur.” [18] Ya da onun fıkıh kitaplarındaki Hanefi ekolünde çok da karşılaşılmayan ‘ben de derim ki…’ kayıtları, ‘kendi zihnî çabası’ ve ‘kendi şahsî düşüncesi’yle ürettiği malzemeler, İslâm hukuku yazıcılığında pekâlâ ‘devrim’ addedilebilir. Bedreddin Simavî’nin kaleme aldığı bu eser Osmanlı hukuk yazıcılığını o kadar etkiler ki uzun süre müftülerin başvuru kitabı, yine Mecelle’yi oluşturan ana metinlerden olur.

Bedreddin’in fıkıh alanına yaptığı en önemli katkı, Hacı Yunus Apaydın’ın işaret ettiği üzere, Hanefi mezhebini iç tutarlılık açısından eleştiriye tabi tutmasıdır. Şeyh’in Hanefiliğe tevcih ettiği binden fazla eleştiri, mezhebin kendisine ve mantığına yönelik olmaktan ziyade, kurucularının hukukun bütün alanları ve konuları itibarıyla tutarlı olup olmadıklarına yöneliktir. Mesela Ebu Hanife, (ki dedesi Abdülaziz, mezhep imamının yanına defnedilmiştir.) Bedreddin’e göre de ‘en büyük imam’dır. Ama bu hâl, İmam-ı Âzam’ın tenkit edilmesi önünde bir set, engel, duvar değildir, olmamalıdır.

Hacc’a gitmesine izin verilmedi, İznik’ten ‘firar’ etti

Şeyh, yaklaşık dört sene süren inzivadan sonra, 1411’de Edirne’de hükümdarlığını ilan eden Musa Çelebi’nin kadıaskerliğini kabul eder. İşte, yukarıda adını zikrettiğim Yargılama Usulüne Dair adını verdiği hukuk kitabını bu sırada yazmaya başlar. Kendi ifadesiyle on aydan kısa bir sürede eserini tamam eder. Ardından Mısır’dayken kaleme aldığı ve İznik sürgününde tamamlayacağı mukayeseli bir diğer hukuk kitabı Letaifu’l İşarat’a, et-Teshil adıyla şerh düşer. Onun resmî görevi, Musa’nın Mehmet’e mağlup olmasıyla, yani 1413’te sona erer. Dört duvar arasına girmez; ama İznik’te Mehmet’in devleti tarafından göz hapsinde tutulur. Kendisine bağlanan 1000 akçelik maaşı da ‘vakıf malı’ olduğu gerekçesiyle kabul etmez.

Bu demlerde kethüdası (kâhyası) Börklüce ile Torlak Kemal, İzmir’in ucundaki Karaburun’da ayaklanma başlatır. Bu isyanlar, çığı başlatan ilk kar toplarıdır. Şeyh’in İznik’ten ‘firar’ı da bu başkaldırı zamanlarına tesadüf eder. Onun şehirden ayrılış nedeni, torununa göre Hacc’a gitme istediğidir. Çelebi Mehmed, buna müsaade etmediği için o da ‘kaçmak’ zorunda kalır. Bir başka görüş ise Şeyh, müritlerinin başlattığı ayaklanmanın kendisiyle irtibatlandırılmasını istemez ve İznik’ten ayrılır. Sosyalistlerin ideolojik zemin için dillendirdikleri teze göreyse Bedreddin’in Rumeli’nde isyan çıkararak; şeyhlikten şahlığa geçme gayesi vardır. Osmanlı’nın bazı resmî vakanüvisleri Şeyh’in Sultan’a karşı huruç etmiş olmasının uzak bir ihtimal olduğuna vurgu yaparlar, belirtelim.

1416 İsyanı, 1979 İran İslam İnkılabı’na kapı açar mı?

