Balkan sinemasının Batılı gözlere kendilerini teyit etme imkanı sağlamaktan öteye gidemeyen ve genellikle anlatısını bir şekilde 90’lı yılların Balkan coğrafyasına biçtiği trajedilere dayandıran örneklerine inat, Beni Güzel Bir Yere Götür bize bu trajik realiteden bahsetme lüzumu görmeyerek yeni muhtemel realitelerin kapısını aralıyor.

Ena Sendijarević’in parıltılı ilk uzun metrajı Beni Güzel Bir Yere Götür (Take Me Somewhere Nice) bir süredir mubi’de gösterimde. Çocukluğundan beri Hollanda’da yaşayan Bosnalı yönetmene Rotterdam’da ve Sarajevo’da ödül kazandıran film, sadece bir genç kızın ergenlikten yetişkinliğe adımını atacağı yolculuğu işlemekle yetinmiyor, aynı zamanda aidiyet, kimlik ve gelecek kaygısı gibi daha çok gençlerin kafasını kurcalayan sorunları da katmanlı bir şekilde ele alıyor. Yönetmen Sendijarević’in de filmin anti-kahraman protagonisti Alma gibi Hollanda’da yetişmiş bir Bosnalı olması filmin alışıldık Balkan sineması klişelerinden çok farklı bir yere konuşlanmasında kritik rol oynuyor, çünkü bu filmde –eğer varsa- tek klişe yönetmenin ilk filminde yarı-otobiyografik nitelikler ve unsurlar bulundurması. Sendijarević, Take Me Somewhere Nice ile belki de Balkan sinemasında, edebiyatında ve hatta akademide gelecek yıllarda daha çok yer tutacağını öngördüğümüz yeni bir anlatının ilk örneklerinden birini veriyor: Hikaye anlatma sırası kendilerine gelen gençlerin anlatısı. Balkanların savaş ve savaş sonrası atmosferini kısmen veya tamamen ıskalayan yeni jenerasyonların anlatısının –henüz ortaya çıkmamış- hayali bir manifestosu olduğunu varsayarsak,  Sendijarević’in ilk filmi bu manifestoda yer alması kaçınılmaz bir kaideyi belirlemeye tek başına yeterli gelecek niteliktedir: En anlatılmaya değer hikayeler kuşkusuz Bosnalı diasporanın genç üyelerinin olacaktır.

Balkan sinemasının Batılı gözlere kendilerini teyit etme imkanı sağlamaktan öteye gidemeyen ve genellikle anlatısını bir şekilde 90’lı yılların Balkan coğrafyasına biçtiği trajedilere dayandıran örneklerine inat, Take Me Somewhere Nice bize bu trajik realiteden bahsetme lüzumu görmeyerek yeni muhtemel realitelerin kapısını aralıyor. Film, Hollanda’da annesiyle birlikte yaşayan genç bir kız olan Alma’nın, yıllar önce Bosna-Hersek’e geri dönmüş babasını yattığı hastanede belki de son kez görmek için çıkacağı yolculuğun hazırlığıyla başlıyor. Filmde Alma’nın babasının sıla hasreti yüzünden eşi ve çocuğunu geride bırakarak Bosna-Hersek’e geri döndüğü aleni bir şekilde söylenirken, Alma’nın ailesinin neden en başında Bosna-Hersek’ten Hollanda’ya göçtüğüne dair bir açıklamaya gerek duyulmuyor. Çünkü herkes o eski hikayeyi bilir. Hikayedeki çocuklar ise evde konuştukları dil okulda bir anlam ifade etmediğinde bunun farkına varır. İlk defa orada fark ettikleri bu gerçeğin yarattığı ikilik bu çocukların kendi hikayesinden hiç yok olmayacaktır. Filmde yolculuk öncesi alışveriş yaptığı mağazada leylak rengi ve kırmızı iki kıyafetten birini

