Alija (Aliya) İzetbegoviç, 8 Ağustos 1925 tarihinde Sava Irmağının sağ tarafında kalan bir kasabada, Bosanski Samac’ta dünyaya gelmiştir. Alija (Aliya) İzetbegoviç adını dedesinden almıştır. Dede Aliya, İstanbul’da askerlik görevini yerine getirirken, Üsküdarlı bir Türk kızı olan Sıdıka ile evlenmiş ve bu evlilikten beş erkek çocuğu olmuştur. O çocuklardan biri olan Mustafa, Aliya’nın babasıdır. Annesinin adı ise Hiba’dır. 

İzetbegoviç ailesi, tüccar olan baba Mustafa İzetbegoviç’in işlerinin kötü gitmesi sebebiyle 1927 senesinde Sarajevo’ya (Saraybosna) göç etmiştir. İlkokul ve lise eğitimini burada  tamamlamıştır. Bu dönemde genç Aliya vaktini çoğunlukla kitap okuyarak geçirmiştir. O henüz genç yaşına rağmen Avrupa felsefesinin temel eserlerini bu süreçte okumuştur.[1] Henri Bergson, Kant gibi düşünürlerden oldukça etkilenmiştir.

Alija (Aliya) İzetbegoviç, liseden mezun olduğu sırada Nazi yanlısı faşist Hırvat Ustaşa rejimi iktidardaydı. Bu yüzden Aliya askere gitmemeyi tercih etmiş ve bir süre asker kaçağı olarak yaşamıştır.

Aliya, çocukluğunda ve gençliğinde birçok eser okumuş, kendini geliştirmiş ve bu süre zarfında inancında bazı tereddütler de yaşamıştır. “Tarihe Tanıklığım” kitabında da bu duruma değinmiştir: “Kendimi ebeveynlerimin etkisinden kurtarıp hayatımı kendi seçtiğim gibi yaşamaya başladığımda henüz oldukça gençtim. 15 yaşındayken, inancımda bazı tereddütler oluşmaya başladı. O zamanki yoldaşlarım ve arkadaşlarımla her şeyi konuşurdum. Komünist ve ateist yazıları okurduk.”[2]

Aliya gençliğinde yaşadığı bu gelgitlerden sonra kendini toparlayabilmiş ve hatta denilebilir ki, inancında olan bazı tereddütler onu daha güçlü kılmıştır. Onu, sarsıcı fikri rüzgarlara karşı dayanıklı kılan, güçlü Tanrı inancıydı: “Tanrısız bir kainat, bana anlamdan yoksun görünmüştür her zaman. Bu nedenle de inancım bir iki yıllık sallantıdan sonra geri döndü ama farklı bir biçimde. İnancımdaki –elbette var olduğu ölçüde- bu muayyen sarsılmazlık, gençliğimde zuhur etmiş olan şüphelerden geliyor. O artık yalnızca atalarımdan devraldığım bir din değildi; yeni baştan edinilmiş bir inançtı. Ve onu bir daha hiç yitirmedim.”[3]

İzetbegoviç henüz genç yaşına rağmen İslami çalışmalara ve Müslümanların sorunlarına şiddetli ilgi duymaktaydı. 1940’ların başında Tarık Muftic, Esad Karadoviç, Husrev  Basagiç ve Emin Granov gibi arkadaşlarıyla Genç Müslümanlar örgütünü kurdular. Bu oluşum altında İzetbegoviç arkadaşlarıyla İslami konular üzerine okumalar yaptı ve İslam anlayışını geliştirdi. Aynı zamanda Genç Müslümanlar örgütünde arkadaşlarıyla birçok faaliyet gerçekleştirdiler, rejime karşı protestolar düzenlediler. Kısa zaman sonra örgüt üyelerine karşı tutuklamalar baş gösterdi. Aliya İzetbegoviç, 1946 yılında Genç Müslümanlar Örgütüne üye olmaktan 3 yıl hapse mahkûm edildi. Hapishaneye girdiğinde 21 yaşındaydı. “İlk bakışta olumsuz görünmesine rağmen İzetbegoviç’in hapiste geçirdiği süreler entelektüel birikimine katkı sağlamıştır. Bu dönemde edindiği tecrübeler onun yazarlık ve siyaset hayatını beslemiştir.”[4] Ve şüphesiz ki hapishane hayatı onu ciddi manada olgunlaştırmıştır.