Şeyh’in gerçekten huruca kalktığına dair bilgiler pek de sıhhatli değil aslında. Evet, Bedreddin’in İznik’ten ‘firar’ etmesinin nedeni, Börklüce ve Torlak’ın başlattığı isyandır. İlkin, Kastamonu’ya Musa Çelebi’nin eski müttefiki İsfendiyar Emiri’ne gider. Oradan Sinop limanında kendisi bekleyen gemiyle gizlice Balkanlara[19] geçer ve Dobruca, Silistre, Zağra’da ikamet eder. Bedreddin’in Deliorman’a geçmesinin sebebi, I. Mehmed’le konuşmaktır.[20]

[13]  Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, İnceleme: Abdülbaki Gölpınarlı, Önsöz: İsmet Sungurbey, 1966, Eti Yayınevi.[14] Nâzım Hikmet, Simanve Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı ve Bedreddin Destanına Zeyl/Millî Gurur, Kovan Kitabevi Yayınları, sayfa 59.[15] Çetin Türkyılmaz, “Şeyh Bedreddin’i Spınoza İle Okumak”, Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: “Spınoza İle Karşılaşmalar”, Ayrıntı Yayınları, 2015, sayfa 255, 265.[16] Paul Wittek (1894-1978), kaleme aldığı ve Halil İnalcık çevirisiyle yayımlanan Ankara bozgunundan İstanbulun zaptına adlı makalesinde Şeyh’in isyana meyyal tavırlarına işaret eder. Bakınız: Belleten, Cilt: VII, Sayı: 27, Yıl: Temmuz 1943.[17] Hilmi Yavuz da 1975’te yayımladığı Bedreddin Üzerine Şiirler adlı kitabında, söz konusu vakaya Nâzım’ın açtığı pencereden bakar: “Ne zaman diye sorma, ne zaman/Yaprağın fetreti gülün kıyamına/Gülün kıyamı ağacın isyanına/Dönerse işte o zaman.”[18] Simavna Kadısıoğlu Mahmûd Şeyh Bedreddin, Câmiu’l-Fusûleyn, Çeviren: Hacı Yunus Apaydın, Ankara 2012, T. C. Kültür Bakanlığı Yayınları, sayfa 1124.[19] Yine Menakıpname’den öğrendiğimize göre Bedreddin’in niyeti ‘Tatar iline’ gitmektir, yani Şahruh’un memleketine… Peki, ne olur da Şeyh’in gemisi Dobruca kıyılarına varır. Kaptan, Şeyh ve adamları namaz kılmak için karaya çıktıklarında neden yelken açıp onları terk eder? Bedreddin, niçin Şafi mezhebi itikadına göre, sabah namazının ikinci rekatında Kunut duasını okuma ihtiyacı hisseder? Sonra niye ilk olarak Sarı Saltuk’un türbesine gidip tekkesinde dinlenir? Dünya ağrısını giderecek, gürültülerin sağanağından kaçıp kurtulacağı yer, Sarı Saltuk’un ağuşu muydu? Bu arada Börklüce Mustafa, Bedreddin İznik’te göz hapsindeyken neden bir kalkışmada bulunur? Tarihin kumpaslarından biriyle karşı karşıya mıyız yoksa? [20] Halil bin İsmail, Menâkıb-ı Şeyh Bedreddin, sayfa 111.

Nitekim söylencenin söylediği; Şeyh, Çelebi Mehmed’in huzuruna getirildiğinde Sultan ona, yüzünün sararmış olduğunu söyleyip; bunun nedenini sorar. Bedreddin de muhtemelen padişahın niyetini ve kendi sonunun geldiğini anladığından “Güneş, batmaya yüz tuttuğunda sararır, efendim.” diye cevap verir.

İtalyan Türkolog Michel Balivet’in dediği gibi, Bedreddin’in siyasî tavrının [21] bile kesinliği tespit edilememişken; o, Osmanlı idaresine karşı başlatılan başkaldırının (kalkışmanın en önemli sebebi toprak reformudur, yani ekonomiktir. Bu bakımdan çıkış noktası itibariyle 1979 İran İslâm Devrimi’ni çağrıştırır.) merkezinde olmamasına rağmen tam ortasında kalır. Hatta 1416 İsyanı ona mâl edilse de bu şablon, varsayımdan öteye geçmez.[22] Dolayısıyla Şeyh Bedreddin’in bir asi olarak isyan hareketine öncülük ettiği görüşleri tarihî delillerden, yine ‘şimdilik’ yoksundur.

‘Mazlumen şehit edilir’

Peki, ortada resmen var olan isyan, kimin ayaklanmasıdır?

Elcevap: Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in ayrı yer ve zamanlarda teşkilatlandırdığı hareket, ‘büyük kesimiyle imtiyazları ellerinden giden Müslüman sipahilerin, Rumeli gazilerinin ve Hıristiyan feodallerin çıkarları’[23] etrafında örgütlenen bir bileşkedir. İsyan; mezkûr alaşımın boyun eğmemesinin sesidir.