seçmeye çalışan Alma’nın ağzından çıkan filmin ilk diyalogunun “Karar veremiyorum.” olması tesadüfi değildir, çünkü bu film Alma’nın ve onunla benzer kaderi taşıyan tüm Bosna-Hersek diasporasının aidiyet ve kimlik konusundaki kararsızlığının hikayesidir. Ve bu kararsızlık, Alma’nın iki kıyafeti de satın alarak kurtulduğu kararsızlıktan çok daha çetindir. Ama bazen nihai kararı sizin adınıza başkaları verir, Alma da kırmızı elbisenin de içinde bulunduğu valizini önce açamayarak, sonra da kaybederek üzerine giydiği leylak rengi elbiseyle, kendisine Hollandalı diye seslenen Bosnalıların arasında kalacaktır. Kendisine yardım edeceği düşünülen kuzeninin ilgisizliğine valizinin kaybolması da eklendiğinde Alma deyim yerindeyse çırılçıplak kalır. Filmin minimalist yapısına da uyan bu yalınlık, Alma’nın henüz keşfetme arzusunda olduğu cinselliğinin aslında elindeki yegane güç olduğunun farkına varmasını tetikler. Alma’nın yolculuğu artık ergenlik ve yetişkinlik arasındaki, Hollandalı ya da Bosnalı olduğuna karar veremeyen göçmen bir genç kızın hikayesidir. Alma’nın cinselliği, kuzeni Emir ve onun arkadaşı Denis ile etkileşime girdikçe anavatandan hiç ayrılmayan Bosnalı gençlerin de aidiyet ve gelecek kaygılarını ortaya dökecektir. Kendisini vatansever olarak tanımlayan Emir için Alma Hollanda pasaportuna indirgenmiş bir araçtır, Emir’in vatanseverliği de sahibi Alma’nın hak etmek için hiçbir emek sarf etmediği bu pasaporta meyletmeyişinde gizlidir. Denis’in dünyası ise bir insanın en büyük hayalinin güzel bir ev ve bolca paradan başka bir şey olamayacağını düşündürecek kadar materyalisttir. Bu yüzden Denis’in hayallerini Batı Avrupa’da barbekü yapmak süsler. Alma, Denis için hem ülkesinin gerçekliğinden Batı Avrupa fantezilerine kaçış, hem de bakire olduğunu varsaydığı bir cinsel objedir. Denis, her ikisini de Batı Avrupa’nın imkanlarını sömüren bir göçmen gibi sömürmek ister, kendisinin doyurulacak bir boğaz olduğunun hatırlatılmasına aldırış etmeden. Emir’in Batı Avrupa ile ilişkisi ise kendi vatanseverliğini tanımladığının aksine nefrete dayalıdır, onunla arasındaki gerilim en fazla ateşli bir kavgadan kısa bir sevişmeye evrilebilecek tek seferlik bir ilişkiye izin verecektir. Bu üç gencin birbiriyle kurduğu ilişki, Doğu Avrupa’nın Batı Avrupa ile kurduğu ilişkinin sade bir izdüşümüdür.

 

