68 yaşında olan dünyaca ünlü Sırp yazarı Duşan Kovaçeviç,  44 yıldır büyük bir sevgiyle yazıyor. Diğerlerinin arasında, yazarın amacı insanları güldürmek. Çünkü hayatın da kendisi, kara komedidir.

”İnsan hayatının beşinci mevsimi savaştır” diyen Kovaçeviç; kendi insanının bireysel ve kolektif zaaflarını, eksikliklerini ve safsatalarını çok iyi biliyor. Tüm bunları da, büyük bir aşkla oyunlarında ölümsüzleştiriyor.

Kovaçeviç, 1948 yılında patlak veren Tito-Stalin çatışmasının olduğu yıl doğdu. Tito’nun Moskova’dan kopmasıyla, yazarın doğduğu ülke başka bir siyasi forma büründü. Annesinin; “herkes sevinirken, sen çok ağladın” dediğini , dünkü bir olaymış gibi hatırlıyor. Böyle bir atmosferde doğan yazar, ülkesinin daha nice rejim değişikliğine şahit olacak ve tüm bunları usta kalemiyle yaşatacaktır.

Kovaçeviç, 14 yaşına kadar doğduğu şehir Şabac’ta yaşar. Sekiz yıllık eğitimini bu şehirde tamamlar. En büyük tutkusu güvercin beslemekmiş. Her sabah erken kalkar, güvercinliği temizler, kışın güvercinliği kardan korur ve her nesli takip edip, bahar mevsiminde daha genç olanları serbest bırakırmış. 24 saat konsantrasyon isteyen bu uğraş, Novi Sad’a taşınmakla sona erer ve yazarın hayatındaki ilk büyük düş kırıklığı olur. Hayatındaki en büyük trajik olaylardan birini de, güvercinlerini dostlarına veya güvercin besleyenlere vermek zorunda kaldığında yaşar.  Novi Sad şehrinde; bahçe yerine, balkonu olan bir evde 4 yıl geçirdikten sonra, elinde bir valizle Belgrad’a taşınır.

Kovaçeviç’i çevirmek oldukça eğlenceli. Ama aynı zamanda eğlenceli olduğu kadar da zor. Kara mizahı başka bir dile aktarmaktır zor olanı. Çünkü her dilin kendine özgü deyimleri vardır. Kendine özgü günlük dil kullanımı, kendine özgü sahne dili vardır. Dil yaşayan bir organizmadır ve yaşanan sosyo-ekonomik şartlar dili sürekli biçimlendirir. Çünkü oyun çevirmek, sadece başka bir dile aktarım eylemi değildir, çevirdiği dildeki metnin aynı zamanda yaratıcısıdır.

Yapıtlarını çevirdiğim yazarları seçmemin ilk nedeni yazdıkları tiyatro metinlerinin evrensel olması ve dünyanın her yerinde kabul görmesidir. Barut Fıçısı, Profesyonel, Hasanağa’nın Karısı, Derviş ve Ölüm oyunları dünyanın birçok yerinde sahnelenmiştir. Hepsi en az 30 dile çevrilmiş olan metinlerdir. İkinci bir neden ise daha çok modern dramları çevirmeyi tercih etmem, metinlerin bugünkü yaşadığımız dünyayı ve olayları çok net, saydam bir şekilde ifade etmeleridir.

Genelde oyun çevirirken, yazarı tanımak isterim. Bu konuda şanslı sayılırım. Yazarları sadece araştırmalardan değil, şahsen tanıma fırsatım oldu. Şu ana kadar çevirdiğim tüm oyun yazarları hayatta. (Dejan Dukovski, Ljubomir Simovic, Ljubomir Djurkovic ve Duşan Kovaçeviç). Böylece hangi koşullarda, tahminen hangi duygularla, hangi ideallerle, hangi sözü dünyaya duyurmak istediklerini de kestirebiliyorum. Özellikle yazarların yaşadığı olaylardan esinlenerek birçok eserlerini yazdıklarını da biliyoruz.

Çeviride, yazarın, orjinal metindeki iletisini, kişisel ve toplumsal duruşunu bilmek önemlidir. Böylece çevrilen dilde bunları doğru yansıtabiliriz. Yazarın hayat görüşünün, duruşunun önemli olması kadar, oyunu yaratan koşullar da önemlidir. Yani, yazarın ait olduğu kültürü de iyi tanımak gerekir. Bu konuda da şanslı sayılırım. Yazarın ait olduğu kültürü tanımakla kalmadım, o kültürü bizzat yaşadım. O topraklarda doğup büyüdüm. Oralarda yetiştim, ve o kültürü benimsedim. Hala o topraklarla bağım çok güçlü. Bu nedenle, o topraklarda (Balkanlarda) yaşananlar beni hem yakından ilgilendiriyor, hem de etkiliyor.

Bir oyunu çevirirken, orjinal metnin dili ile Türkçeyi yazınsal bağlamda iyi kullanıyor olmak gereklidir. Genelde ana dil denilince, tek dil aklımıza gelir. Benim üç ana dilim oldu. Yugoslavya döneminde, Makedonya’da doğan baba tarafı Türk, anne tarafı Boşnak olmamdan dolayı üç ana dilim oldu.

Duşan Kovaçeviç, eserlerinde Sırpçanın günlük kullanımlarını ve deyimlerini bir arada kullanır. Bunu da kara mizah yoluyla yapar. İşte bahsettiğim zorluk da tam burada. Bu durumda, tüm yukarda bahsettiklerimi iyice benimseyip, içselletirip, Türkçenin günlük kullanımlarını ve deyimlerini kara mizah yoluyla bir araya getirmeye çalışıyorum. Orjinal dilin söz oyunlarını doğru algılamaya çalışıp, Türkçede karşılığını bulmaya çalışıyorum.