      

Aliya İzetbegoviç ilk mahkumiyetini tamamladıktan sonra 18 yaşında iken tanıştığı ve aşık olduğu kadın olan Halida ile evlendi. Bu evlilikten Lejla, Sabina, Bakir isimli üç çocuk dünyaya geldi. Halida ile tanışmasını ve ona olan sevgisini kendi kaleminden de okuyabiliriz: “Halida çok güzeldi, ki aynı şey benim içim söylenemezdi. Savaş sırasında tanışmıştık ve hava saldırısını haber veren sirenler ne zaman çalsa bir araya gelirdik. Ve bu giderek daha da sık oluyordu. Çünkü İtalya’daki üstlerinden öncekinden daha kısa aralıklarla –bazen gün içinde birkaç kez- havalanan İngiliz hava kuvvetlerine bağlı uçaklar Macaristan’daki hedefleri bombalamaya giderken Saraybosna üzerinden uçuyorlardı. Bazı zamanlar öldürücü yüklerini kentin üzerine düşürüyorlardı. İnsanlar panik haline mahzenlere ve hava saldırısı sığınaklarına doğru kaçışırken Halida ile ben, bize hiçbir şey olmayacağından emin, bir taşın ya da en yakındaki bir bankın üzerinde otururduk. Kuşkusuz ikimiz, kentte hava saldırısı sürenleri duyulduğunda mutlu olan yegane kişilerdik.”[5]

Aliya İzetbegoviç 1949 yılında hapishaneden çıktıktan sonra Hukuk Fakültesine kaydolmak istemişti. Ancak ailesi ve başta babası buna sıcak bakmadı. Bunun üzerine o, Ziraat Fakültesine kayıt yaptırdı. Yaklaşık üç yıl burada okuduktan sonra ilgisini kaybetti ve Hukuk fakültesine transfer oldu.[6] Hukuk onun yaşam felsefesi ve çocukluk hayaliydi. 1956 yılında Hukuk Fakültesindeki eğitimini bitirdi ve böylece arzusunu gerçekleştirmiş oldu.

İzetbegoviç eğitimini tamamladıktan sonra yaklaşık 10 yıl, Karadağ’da hidroelektrik santrali inşaatında çalıştı. Buradaki çalışma hayatı sırasında İslami konularda çeşitli makaleler yazıp, gazete ve dergilere yolluyordu. Karadağ’daki iş tecrübesinin ardından Saraybosna’ya döndü. Daha sonra başkent Saraybosna’da çeşitli şirketlere hukuki danışmanlık yaptı.

1970’lerin sonuna doğru Aliya İzetbegoviç’in “İslam Rönesansının Sorunları” başlıklı makaleler dizisi yayınlandı ve bu makaleler daha sonra kitap haline geldi. Bu çalışmalarında o, Müslüman toplumlarının geri kalmışlığı, sorunları ve çözüm önerileri üzerine yoğunlaştı. Aliya İzetbegoviç’in bu eseri hakkında Boşnak araştırmacı Zehrudin İsakoviç’in şu tespitleri bizim için önem arz etmektedir:

“…30 yıllık bir süre boyunca İslam Dirilişin Problemleri ortak başlığı altında toplanan ve yayınlanan yazılarla meselelere toplu olarak ekümenik bir yaklaşım ortaya koyduğu söylenebilir. Dini bütünlüğüne bir tezat teşkil edecek şekilde, yazılar aslında dinler ve kültürler arasındaki farklılıkların Tanrı’nın bir nimeti olduğunu öne sürmektedir. Aslında yazar bir yandan da İslam’ın dünyadaki eşitlikçiliği konusunda da ısrarcıdır. Yazarın kendisi de asıl amacının öncelikle çağdaş İslami düşüncenin objektif bir analizini yapmak ve daha sonra İslam Dünyasının yeniden canlandırılmasının eşitçilik ve saygı prensipleri çerçevesinde modern dünyaya entegrasyonu olduğunu söylemiştir.