Ena Sendijarević’in filminde göçmenlik, aidiyet, Doğu-Batı Avrupa ayrımı gibi konuları arka planda ince ince işlemesi yine de onun filmine Balkan sineması klişelerinde olduğu gibi politik bir anlatı yüklemez. Onu bu klişelere varmaktan yönetmenin filmi üzerine kurmak için inşa ettiği anlatı ve bu anlatının temelini oluşturan biçime bağlılığı kurtarır. Bu filmde alışılanın aksine ne savaşın izlerini taşıyan Sarajevo’yu, ne de onun kederini istediği anda yeniden canlandırabilen insanlarını görürüz. Caddenin öteki tarafındaki alışveriş merkezinin reklamı değiştikçe, Alma’nın kaldığı apartmanın içindeki ışık da değişir. Bu yalnızca o caddede dikilirken alışveriş merkezinin değişen reklamındaki renklere bakıp yolun karşısındaki apartmanların içindeki manzarayı düşünenlerin farkına varacağı bir Sarajevo ayrıntısıdır, klişe savaş manzaralarından oldukça uzaktır. Yönetmenin filmi bezediği renk paleti, bilinçli olarak kullanılan kitsch ile birleşerek 4:3 oranındaki geniş boşluklu ve minimal çerçevenin stilize bir anlatı yaratmasına olanak sağlıyor. Yönetmenin tercih ettiği bu stilize anlatı, mağduriyet temalı Balkanlar anlatısına tepki olmakla kalmıyor, aynı zamanda sosyal olarak inşa edilmiş gerçekliğin dışında yeni bir gerçekliğin inşasının mümkünlüğünü öneriyor. Filmin karakterlerinin ve yönetmeninin genç olması, Bosna- Hersek ve hatta Balkanlar için bu yeni anlatıyı ve dolayısıyla yeni bir gerçekliği yalnızca savaş ve savaş sonrasının mirası olan anlatıdan sıyrılabilen gençlerin kurabileceğini vurguluyor. Yönetmen bunu yaparken bol bol mizah kullanarak toplumun ekonomik olarak en güçsüz sınıfı olan gençleri var olan gerçekliğe karşı güçlendirmeyi de ihmal etmiyor. Bosnalıların savaş yıllarının trajedisine karşı takındığı alaycı ve mizahçı tavır hem edebiyatta hem sinemada çokça yer bulmuştu. Bu örneklerdeki mağdurların trajediler karşısındaki ironi ve kara mizah yeteneği onlarla izleyicinin arasındaki ilişkiyi güçlendirmeye yararken, Sendijarević karakterlerini mağdur kahramanlar olarak kodlamayarak empati yerine bir tür yabancılaşma hissi yaratıyor. Bu yabancılaşma hissi, karakterlerin ağzından çıkan ama kendilerine ait olmayan emanet cümlelerle katmerleniyor. Alma’nın Hollanda’ya atfettiği soğukluk, Emir’in yaptığı sevgi ve nefret temelli vatanseverlik ve milliyetçilik ayrımı ve Denis’in Bosna-Hersek’in haritasını Alma ile arasındaki mesafeye indirgeyişi otobüste duyduğumuz “Avrupalılar, Ruslar, Amerikalılar ve Türkler bizim için ne yaptı, hiçbir şey.” sözlerine ve kırsaldaki bir evin televizyonunda izlenen adını benim bile bilmediğim bir Türk dizisine bulanarak Bosna-Hersek’e dair anonim bir dengeli gerçeklik yaratıyor. İzleyiciye kalan ise formun ve anlatının estetik bir tutarlılık oluşturduğu bu anti-climactic filmin isminde vadettiği gibi kendisini güzel bir yere götürmesini düşlemesi…

 

TAKE ME SOMEWHERE NICE: THE POSSIBILITY OF A NEW NARRATIVE

 

Ena Sendijarević’s glamorous debut feature Take Me Somewhere Nice is now showing on MUBI. The film, for which the Dutch director with Bosnian roots was awarded at Rotterdam and Sarajevo, not only covers the journey of a teenage girl at her transition from adolescence to adulthood, but also touches on the problems in a layered way such as belonging, identity and anxiety about future that matter most to youngsters. Director Sendijarević’s ethnic background being same as the anti-hero protagonist of the film plays a crucial role to steer the film away from the well-known Balkan films and the cliches attached to them; since the only cliche in the film, if any, is the semi-autobiographical qualities and the elements that filmmakers usually resort in their debuts. Sendijarević’s Take Me Somewhere Nice can be cited as one of the first examples of a highly anticipated brand-new narrative that may take more room in the Balkan cinema, literature and even Balkan studies in the near future: the narrative of the younge people who feel that it is their turn to tell their stories. Assuming that the narrative of the younger generations who partially or entirely, deliberately or unconsciously overlook the war and post-war atmosphere of the Balkans has an imaginary manifesto that has not been visible yet, Sendijarević’s first film is sufficient on its own to determine an inevitable point of that manifesto: The most worthtelling stories will no doubt be the ones belonging to the young members of the Bosnian diaspora.