Teknik izahatın bir hükmü yoktur; çünkü karar verilmiştir: İmparatorluğun ilk ve üst düzey fakihi olan Şeyh Bedreddin, 1420 senesinde Serez’de darağacına çekilir.[24] İranlı Molla Haydar, Şeyh’in idamını dinî bir çizgiye çekmek için pek tabi Çelebi Mehmed’in de onayıyla konuşmaya girişir. Fakat Haydar el-Acemi, Bedreddin’in fazileti anlar, onun serbest kalması gerektiğini söyler. Ancak padişahla Bayezid Paşa’ya hocalık eden Mevlana Fahreddin devreye girer. Onun el çabukluğuyla şer’en değil, örfen idam olunur, son kertede Şeyh’in katli dinî değil, politiktir. Esasen Taşköprîzâde’nin[25] dediği gibi ‘mazlumen şehit’ edilir. Ancak onu Aziz Mahmud Hüdayi gibi ‘asılmış olan ve Allah’ın gazabına uğramış bulunan Şeyh Bedreddin’ diye tarif edenler de yok değildir. Celvetîliğin bir diğer üstlenicisi İsmail Hakkı Bursevî[26] ise Şeyh’e karşı daha ılımlıdır, olumludur, not düşelim.[27]

‘İsyan, mistiğin tavrıdır’

Ezcümle Bedreddin, Deliorman’da yoldaşlarına hitaben: “İsyanı olmayanın ahlâkı olmaz… İsyan, mistiğin (mutasavvıfın) tavrıdır… Kendisinin ve herkesin selameti için lanetlenmiş olarak ölmek ihtirasıyla yanıp tutuşur. Bizim Allah’ımız isyanın Allah’ıdır.” [28] demiş midir bilinmez; ama solun kendi düşüncesine tarihsel taban olarak kaydettiği ‘başkaldırı’, ‘faşist hükümet’in varlığını ortadan kaldırmaya yönelik değildir. Unutulmamalıdır ki Bedreddin son kertede Musa Çelebi’nin ‘devlet’inde kazaskerdir, yani ‘bürokrat’tır. Kardeşler arasındaki mücadeleyi, Mehmed kaybedip, Musa kazansaydı, ‘zındık Bedrettin’, kuvvetle muhtemel bugün türbesi yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilen Şeyh Bedreddin Hazretleri (kaddesallahu sirrahu) olacaktı.

 