İzetbegoviç’in İslami Dirilişin Problemleri kitabındaki yazılarında ele aldığı problemlere yaklaşımlarının deneme üslubunda olduğunu fark etmek gerekir; bilimsel bir metotla yazılmamış olup, bu eksiklik objektif bir değer taşımaları ve İslami olduğu kadar evrensel düşünceye de anlamlı ve orijinal bir katkıda bulunmaları yönünde bir engel teşkil etmiştir.”[7]

Aliya İzetbegoviç, 1970 yılında İslam Deklarasyonu eserini de yayınladı. Kendi ifadeleri ile deklarasyondaki ana fikri ve onu yazma amacı şöyleydi: “Saraybosna’da yazılmış olmasına rağmen Deklarasyon, dikkatini Yugoslavya’ya değil İslam Dünyasına yöneltmişti. Gerçekten de, metinde Yugoslavya’nın adı bile geçmiyordu. Deklarasyon’un ana fikri, Müslüman kitlelerin imgelemini ancak İslam’ın yeniden canlandırabileceği ve onları bir kez daha kendi tarihlerinin aktif katılımcıları olmaya muktedir kılabileceği idi. Batılı fikirler bunu yapmaya muktedir değildiler. Bu mesaj fundamentalist olmakla suçlandı ki, bir bakıma öyleydi: kaynaklara dönüşü talep etmesi anlamında. Otoriter rejimleri lanetliyor, eğitime daha fazla yatırım yapılmasını talep ediyor ve kadınlar için yeni bir pozisyonu, şiddetten kaçınmayı ve azınlık haklarını savunuyordu. Deklarasyon Batı’da hatırı sayılır bir itiraz kaydıyla karşılandı. Benim görüşüme göre onlar, Deklarasyon’un İslam’ı sorunun kalbine yerleştirmiş olması gerçeğini affedemediler.”[8]

Aliya İzetbegoviç’in İslam Deklarasyonu kitabının bir manifesto niteliği de taşıdığı söylenebilir. Batı için olduğu kadar İslam Dünyası içinde radikal söylemlere bu eserde rastlanabilmektedir. Aliya’nın bu eseri hakkında Zehrudin İsakoviç ise şu tespitlerde bulunmuştur:

“İslam’ın yüceleştirilmesi ve Tanrı inancı ve bağlılığı, radikal ateist olan komünistlere en büyük dalalet olarak geliyordu. Deklarasyonun aynı hararetle övüldüğü ve yerildiği söylenebilir. Sorun, yerenlerin çoğunluğunun yönetimde olduğu gerçeğinde yatıyordu. İzetbegoviç’in deklarasyonun gücü, var olan otorite karşısında yenik düştü.

İslam deklarasyonu daha sonra yedi yabancı dile çevrildi ve kendi sahasında, zamanının en çok okunan politik metinlerinden biri oldu. İzetbegoviç, herhangi bir platformda açıkça belirtmiş olmamasına karşın, İslam ülkelerine karşı gittikçe daha eleştirel bir tutum almasından, kendisinin de Deklarasyonun çok idealist bir yaklaşımla yazıldığını, Deklarasyonda denildiği şekilde üniter bir İslam Dünyası olmadığını ve hepsinin kendine özgü somut problemleri olduğunu ve oluşumlarının farklı bağlamlara dayandığını, birbirinden farklı bütünlerden oluştuğunu zamanla gördüğü kabul edilebilir. Bu özellikle Bosna Hersek için geçerliydi.”[9]

1983’ün Mart ayında İzetbegoviç, Yugoslavya Gizli Polisi tarafından tutuklandı ve sorgulandı. Sorgulamalar yüz günden fazla sürdü. Sonrasında Aliya İzetbegoviç, İslam Deklarasyonu eseri neden gösterilerek düşünce suçlusu olarak yargılandı. 14 yıl hapse mahkûm edildi ve cezasının beş yıl sekiz ayını hapiste geçirdi. Mahkeme, kararını açıklamadan önce ise dilinden şu sözler dökülmüştü: “Ben bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü İslam, benim için, güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayatın, kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır.”[10]