Çevirmenin, gereğinde uygun müdahalelerle, çevirdiği dilde uyarlama iznini de kendine vermesi gerekir. Bazen sadece bir cümle veya replik söz konusu olmayabilir, tek bir sözcük bile olabilir. Günlerce o sözcük üzerinde düşünürsünüz. Özellikle o sözcük oyun adı ise.

Şu anda öyle bir sorunla karşı karşıyayım. Duşan Kovaçeviç’in yazdığı son oyunun adı “KUMOVI”, Türkçe karşılığı yok, ingilizce karşılığı ise “GODFATHER”. “Godfather” deyince, ilk önce Francis Ford Coppola’nın yönettiği, Marlon Brando ve Al Pacino’nun başrollerini paylaştığı kült film “THE GODFATHER” filmi aklımıza gelir. Dilimize “BABA” diye çevrildi.

“Godfather”in Türkçe karşılığı ise “vaftiz babası” veya “manevi baba”. Sırp kültüründe ise “Kum” kelimesi, “vaftiz babası” veya “manevi babanın” ötesinde. Öncelikle nikah şahididir. Evlenecek çiftin yakın arkadaşı olmalıdır. Tüm düğün öncesi hazırlıklar ve düğün organizasyonu ondan sorulur. Çocukların isimlerini, ailenin de onayıyla onlar verir. Vaftiz törenlerini onlar yapar. Ve iki aile arasındaki bağ ömür boyu sürer. Yani burada, vaftiz babalığı da, manevi babalık da söz konusu. Ama sadece o değil. Belki de “BABALIK” demek en doğrusu. Oyunu çevirmeye başladığımda bu kelimeyle uğraşacağımı düşünüyorum.

Çeviri yaparken karşılaştığım sorunu, tek bir kelime üzerinden anlatmaya çalıştım. Bu bir cümle veya replik olunca daha da karmaşık ve zor bir hal alıyor. İşte tam da bu noktada, orjinal metnin yazarın bilgisi, yaşadığı toplumsal olaylar, kültürü bilmek ve içselleştirmek, çeviride yardımcı olan unsurlardan biri oluyor. Bizlere de, kendi kültürümüzün bilgisiyle onu harmanlayıp, sahne diline aktarmak kalıyor. Çevirilen cümlenin bire bir anlamı değil, diğer dilde kişiye ilettiği anlam aynı olmalıdır.

Oyun çevirisi yaparken, bir diğer önemli unsur da dilin akıcılığıdır. Özellikle karakterlerin özelliklerini belirlemede çok önemlidir. “Oyun sanki Türkçe yazılmış”, denmesi, bir çevirmenin çevirdiği dildeki yetkinliğini ve başarısını gösterir. Dilin akıcılığı; seyircinin oyuna odaklanmasına yardımcı olur.

Yazarımız Duşan Kovaçeviç’e geri dönersek, kendisi en acı durumlarda bile, gülmekten ve insanları güldürmekten vazgeçmiyor. 16 Ocak 2012 tarihinde, kalp krizi geçiren Kovaçeviç, hastanede yattığı sürece, hastane çalışanlarıyla şakalaşmış. Kendi yazıp, yönettiği son oyun “Godfather”in prömiyerine bu nedenden dolayı katılamayan yazar, oyunun da alt başlığı olduğu gibi, “Günlük trajedinin komedisi”ni yaşamış oldu.

Sırp halkının belirgin özelliklerinden biri, (Balkan halkının da diyebilirim), kendiyle dalga geçmektir. Eski Yugoslavya topraklarındaki halk 1991den beri o kadar acılar yaşadı ki, her şeyle alay eder oldu.

Duşan Kovaçeviç, günlük hayatın tüm cephelerinden hikayeler yaratır. Onun oyunlarında, sosyal hayatın tüm sınıflarından insanlar vardır. Farklı mesleklere, farklı ideoloji görüşlere ait insanlardır bunlar. Onların yaşadığı zaman, bizlere yakın, yaşadığı olaylar da, tanıdık gelir.

Kovaçeviç’in oyunlarını yazdığı yıla göre incelersek, Balkanlar ve Avrupa tarihinin gelişimiyle yakından ilişkili olduğunu görürüz. Son yazdığı üç oyununa bakarsak bile bunu görürüz. “İntiharın Genel Provası” (2008), “Dar Ayakkabıyla Yaşamak”  (2011) ve “Babalık” (2012).

2008 – intihar sayısının artması. 2011 – işsizliğin tavan yapması ve açlık grevlerin boy göstermesi

2012 – işsizliğin, aile trajedisine dönüşmesi.

Kovaçeviç, çekirdek bir durumu esas alıp, ondan fabeli geliştirir. Bunu da, kasvetli, sıkıntılı, karanlık bir hikayeye dayar ve bu hikayenin içine kara komediyi yerleştirir. Kovaçeviç, öncelikle, trajikomedinin ustasıdır. Oyun kişileri; devletin yada genel siyasetin kurbanlarıdır. İktidar; her zaman kendi kurbanlarını yaratır.

“İktidarlı olanlar sayısal olarak çok değiller, az olan benim gibiler. Benim gibilerin sayısı artmış olsaydı, çok daha kolay olurdu. (D. Kovaçeviç, Klostrofobik Komedi, 1987)

Bilge Emin

Bu yazı Baška Dergisinin 4. sayısında yayınlanmıştır