[21] Dinî tavrı: Şeyh’in kaleme aldığı hukuk kitaplarından hareketle Hanefi mezhebine bağlı bir fakih olduğunu anlıyoruz. Fakat birtakım tarihçi ve yazarların iddia ettiği gibi, Bedreddin ‘yeni bir din’ vaz etmiş midir? ‘Evet’ cevabı için tarihsel malzeme yeterli değil… Fakat senkretizm, yani yan yana, iç içe yaşama ortamından mütevellit zamanla meydana gelen kültürel ve inanç etkileşimi, Şeyh Bedreddin’in kişisel tarihinde görklü bir dünya olarak karşımıza çıkmıyor değil.[22] M. Balivet, Şeyh Bedreddin/Tasavvuf ve İsyan, Tarih Vakfı Yurt Yayınları-sayfa 119.[23] http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/23/101.pdf.[24] Şeyh, ölüme doğru ya da ahrete doğmak için Kelime-i Tevhid-i zikrederek yürüyordur. Darağacına geldiğindeyse üç kere tekbir getirir. Tam burada flashback yapılsa, Kadızade-i Rumî’yle beraber Bursa’da gökteki yıldızları seyrettiği an’a tayyaran edilse… Bir gece ipte sallanan cesedini ‘Mecnun’ adlı müridi kuşluk vakti yıkayıp, Birinci Murad yapısı Serez Eski Cami’nin yanına defnedilir. Şeyh’in yıkandığı yerin hep ıslak kaldığı söylenir.[25] Taşköprîzâde Ahmet Efendi’yi kısa bir parantez açmak icap ediyor: Cem’in Napoli’de vefat ettiği sene, yani 1495’te Bursa’da doğar. Çok iyi bir medrese tahsili görür. Hocaları arasında dikkat çeken bir isim var: Musa bin Kadızâde-i Rumî, yani Bedreddin’in sıra arkadaşı, Kadızade’nin oğlundan ders görür. Muhtemelen Şeyh ile ilgili müspet düşüncelerin tohumları bu tedrisat zamanında atılır Taşköprîzâde’nin zihnine. Bursa kadılığı, ardından İstanbul kadılığı görevlerini deruhte eder. Onun Fatih-Cibali’de hemşerisi Seyyid Velâyet türbesine gömülmesi ‘devlet’e bakışının sembolik bir karşı duruş tavrı olarak okunabilir mi? Hatırlayın: Seyyid Velâyet, ‘isyankâr tarikat’ Vefâiyye’ye mensuptur. O da Vefaî şeyhi Baba İlyas’ın soyundan gelen Âşıkpaşazade’nin yanında seyrisülûkunu tamam edip, icazet alır. Fakat burada şöyle bir reel politik de var: Halil İnalcık’a göre Osmanlı idaresiyle kurduğu yakın ilişkiler onun Vefâiyye ile bağlantısını sınırlamış, Sünnîlik yönü daha ağır basan Zeyniyye vurgusunu ön plana çıkarmıştır. Hâliyle Fatih ve oğlu Bayezid’le iyi ilişkiler geliştirir. Belki de Kuruluş devrindeki Osman Gazi-Edebali üzerinden kurulan Vefâiyye’yi yeniden tesis etmek adına gizli bir posttur üstüne giydiği? Yavuz, babasını devirmezden evvel, yani ihtilal öncesi bazı şeyhlerden görüş alır, Seyyid Velâyet’in tavrı olumsuzdur mesela. Bu düşünceden haberi olan Selim, Hazret’i huzura çağırıp bir de kendisinden dinlemek ister. Seyyid’in de, “Yakında sultan olacaksın; ama ömrün uzun olmayacak.” dediği rivayet edilir. Onun Cemaleddin İshak Karamanî ile sık sık görüşmesi (Karamanî’nin türbesi, Bedreddin’in 1924 sonrası Serez’den getirilen kemiklerinin gömüleceği ilk adrestir.), cenaze namazını Zembilli Ali Efendi’nin (Zembilli de erkle yakın olmayan hatta yönetime ters giden bir karakterdir. Nitekim talebesi Şeyh Yahya Efendi, Kanunî’nin Şehzade Mustafa’yı katlettirmesine sessiz kalmayacak, sütkardeşine ariza yazarak devletin işine burnunu sokacak, sonunda da Sahn-ı Seman’daki müderrisliğinden azledilecektir.) kıldırması, devletten imparatorluğa giden Osmanlı’yla aralarındaki gerilimin spot ışıkları olabilir mi?[26] Bursevî’nin zikzakları (Mısrî için de benzer mülahazalara sahiptir çünkü) adına şu kaydı da düşelim: “Bedreddin maslub (asılarak öldürülen) ki Serez şehrinde salb olunmuştur (dar ağacına çekilmiştir). Onun dahi sırrı zikr olunan gibidir. Zira İznik Kalesi’nde mahpus iken kendini yükseklikte görüp saltanat sevdasına düştü ve tahta çıkayım derken dâr üzerine çıktı. Onun Vâridat nam kitabında sakat mazmunları vardır ki kusuruna ve su-i fehmine delalet eder…” Mehmed Ali Aynî, “Simavnalı Bedreddin İçin Ne Düşünüyor”, İsmail Hakkı Bursevî, Hazırlayan: İsmail Dervişoğlu, Büyüyen Ay Yayınları, sayfa 144.[27] Halvetî tarikatının Cerrahiye şubesinin 19. postnişini Muzaffer Ozak (1916-1985) ise bir ses kaydında, kendisine sorulan soru üzerine isyanı; Bedreddin’in değil, Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa’nın çıkardığını serdeder. Hazret’i ‘âlim ve kâmil biri’ diye anar. Müridi Tosun Baba’ysa kendi hatıralarını naklettiği Amerikada Bir Türk isimli eserinde şöyle konuşur: “Eski komünistliğim mi tuttu diyeyim, Hz. Bedreddin Simavî’nin Varidat adlı eseri ‘Inspirations on the Path Blame’ adıyla basıldı, yani manada ‘Melami Yolunda İlhamlar’. Hakikaten Türkiye’de Nâzım Hikmet de dahil bütün komünistler Şeyh Bedreddin’i severdik. Dünyadaki ilk komünistin o olduğunu iddia ederdik. Hani, Niyagara Şelalesi’nin de Türkler tarafından keşfedildiğini ve ilk görenlerin ‘Ne yaygara, ne yaygara!’ demesinden adının Niyagara kaldığını iddia edenlerin olduğu gibi! Neyse, geçelim. O kitapta her tarikatın kullandığı Melâmî meşrep hâlini, yani ‘ters riya’, kendini olduğundan daha kötü göstererek halkın hışmını üzerine çekmek usulünü anlattık; mütevazı olmanın gururlu olmamanın ehemmiyetini anlatmaya çalıştık.”[28] Nurettin Topçu, İsyan Ahlâkı, 4. Baskı: Kasım 2006, Dergâh Yayınları, sayfa 210.