In contrast to the prevalent examples of Balkan cinema that were unable to go beyond providing the Western eyes with the opportunity of self-affirmation over the Balkans, and that somehow based their narrative on the well-known tragedies of the Balkans back in the nineties, Take Me Somewhere Nice opens the door to new possible realities for us by seeing no need to talk about that tragic reality. It begins with the preparation of a teenage girl called Alma living with his mother in the Netherlands for her voyage to see perhaps for the last time her inpatient father who returned to his home country Bosnia-Herzegovina years ago. While it is overtly told in the film that Alma’s father left his family behind because of his longing for Bosnia-Herzegovina, the director does not need to unfold why Alma’s family migrated from Bosnia and Herzegovina to the Netherlands at the very beginning. Because everyone knows that the same old story. The children in the story itself realizes it when the language they speak at home does not make any sense at school. The duality created by this reality, which they realized for the first time at that point, will never disappear from their own story. It is not a coincidence that the first dialogue in the film is “I can’t decide.” coming out from Alma’s mouth while trying to choose either of the lilac and red clothes in the store where she shops before her voyage, because this film is the story of in-betweenness and indecisiviness about belonging and identity, which Alma and all members of Bosnian diaspora with the similar fate would face in their entire lives. Yet this in-betweenness is much tougher than the one that Alma throws off by buying both clothes. However, sometimes others make the final decision on your behalf. Not being able to open her suitcase including her red garment first, then losing it never to be found again, Alma would spend most of the trip with her lilac clothe on her between Bosnian men who call her the Dutch. Her cousin Emir’s apathy toward Alma making the things worse, she would end up, so to speak, stripped down in a stranger place. This nakedness being in sync with the minimalist style of the film triggers Alma to find out that her sexuality is the only power she has, which she desires to explore yet. Alma’s journey is then the story of an immigrant young girl between adolescence and adulthood who cannot decide whether she is Dutch or Bosnian. As she interacts with her cousin Emir and his charming friend Denis, Alma’s sexuality also reveals the belonging and future anxieties of Bosnian youth who never left the homeland. For Emir, who defines himself as the patriot, Alma is nothing but a tool reduced to the Dutch passport; his patriotism gets its power from his refusal to gravitate to this passport that Alma has done nothing to deserve. Denis’ world, on the other hand, is materialistic enough to make him think that a person’s biggest dream is nothing but a beautiful house and plenty of money. Therefore barbecuing in a backyard in Frankfurt is what he dreams of. For Denis, Alma is both an escape from the drastic reality of his country to the Western European fantasies, and a sexual object that offers its maidenhood to him, quite convenient for his phallaphobic sexuality. Denis wants to exploit both like an immigrant exploiting Western Europe’s opportunities, regardless of being reminded that he is another mouth to feed. Emir’s relationship with Western Europe, on the other hand, is based on some sort of hatred; the tension in this relationship would allow a one-time intercourse at most, evolved from a hand-to-hand scuffle to a quick nookie. The relationship of these two young Bosnian men with Alma is a simple projection of the relationship Eastern Europe has with Western Europe.

Ena Sendijarević’s elaboration on migration, belonging, and the distinction of East-West Europe as the background themes , however, does not impose a political narrative on her film, unlike any of the classical examples of the Balkan cinema. It is the narration that she constructs to base her film on, and her loyalty to form underlying her unique narrative that saves her from borrowing cliches and stereotypes in reference to the Balkans. Contrary to the acquired and popular ways, we see neither Sarajevo still bearing the traces of war, nor its people who can revive their grief at any time. As the advertising of the shopping center at the other side of the road changes, the light inside the apartment where Alma stays also changes. This is a Sarajevski detail, which only those standing on that road who dare to imagine the view inside the apartments across the road after having a look at the colors in the changing advertisement of the shopping center can notice; far from the cliche war images. The color palette the director furnishes the film, combined with the deliberate use of kitsch, allows the 4:3 ratio to create a stylized narrative through minimalist frames with large negative space. This stylized narrative preferred by the director not only reacts to the so-called Balkan narrative full of victimisation and self-dramatisation , but also suggests the possibility of creating a new reality outside of socially constructed one. With the fact that the characters of the film -and the director herself- are young, she highlights that this new narrative and hence a new reality for Bosnia and Herzegovina and even the Balkans can only be constructed by young people who can get rid of the narrative that is the legacy of war and post-war traumas. While doing so, the director remembers to empower young people by use of humor, who are the economically weakest class of society, against the existing reality hitting them most. The sarcastic and humorous attitude of the Bosnians against the tragedies of the war years has always been on display in both literature and cinema. While the sense of humor, the ironism and dark humor that the victims of these previous examples take against the tragedies have served to strengthen the relationship between them and the audience, Sendijarević not coding her characters as victimized heroes, creates a sense of alienation rather than empathy. This sense of alienation is reinforced with loan-sentences that come from the mouth of the characters but do not belong to them. The coldness that Alma attributes to the Netherlands, Emir’s love and hatred based distinction between patriotism and nationalism, Denis’ reduction of Bosnia and Herzegovina’s map to his distance to Alma, all intermingling with “What Europeans, Russians, Americans and Turks did for us, nothing.” dialogue heard in the bus and a Turkish TV show – whose name I do not even know as a Turkish citizen watched at a rural house, embodies an anonymous balanced reality about Bosnia and Herzegovina. What remains to the viewer is to imagine being taken to somewhere nice upon the wings of form and narrative that creates an aesthetic consistency for this anti-climactic film, as it promises in its title…