Aliya hapishanedeyken “Doğu Batı Arasında İslam” kitabı Amerika’da dahi yayımlanmıştı Bu eser çok konuşuldu. Onun felsefi ve ilmi derinliğinin çok açık görüldüğü bu eser de, İslam’ın iki kutuplu dünyada üçüncü bir yol olabileceği ve orta/kaçınılmaz yolun İslami yol olduğunu savunuyordu. Kitabı hakkında “Tarihe Tanıklığım” eserinde Aliya’nın kendi değerlendirmesi ise şöyledir: “Bu kitapla, bugünün düşünce ve olgu dünyasında İslam’ın yerini değerlendirmeyi amaçlamıştım. Bana öyle geliyordu ki, tıpkı Müslüman dünyanın coğrafi pozisyonunun yeryüzünde Doğu ve Batı arasındaki mekanı kaplaması gibi, İslam’da Doğu ve Batı düşüncesi arasında bir yerlerde bulunuyordu. Bazı genel fikirlerin ve bazı değerlerin tüm insanlık için ortak olduğunu göstermeye çalıştım.”[11]

Aliya İzetbegoviç bu ikinci mahkumiyet sürecinde ailesinin ve yaşının da getirdiği sebeplerle daha tedirgin ve duygu yüklüydü. Ancak bu sebepler onu ayakta tutan vesileler haline gelecekti. Olgunluğu, ailesinin maddi manevi desteği ve daha da önemlisi sarsılmaz inancı onu bu zor şartlarda güçlü kılmaktaydı. İsakoviç, Aliya İzetbegoviç’in ikinci mahkumiyetinde ki durumuna şu satırlarda işaret etmiştir: “Hapishanede günler çok yavaş geçtiğinden İzetbegoviç kendini okumaya ve düşünmeye verdi. Önünde, ikiye iki metrelik bir alanda, tıpatıp aynı veya birbirine benzer şekilde geçecek günlerden oluşan sonsuz gibi görünen bir süre olması son derece sinir bozucuydu. Yaşı itibarıyla (altmışlı yaşlarındaydı), kendine sık sık “acaba mahkumiyetimin sonunu görebilecek ve özgür kalabilecek miyim?” sorusunu soruyordu. Fakat İzetbegoviç manevi gücüyle, kendisini her yönden kuşatan tüm zorlu şartların olduğu gibi, hapishane günlerinin zorluğunun da üstesinden gelebilecek bir insandı.

Sonuçta İzetbegoviç, tüm endişelere rağmen, mahkumiyetinin sonunda sağlam kalabilmişti. Sağlam kalmasını inancına olduğu kadar, oğlu Bakir ve kızları Leyla ve Sabina’nın sürekli moral desteğine borçlu olduğunu bizzat kendisi dile getirecektir.”[12]

İzetbegoviç bu mahkumiyet sırasında araştırmalarına, okumalarına devam etmiş ve aynı zamanda bu vesileyle bir çok notlar almıştır. Sürekli düşünüyor aklını ve ruhunu dolduruyor ve dolmanın akabinde kalemiyle bunları kağıtlara döküyordu. Bu eylemleri aslında hapishanenin getirdiği bu esaretten özgürlüğe kaçıştı bir bakıma. Bu kaçışta aldığı notlardan 13 deftercik ortaya çıktı. Bu notlarını düzenledi ve daha sonra bu notlar “Özgürlüğe Kaçışım – Zindandan Notlar” adıyla yayımlandı. Prof Dr. Enes Karic bu kitap hakkında: “Özgürlüğe Kaçışım aslında ruhun esaretine karşı bir direniş ve bu yolla cezaevi şartlarının acımasızlığının aşılmasının insanın kendine has bir özgürlük arayışına dönüşmesine bir bakıştır ve kişisel ve evrensel olanın bu birleşiminde İzetbegoviç’in notlarının sıra dışı ilham vericiliği yatmaktadır”[13] yazmıştır.

Aliya İzetbegoviç haksız yere hapishanedeyken özgürlük mücadelesinden hukuki anlamda da vazgeçmemişti. Her zaman inançlı ve umutlu olmuştu. “Hukukçu olması dolayısıyla, İzetbegoviç hapishanede cezasının düşürülmesi yolundaki savaşına devam etti. Belgrat’taki Federal Mahkeme’ye yazdı ve tüm hukuksal sürecin gayrimeşruluğuna dikkat çekti. Aynı zamanda dünya basını da “Saraybosna Davasının” danışıklı olduğundan bahsediyordu. Böylece yavaş yavaş, ama sağlam temellere dayanarak hükümlerin değişmesi için uygun bir ortam oluşmaya başladı. Bu yumuşama süreci üç yıl kadar sürdü Federal Mahkeme’nin kararıyla İzetbegoviç’in cezası 14 yıldan 12 yıla indirildi, ancak dayanağı değiştirildi: Ceza Kanunu’nun sadece 133. Maddesi, yani “sözlü cürüm” kaldı. Haksız zararın tazminiyle nihai hüküm dokuz yıl olarak çıktı.