Âkif’in isyan şiirlerinin arkasında Varidat mı var?

 Devletin belirlediği sınırlar içinde Şeyh’in sesi kısıktır belki; ama mücavir alanda en çok onun sedası duyulur. İmparatorluk tarihinde en fazla yazılıp yakılan ve tekrar basılan Varidat buna delildir. ‘Kalbe gelen ilhamlar’ demek olan Varidat, Bedreddin Mahmud’un dört tasavvuf kitabından[29] en popüler olanıdır. Bir görüş, eserin belli bir sistematiği olmadığını, Bedreddin’in bunu bizzat kaleme almadığını, müritleri tarafından kaydedilip, kendisinin tashihinden geçmediğini, bu sebepten Varidat’taki bazı fikirlerin olduğu gibi Şeyh’e nispet edilmemesi gerektiğini savunur. Nitekim Ahmet Yaşar Ocak da Varidat’ın tıpkı Ahmed-i Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i, Yunus Emre’nin Dîvân’ı gibi ‘problemli metinler’ olduğuna işaret eder.[30]

Ancak Abdülbaki Gölpınarlı, eserin Bedreddin hayattayken dervişleri tarafından Türkçe derlendiğini ve bizzat Şeyh tarafından Arapçaya çevrildiğini kaydeder. Yine bir başka söylenceye nazaran Bedreddin, Varidat’ı İznik’te göz hapsindeyken yazar. Güçlü bir görüşe göre ise kitabın Bedreddin’in Rumeli’ne kaçtıktan sonra, yani 1417-1420 yılları arasında müritlerine verdiği derslerden müteşekkil olduğudur. Şeyh’in torunu Halil bin İsmail de eserin dedesi tarafından yazıldığını, idam kararından bir gün önce rüyasında, Hazret-i Peygamber’i, dört halifeyi ve Ebu Hanife’yi (Sünnî kurguya dikkat!) gördüğünü ve onlara Varidat’ı hediye eylediğini söyler.

İmparatorluğun son demlerinde dört kez görev yapan İttihatçı Şeyhülislâm[31] Musa Kazım Efendi’nin (Aynı zamanda II. Abdülhamid Han’ın cenaze namazını kıldırın kişidir.) Varidat çevirisi, dönem itibariyle epey ses getirir. Onun tercüme ettiği ve 101 ilhamın yer aldığı eser, “Bil ki ahiret halleri, cahillerin zannettiği gibi şehadet âleminden değil, gayb (görünmez) ve melekût (ruhların ne nefislerin makamı olan yer) âlemindendir. Konuya dair peygamberlerin ve sufilerin söyledikleri doğrudur. Lakin iş bu sözleri anlamaktadır.” varidiyle başlar.

Mehmed Âkif de, arkadaşı Musa Kazım Efendi’yle Varidat okurmuş.[32] Şeyh, “İnsanlar, Cahiliyye devrinde görünen putlara taparlardı. Şimdiki zamanda da vehmettikleri putlara tapıyorlar. Umarım ki Allah gerçeği meydana çıkarır da gerçek olarak Hakk’a taparlar.” der. İstiklâl Şairi’nin isyankâr mısralarının altında, arkasında, ardında Varidat olmasın sakın?

