Uzun zamandır duygularımı herhangi bir şekilde ele verecek kelimelerden, cümlelerden ve hatta yanlarında en çok kendim olduğum insanlardan dahi sakınıyordum. Dünyadaki varlığınızın sebebi olan iki çift insandan biri gittikten sonra yaşanan doğal bir içine kapanma, bir süre herkesten, her şeyden elini ayağını çekme isteğiydi sanırım bu…

Hayatın gerçekliğini her sabah yüzüme çarpan bu sürecin en azından biraz daha süreceğini sanarken ve ne yazabilirim, paylaşmaya dair ne kaldı diye kendi kendime düşünürken kendi içimde sakladığım, çokça kimseyle paylaşmaya nedense yanaşmadığım hikayelerime gitti aklım.

Arka fonda ise yine bizim oralara gitmiş, o tanıdık melodiler vardı….

Derken kendimi dört yıl öncesinin soğuk şubat ayında buldum. Kendimin de anlayamadığı, belki bugün olsa hiç yeltenmeyeceğim, içten içe üşeneceğim ya da ne işim var deyip geçiştireceğim ama o gün karşı koyamadığım gitme isteği… Öyle herhangi bir yere değil, çok yakına ama aynı zamanda çok uzağa… Çocukluğundan kalan seslere, kelimelere, cümlelere, müziklere gitme isteği…

Otobüsün kalkacağı saatten sadece bir saat önce bastıran ani kar yağışına da, bir İstanbul ritüeli olarak karın başlamasıyla hemen vuku bulan İstoç yolundaki trafik kazası sonrası kapanan İstanbul-Edirne yoluna da aldırmadan, kendimi rötarlı da olsa Bulgaristan otobüsünde buldum. Otobüs kalkmadan hemen önce arayan ablamın “Tek başına… Kışın ortasında hem de… Ne işin var…” serzenişleri sebebiyle içimde oluşan hafif bir tedirginlik duygusu, aşina olduğum o farklı Türkçeyi otobüste duyunca bir anda kaybolup gitti. Tedirginliğin yerini, ait hissettiğin yerlere gidiyor olmanın verdiği, hangi dilde olursa olsun kolay kolay tarif edilemeyeceği bir huzur aldı.

Sabaha doğru otobüs çoktan Sofya yakınlarına gelmişti. Uyku sersemliğiyle, alacakaranlıkta gözüme çarpan Kiril alfabeli tabelalar ilk başta yabancı gelse de, içimde ilk kez geldiğim bu yere garip bir tanışıklık vardı…

Otogarda, daha sonradan uzaktan akraba olduğumuzu öğreneceğim Mustafa Abi beni bekliyordu. Akrabalar aracılığıyla, Edirne’den Sofya’ya telefonlar ile anlaşmıştık. Sağ olsun beni karşılamaya gelmişti. Elimde gitmek istediğim yere, görmek istediğim insanlara dair babaannemin kardeşi Sali Dayı’nın eski fotoğraflardan başka bir şey yoktu. Neyse ki Mustafa Abi fotoğraflardaki o günün orta yaşlıları, bugünün dedeleri olan kişileri tanımış, köye de haber salmıştı.

Sofya’da geçen bir günün ardından kendimi şehrin diğer otogarı, Mustafa Abi’nin deyişiyle “bizim taraflara” giden otobüslerin olduğu otogarda küçük bir köy otobüsünde buldum. Köy otobüslerinde mutlaka bir tanış bulurdunuz. Bu sefer de öyle olmuştu… Sofya’ya hastaneye gelmiş Ali Osman Amca da otobüsteydi, köyüne dönüyordu. Yol arkadaşım belli olmuştu. Türkçe bilmiyordu. Benim onun söylediği her şeyi anlayamadığımı da bilmiyordu. Yine de kırık Bulgarcam, hafızamda yer etmiş üç beş Pomakça kelime hazinesiyle anlaşıyorduk işte…

Beş saatlik yolun ardından otobüs köye varmıştı. Rodoplar’daydım… Çocukluktan beri hep var olduklarını bildiğim, aslında çok uzaklarda olmayan ama zihnimdeki uzaklardaki akrabalarımızın yanına gelmiştim. Otobüsün gittiği son köydü gittiğim… Ali Osman Amca bir önceki köyde inmişti. Otobüs köye girince, içimde hala anlamlandıramadığım bir mutluluk hissettim. Belki de insanın ait olduğunu hissettiği yerlerden başka hiçbir yerde hissedemeyeceği türden bir mutluluk…

Köy otobüsü durunca, inmeye hazırlanırken, kadınlar ve benden beş-altı yaş daha küçük kızlarda oluşan on-onbeş kişilik bir kalabalığın, yüzlerinde tebessümlerle beni beklediklerini gördüm.

O an içimdeki o karşı koyamadığım gitme isteğinin sebebinin belki de görmem gereken bu gülen yüzler olduğunu düşündüm. Kimse Türkçe bilmezdi, bense onları fazla anlamazdım ama sarılmak için, birinin sizi ziyarete geldiğinde mutlu olduğunuzu göstermek için aynı dili konuşmak gerekmezdi zaten. Şimdi de lazım değildi…

Rodoplarda dört gün kaldım. Ne kadar çok “rudnina” varsa hepsiyle tanıştım. Hepsinin evinde kalmaya zaman yoksa da hepsini ziyarete gittim ya da onlar geldiler. İçeriye her yeni biri girdiğinde h’si baskılı söylenen merhabalar duydum, bizimkilerin aksine burada kalanlar h’leri yutmuyordu. Bir sürü yeni “bratovçedkam” oldu. Sanki zaten hep tanışmışız gibi…

Belki de bazı insanlar zaten hep vardı hayatımızda, sadece tanışmak için o belli anın gelmesi gerekiyordu.

Rodop’a sevgilerle…

Emel Deniz