Sonuçta İzetbegoviç tam beş yıl sekiz ay yattı. 25 Kasım 1988’de, Yugoslavya Devlet Başkanlığı cezasının geri kalanını kaldırdı. Nihayet özgür bir insandı.

İlk hapis döneminden sonra bir ikilem yaşasa da, şimdi en ufak bir şüphesi yoktu. Kafasında kesin bir plan vardı: Parti kurmak ve seçimlere girerek kazanmak.”[14]

Parti kurulması konusunda, “İzetbegoviç tüm süreçleri gözlemliyor ve “Novi Pazar’dan Cazina’ya kadar”  tüm Müslüman tebaanın değişime hazır olmasını bekliyordu. Daha işin başında kendi politik eğilimlerini Mehmet Spaho’nun Yugoslav Müslümanlar Organizasyonu’nda (YMO) gördü. Fakat bu organizasyonun İzetbegoviç’ göre bazı zafiyetleri vardı ki, 1941 yılında daha savaşın ilk yıllarında hemen dağılmış olmasından belliydi. Olası bir savaşı öngören İzetbegoviç aynı şeyin kendi partisinin başına da gelmesini istemiyordu. Parti kurma çalışmalarına hapisten çıktından tam bir yıl sonra 1989 Kasım’ında başladı.”[15]

Tito’nun ölümünden ve Sovyetlerin dağılmasından sonraki süreçte Bosna‘nın ve Yugoslavya Müslümanlarının durumu kritikti. Bu durum Aliya ve bazı Müslüman aydınları tedirgin ediyordu. Bu sebeble 26 Mayıs 1990’da Müslüman halkı bir araya getirmeyi ve siyasi olarak eşgüdümlemeyi hedefleyerek Demokratik Eylem Partisi (SDA) kuruldu. 1990’da seçimlerden başarı ile çıkan İzetbegoviç, Bosna Hersek devlet başkanı oldu. Aliya İzetbegoviç SDA Partisinin kuruluşu hakkında hatıratında şu şekilde bahseder: “Hapisteki arkadaşlarıma niyetlerimden bahsetmiştim. Onu bir Müslüman partisi olarak düşündüm. Partinin Yugoslavya’daki Müslüman halkı bir araya getirmekte güçlük çekmeyeceğine ve onlara yapılacak açık bir davetin bunun için yeterli olacağına emindim. Bu vizyonun bir kısmı, ileride tamamen tahayyül ettiğim biçimde gerçekleşecekti. Halk sanki yıllardır bunun için bekliyormuş gibiydi. Bir siyasi parti –ileride Demokratik Eylem Partisi olarak adlandırılacaktı (SDA: Stranka Demokratske Akcije)- kurma işi, salıverilmemden tam bir yıl sonra, Kasım 1989’da başladı ve parti, kurulması için ilk adımların atılmasından tam bir yıl sonra da Kasım 1990’da seçimlerden zaferle çıktı.”[16] SDA her yerde mitingler düzenliyor ve halka kendini tanıtmaya devam ediyordu.

1991 yılında Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlığını ilan etti. Bosna Hersek ve Makedonya’nın durumu ise bağımsızlık referandumuna bırakılmıştı. Bosna Hersek‘in önünde iki seçenek durmaktaydı: Bağımsız olarak yola devam etmek ya da Büyük Sırbistan’ın bir parçası olmak. Bu durum karşısında SDA önderliğinde Bosna Hersek’in bağımsızlığı üzerine referandum yapılma kararı alındı. Referandum sonucunda nüfusun %64’nün desteğiyle 1 Mart 1992’de Bosna Hersek bağımsız oldu ve uluslararası alanda tanındı. Bu tanınma ile birlikte 3 yıl sürecek olan kanlı bir savaş dönemi başladı ve Müslümanlar Avrupa’nın gözü önünde soykırıma uğradılar.