Osmanlı’nın kalbinde…

 Bir Rumeli çocuğu olan Bedreddin, Balkanların hafızasında derin izler bırakmış bir âlimdir. İlginçtir, Şeyh; Hacı Bektaş’ın izinden gitmemesine rağmen Rumeli’ndeki Alevîler; Hünkâr’dan çok, Bedreddin’i takdis ederler. Yine literatüre Bayramî-Melamîliğin üçüncü dönem kurucusu olarak geçen Muhammed Nurü’l Arabî (ö. 1888) hareketinin Üsküp orijinli ve bu tip Melamîlerin itibar ettiği kişi/kitapların başında Bedreddin/Varidat olması rastlantı olmasa gerek.[33]

1924 Türkiye-Yunanistan arasındaki mübadelede Şeyh’in kemikleri II. Mustafa’nın sadrazamlarından Daltaban Mustafa Paşa’nın torunlarından Osman Bey başta olmak üzere 12 müridi (12 İmam?) tarafından önce memleketi Edirne’ye, sonra İstanbul’a getirilir. Altı ay kadar Sultanahmet Cami’nin mahfilinde muhafaza edilir. (Yeniçeriler de tam burada idam edilmişti değil mi?) Bir ara kemiklerinin Çapa’daki Fatih devri alimlerinden Cemaleddin İshakî türbesine defnedilmesi düşünülür; ancak bu fikirden vazgeçilir. Şeyh’in vücudundan kalan izler, on sekiz sene sonra, yani 1942’de çinko bir mahfaza içinde Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü’ne gizlice teslim edilir.[34] 95 parça (bir insanda ortalama kemik sayısı 250 civarıdır) kemiğin sarayda tutulması,[35] tarih sahnesine veda eden Osmanlı ile Bedreddin arasındaki ‘kavga’nın devam ettiğini mi gösterir, münazaanın kazananını mı?

Onun fani bedeninin son kalıntıları ya da kırıntıları, 27 Mayıs sonrası kurulan CHP-Adalet Partisi koalisyonu esnasında İsmet Paşa’nın Başbakanlığında, 29 Kasım 1961 tarihinde, Çemberlitaş’taki Sultan Mahmud türbesi haziresine defnedilir.[36]

‘Çözülemeyen bir tarih problemi’ni[37] kelimeleriyle boyayıp; devrimci portre çizen Nâzım Hikmet’e kulak verelim. Şair, Şeyh’in gerçek ve tarihî karakterinin ortaya çıkarılması için kendisinden sonrakilere ödev verir sanki: “Ben, benden istenenin ancak bir karalamasını becerebildim… Bedreddin hareketini bütün azametiyle tetkik eden kalın ilim kitapları lazım.”[38]

Bedreddin’in bedduası, Çelebi Mehmed’in vefatı

Sultan I. Mehmed, Bedreddin’in idamından bir sene sonra, yani 1421’de vefat eder, hayattayken yaptırdığı Yeşil Türbe’ye defnedilir. Hafız Halil, Çelebi Mehmed’in ölüm nedeni olarak; dedesinin padişaha ettiği bedduayı gösterir.

Bitirirken; Çelebi Mehmed’in kızı Hafsa Sultan tarafından Şeyh’in idamından 23 sene sonra, yani 1443’te inşa ettirilen caminin adının ‘Bedreddin’ olması tesadüf müdür, yoksa Hazret’e karşı geç kalınmış bir devlet özrü müdür?

Ve Nâzım’ın annesi Ayşe Celile Hanım’ın oğlunu görmek için Mart 1949’da Bursa’ya gelip, Bedreddin Cami’nin yakınlarında ev tutması tarihten bir ikaz mıdır?

Yoksa geçmiş, ‘müthiş bir belirsizlik bölgesi’ midir?

Şeyh Bedreddin’in idama gidişini anlatan temsili bir resim.

[29] Şeyh Bedreddin’in diğer tasavvuf kitapları şöyle: Meserretü’l-kulûb, Hâşiyetü matla’i Huşûşi’l kilem fi me’ani Fusûsi’l-Hikem, Risale-i Bedreddin.[30] Ahmet Yaşar Ocak, “Küçük Asya’da İslam”, Arı Kovanına Çomak Sokmak, Söyleşi: Haşim Şahin, Tima, sayfa 387.[31] ‘Şeyhülislam’ demişken; İmparatorluğun ‘çelişkili’ din adamı Ebussuud Efendi’nin babası Şeyh Yavsî’yi anmadan geçmeyelim. Bayramîmeşrep (Bedreddin’in torunu Hafız Halil gibi) olan Yavsî, Bedreddin’in Varidat’ını şerh etmiştir. Aradaki analojiye kapı açmak için bakınız: Bedreddin: Tasavvuf, Kamera, İsyan, Cemal Kafadar, Nurdan Arca, Ahmet Ersoy.[32] Mithat Cemal Kuntay, Mehmed Âkif Ersoy, Hayatı-Seciyesi-Sanatı, 7. Baskı: Kasım 2010, Timaş, sayfa 52, 53.[33] Söz konusu seslerin derlendiği eser için bakınız: Necmettin Şahinler, “XVI. Melâmîlik Üzerine” Kâmil Mürşîdlerin Mîrâsı/Ahmed Yüksel Özemre ile Sohbetler, Genişletilmiş 10. Baskı, Sufi Kitap, Nisan 2019. Bu arada Nurü’l Arabî’nin Tırnovalı müridi, Fatih Sertürbedarı Ahmed Amiş Efendi’ye bir selam yollayalım. Ahmed Güner Sayar da dedesinin Amiş Efendi’ye müntesip olduğunu, kitapları arasından Bedreddin’in Varidat’ı ile Sofyalı Bali Efendi’nin Arapça Füsus şerhi çıktığına özel bir vurgu yapar.[34] Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: Abdülbaki Gölpınarlı, Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin ve Manâkıbı, 1. Basım: Haziran 2017, Kapı Yayınları.[35] Sürecin safahatı için bakınız: Ahmed Güner Sayar, Velâyetten Siyâsete Şeyh Bedreddin, Aralık 2018, Ötüken Neşriyat.[36] Bu durum, ‘Gâvur Padişah’ın Yeniçeriler Caddesi’nde yatması kadar paradoksal gelebilir; ama Adlî Mahmud’un saltanatının bittiği yerde, Yeniçerilerin özgürlüğü başlamıyor mu zaten?[37] Ahmet Yaşar Ocak, Bedreddin portresini dört grupta neticelendirir: 1) Sünni İslâm’ın Hanefilik yorumuna bağlı olmakla beraber, daha akılcı ve daha serbest düşünüp içtihad yapabilen “âlim Bedreddîn” (Bu imaj, fıkıhla ilgili eserlerinin ve kısmen ibadetlerle ilgili olarak Vâridat’ta yer alan fetvalardan çıkıyor.) 2) İslâm’ın bazı temel inanç esaslarını, bu arada ahiret ve ona bağlı kavramları tam anlamıyla yorumlayan “materyalist feylesof Bedreddîn” (Bunu, Şeyh Bedreddîn’in Vâridat’taki bir kısım fikir ve görüşleri düşündürüyor) 3) Sık sık cezbeye giren, gayba ait birtakım durumlara vâkıf olduğuna, hiçbir aracı olmadan Allah’ın doğrudan hitabını işittiğine, ölü hayvanları diriltebilme gücüne sahip olduğuna, kısaca kendi keşif ve kerametlerine samimi olarak inanan koyu “sufi Bedreddîn” (Bu imajı da Vâridat çiziyor) 4) Ve nihayet “Zamanın Efendisi (Sahib-i Zaman) Mehdî sıfatıyla, düzenin bozukluğunu ve toplumsal rahatsızlıkları düzeltmek üzere Tanrı tarafından görevlendirilmiş bulunduğuna inanarak siyasal iktidaar talip “ihtilalci Bedreddîn” Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: “Osmanlı Tarihinin İlk Ünlü ‘Zındık ve Mülhid’i: Şeyh Bedreddîn, Zındıklar ve Mülhidler/XV-XVII Yüzyıllar, Timaş, sayfa 191, 264.[38] Nâzım Hikmet, a.g.e., Kovan Kitabevi Yayınları.

Samet Altıntaş

Samet Altıntaş

Araştırma – İnceleme, Gezi ve Osmanlı Tarihi alanlarında eserler veren Samet Altıntaş’ın şu ana kadar yayınlamış olduğu iki kitap bulunuyor. Bunlar: Boğaz’ın Dört Muhafızı(Destek Yayınları) Bursa’nın Daveti(İlgi Kültür&Sanat Yayınları).
Yazarın aynı zamanda, kendi şiirlerini ve ünlü şairlerin eserlerini rock formatında seslendirdiği ‘Yalnız Sana Söylenen’ ve ‘Her Şey Yerli Yerinde’ isimli müzik albümleri de var.