Peki Bosna-Hersek Yugoslavya içinde kalabilir miydi? Bu kanlı savaş bu şekilde engellenemez miydi? Bu sorulara Aliya İzetbegoviç hatıratında kısa ancak etkili bir şekilde cevap veriyor: “Sırp hegemonyası, en baştan beri Yugoslavya’nın kurumlarına yerleştirilmişti. Eğer bütün halkları eşit statüde değilse Yugoslavya ayakta kalamazdı fakat eşit statünün zikredilmesi bile Sırplar nazarında bir hakaret gibiydi. Yugoslavya’yı kendilerinin yarattığına ve onun yalnız kendilerine ait olduğuna inanıyorlardı.”[17] Buradan anlıyoruz ki, eğer Boşnaklar Yugoslavya’da kalmayı tercih etselerdi, bunu Boşnak ve Müslüman olarak değil, Sırp olarak tercih edeceklerdi. Burada belirtmek gerekir ki, Aliya İzetbegoviç Yugoslavya’nın eşit halklar üzerinde ve özgür olarak ayakta kalabilmesi ve savaştan uzak kalınması için elinden geleni yapmıştır. 2000 yılında Amerikalı gazeteci Cooperman ile olan bir röportajında bunu açıkça görebiliyoruz: “Ben daima Bosna’nın Yugoslavya’nın içinde kalmasından yanaydım ama parçalanmış bir Yugoslavya’nın değil. Belgrad Mutabakatını daha yakından inceleyince, onun Yugoslavya’yı değil fakat Slovenya ve Hırvatistan hariç Sırbistan, Karadağ, Bosna Hersek ve muhtemelen Makedonya’dan oluşan Yugoslavya’nın bakiyesini gerektirdiğini açıkça görebildim. Mutabakatın diğerlerine de açık olduğu yönünde bir şart içerdiği doğruydu ama Hırvatlar, bunu, iki taraf arasında bir üçüncüye karşı yapılmış bir mutabakat kabule ederek, tereddütsüz karşı çıktılar.”[18]

Bağımsızlık kararının ardından sonraki süreçte Aliya İzetbegoviç birçok ülkeye ziyaretler gerçekleştirmişti. Avusturya ile temasları olmuştu. Daha sonra İran ve Türkiye Cumhuriyet’ine de ziyaretlerde bulunmuştu. Türkiye seyahatinde dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile görüşmeler yaptı ve onun tavsiyelerini dinledi. Devamında Birleşik Devletler’e gitti ve faaliyetlerine orada devam etti.

Unutulmamalıdır ki, Yugoslavya Avrupa’nın en büyük ordularından biriydi, Bosna Hersek ise savunmasız haldeydi. BM’nin silah ambargosu kararı ise onların elini kolunu iyice bağlıyordu. Masum bir halkın kendini müdafaa etmesine bile izin verilmiyordu. Aliya’nın 1995’te Bonn’daki Alman Dış Politika Derneğinde ki konuşması bu konu üzerine dikkat çekicidir: “Hemen düzeltmek istediğim bir yanlış anlama vardır. Deniliyordu ki uluslararası toplum, Bosna Hersek’te cereyan eden savaşa müdahale etmek istemiyordu ve ya bunu yapamıyordu. Bu tespit doğru değildir. Uluslararası toplum bu savaşa karıştı. Ancak hatalı bir şekilde ve bunun böyle bilinmesi gerekir. Uluslararası toplum bunu silah ambargosu koyarak yaptı ve bu ambargo pratik olarak sadece kurbana karşı etkili oldu. Bize yardımcı olması ve askeri olarak müdahale etmesi, bizleri silahlandırması gerekirken, dünya tam tersi bir hareket yaptı ve saldırıya uğrayan ülkenin silahlanmasını yasaklayarak bizi nefs-i müdafaa hakkımızdan mahrum etti. Defalarca tekrarlanan açıklama (ve ya gerekçe) şuydu: Silah ambargosu kaçınılmazdır zira bu olmadan savaş çok kanlı ve uzun olacaktır. Şimdi, üç sene sonra biz Boşnaklar şu soruyu sorma hakkını sahibiz: Savaş yeterince kanlı ve uzun değil midir? Daha kanlı ve daha uzun olabilir miydi ki?”[19]

Savaş devam ederken Vance-Owen, Temas Grubu Planı gibi uluslararası camia tarafından adaletsiz olan birçok barış teklifi sunuldu. Adaletsiz olmasına rağmen Müslümanlar barıştan yana taraf olduklarını gösterdiler ve bu teklifleri kabul ettiler. Ancak Sırp tarafı saldırgan tutumunu devam ettirdi ve anlaşmalara yanaşmadı. Aliya İzetbegoviç’te savaştan yana değil, barıştan yana bir tutum sergiliyordu. Onun bu tutumu şu dizelerden de anlaşılabilir: “Biz bir kere daha seçimimizi barıştan yana yaptık. Saldırganlarda bir kez daha savaşın sürmesinden yana seçim yaptılar. Biz adil olmadığı aşikar bir barış önerisini, savaşı sona erdirebilmek için kabul ettik. Bunu yaptık çünkü adil olmayan bir barış planın, barışla geçen yıllar zarfında düzeltilebileceğine inandık. Bosna’nın ruhunu bilen bizler, Bosna dediğimiz şeyi barışın kurtaracağına, savaşınsa tahrip edeceğine inandık ve hala daha inanıyoruz.”[20] 

Bu arada Müslüman Boşnaklar sadece Sırplara karşı mücadele etmiyordu. Aynı zamanda HDZ önderliğindeki Hırvatlarda saldırgan pozisyona geçmişti. Bosna Hersek Sırp ve Hırvatlar tarafından bölünmek isteniyordu. Hırvatlara karşı yapılan başarılı direniş sonrasında barış sağlandı ve Washington Antlaşması neticesinde Boşnak-Hırvat Federasyonu kuruldu.

Kuşkusuz ki, Bosna savaşından bahsedilirken akla hemen Srebrenica Soykırımı gelir. Srebrenica Avrupa’nın gözü önünde Birleşmiş Milletlerin kontrolünde olan bir bölgede gerçekleşmiştir. Daha sonradan savaş suçlusu olarak aranacak olan Ratko Mladiç komutasındaki Sırplar Temmuz 1995’te Srebrenica’da Müslüman halkı kısa bir sürede toplu katliama uğratacaktır. Resmi kayıtlara göre birkaç gün zarfında 8372 Müslüman göz göre göre katledilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da gerçekleşen en büyük soykırım hadisesi Srebrenica’da yaşanmıştır.

İki yüz binin üzerinde insanın yaşamını yitirdiği, bir milyondan fazla Bosnalının mülteci durumuna düştüğü Bosna Savaşı’na son veren anlaşma, Kasım 1995’te imzalanan Dayton Anlaşması oldu. Aliya İzetbegoviç’in Dayton Anlaşması sırasındaki duygu durumu çok farklıydı. Çünkü Bosnalı Müslümanlar adil olmayan bir barışa zorlanıyordu. “Tarihe Tanıklığım” eserindeki şu sözleri onun içinde bulunduğu durumu anlamamıza yardımcı olabilir: “Uzun hayatımda çok çeşitli işler yaptım. Mahkum olarak taş kırdım, ölü taşıdım, ağaç kestim ve daha sonra özgür biri iken inşaat alanında çalıştım, avukatlık yaptım, makaleler yazdım. Yine de en zor işim müzakerecilikti. Müzakere etmek karar vermektir ve karar vermekte şanssız bir insan için çok zor bir iştir.

Benim sorunum ne tatmin edici bir barışı elde edebilmek ne de tatmin edici bir savaşı yürütebilmekti. Şantaj altında yapılan müzakereler Bosna’nın üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanılıyordu. Saldırıya uğrayan, yok edilen ve silahsız kişiler, büyük ıstıraplar çekmişti ve önerilen barış, yalnızca ilkelerime değil, adalete de uygun değildi. Böyle bir barışı kabul edemezdim; savaşın devam etmesi mesajını taşıyarak ülkeme dönmekte zordu. İkilemim büyüktü. Kendimi çarmıha gerilmiş gibi hissettim.”[21]

Dayton Anlaşmasının imzalanmasından sonra Aliya halkına yönelik anlaşma hakkında bir mesaj vermişti. Bu mesajda onun şeffaflığını, gerçekçi ve dürüst tutumunu görebilmekteyiz: “Halkıma gelince, belirtmeliyim ki bu adil bir barış olmayabilir, ama savaşın sürdürülmesinden daha adil. Bu şartlar altında böylesi bir dünyada, daha iyi bir barış elde edilemezdi. Tanrı şahidimizdir ki, halkımız ve ülkemizin maruz kaldığı adaletsizliklerin ortadan kalkması için elimizden gelen her şeyi yaptık.”[22]

Son olarak belirtmeliyiz ki, savaş sırasında Aliya İzetbegoviç, zulme karşı dik duruşunu sergiledi ve politik, askeri alanda başarı göstererek halkına liderlik etti. Savaş sonrasında da halkı için mücadele vermeye de devam etti.

“İzetbegoviç, Bosna’daki savaş boyunca ve sonrasında İslam dünyasında çeşitli anlamlı taltifler almıştır. 1993- “Kral Faysal” İslam’a Hizmet ödülü; 1996- Medineli “Ali Osman Hafız” fonu “Yılın Düşünürü” ödülü, 1997- Türkiye Cumhuriyeti Devleti Nişanı; 1997- Riyad Üniversitesi Fahri Doktora unvanı; 1998- Katar “Bağımsızlık Nişanı” Devlet Madalyası; 1997- İstanbul Marmara Ün. Hukuk Bilimleri Fahri Doktora unvanı; 2001- Birleşik Arap Emirlikleri Yılın İslami Şahsiyeti ödülü.”[23]

Aliya İzetbegoviç hayatını adadığı Bosna Hersek mücadelesi sonrasında artık oldukça yaşlanmış ve sağlık durumu da bozulmuştu. “Bir Cuma günü Cuma namazından dönerken, kesin karar verdi: Artık çekilecekti! Yakın dostu RTV BİH editörü Senad Hacıfezaviç’i arayarak bu önemli haberi duyurmak için bir randevu istedi. 6 Haziran 2000 Salı günüydü.”[24] İzetbegoviç bu tarihte Devlet başkanlığı görevinden tüm Bosna Hersek halkı önünde sağlığını ve yaşlılığını neden göstererek istifa etti. Geride halkına adil olmayan bir düzende de olsa bağımsız bütün bir Bosna Hersek bıraktı.

İzetbegoviç 19 Ekim 2003 yılında vefat etti. Kabri Saraybosna Şehitlik alanında mütevazı bir kubbenin altındadır.

 

Abdulmelik Argın*

*Ege Üniversitesi Tarih Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi

 

[1] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, ss.14-15

[2] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, s.13

[3] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, s.14

[4] Mahmut H. Akın, Faruk Karaarslan, Aliya İzzetbegoviç Özgürlük Mücadelecisi Ve İslam Düşünürü, Pınar Yayınları, İstanbul 2014, s.25

[5] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, s.23

[6] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, s.19

[7] Zehrudin İsakoviç, Aliya İzzetbegoviç 1925-2003 Biyografi, Hece Dergisi, Ocak 2016, Sayı:229, s.157

[8] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, s.30

[9] Zehrudin İsakoviç, Aliya İzzetbegoviç 1925-2003 Biyografi, Hece Dergisi, Ocak 2016, Sayı:229, s.154

[10] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, s.50

[11] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, s.31

[12] Zehrudin İsakoviç, Aliya İzzetbegoviç 1925-2003 Biyografi, Hece Dergisi, Ocak 2016, Sayı:229, s.160

[13] Zehrudin İsakoviç, Aliya İzzetbegoviç 1925-2003 Biyografi, Hece Dergisi, Ocak 2016, Sayı:229, s.161

[14] Zehrudin İsakoviç, Aliya İzzetbegoviç 1925-2003 Biyografi, Hece Dergisi, Ocak 2016, Sayı:229, ss161-162

[15] Zehrudin İsakoviç, Aliya İzzetbegoviç 1925-2003 Biyografi, Hece Dergisi, Ocak 2016, Sayı:229, s.162

[16] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, s.73

[17] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, s.99

[18] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, s.113

[19] Aliya İzzetbegoviç, Köle Olmayacağız, Fide Yayınları, İstanbul 2007, ss.205-206

[20] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, s.209

[21] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, ss.315-316

[22] Aliya İzzetbegoviç, Tarihe Tanıklığım, Klasik Yayınları, İstanbul 2015, s.355

[23] Zehrudin İsakoviç, Aliya İzzetbegoviç 1925-2003 Biyografi, Hece Dergisi, Ocak 2016, Sayı:229, s.177

[24] Zehrudin İsakoviç, Aliya İzzetbegoviç 1925-2003 Biyografi, Hece Dergisi, Ocak 2016, Sayı:229, s.193