Lea Avrupa Erasmusu olduğu için gayet rahat bir şekilde “ben otostopla gideceğim, geliyor musun?” diye sordu. Daha önce kısa mesafeler için çok otostop çekmiştim fakat ülkeler arası hiç denememiştim. Kabul ettim. Gayet rahat bir şekilde bir bakkala gittik ve mukavva koli istedik. Bunları parçalayıp sırasıyla Belgrad’a kadar olan aradaki şehirleri üzerine ispirtolu kalemle yazdık; Sokolac, Han Pijesak, Zvornik, Loznica, Šabac, Beogad… Nereye olursa… Profesyonel otostopçu Lea, battal boy bir sütlü çikolata da alarak aracına bindiklerimize izzet-i ikram da yapacaktı. Bunun yanıda bir adet zvijezda ekmeğiyle su da aldık. 

Artık yola koyulmustuk. Kendimize ilk hedef olarak saat 9’dan önce Zvornik’in az ilerisindeki Karakaj sınırında olmayı hedef koyduk ve bunu basarbilirsek Belgrad’ta yapacağımız ilk iş Dukat Restoran’a gidip deliler gibi Türk baklavası yemek olacaktı.

Sarajevo’da yaşayan her Türk genci gibi oturma iznim bitmek üzereydi ve herkes gibi son güne bırakmıştım. 31 ekim günü ülkeden çıkıp 1 Kasım sabahı geri gelmeli, kalan 3-4 aylık dönemim için oturma izni için gereken masrafları göze almalıydım.

Yine herkes gibi ülke değiştirmek için farklı yollar düşündüm.  Otobüs, tren, kiralık araba… Nihayet bir yol bulmuştum. Belgrad’da konsolosluk işi olan bir tanıdığın arabasıyla gidecektik. Bir yandan rahatlamıştım ama içimi kemiren bazı şeyler de yok değildi.

Yolda yürürken iki kız belirdi. Türkçe konuştuğumuzu gören masum genç Türk kızı adres sormak için yanımıza geldi. Diğer arkadaşı tam bir Erasmus Fransızıydı. Bir erasmus Fransızı kendini paspal kıyafetleri ve kemerli burnuyla hemen belli eder. Polonya’dan gelmişler ve Balkan ruhunu arıyorlardı. Bunun için tam da doğru yere gelmişlerdi.

Bu sırada Fransız Erasmusuyla muhabbete başlamış, bir yandan da gidecekleri yere kadar bırakma centilmenliğini üstlenmiştik. Genç erasmus, ertesi sabah erkenden Belgrad’da gideceğini ve bizimle tanışmakta geç kaldığını, henüz yarım saat önce otobüse bilet aldığını söyledi. Ben de ”istersen otobüsle git ama biz arabayla gideceğiz, daha rahat gidersin ama bir durum olur gidemeyiz planlar değişir o zaman sorumluluk kabul etmiyorum, otobüs biletin de yanmış olacak dedim.” Kız bizle gelmek istediğini söyledi ve ertesi sabah buluşmak üzere vedalaştık.

Sabah çantayı hazırlayıp arabasıyla gideceğimiz tanıdıkla buluşmaya gittiğimde korkulan olmuştu. Söylediğine göre arabanın aküsü bitmiş, yerine yeni araba verilmemişti. Yeni arabayı alana kadar öğlen olacaktı ve konsolosluğa yetişemeyecektik. Bunun üzerine tanıdığa boşu boşuna o kadar yolu gelmesine gerek olmadığını, çünkü gelse bile konsolosluk kapalı olacağı için işini halledemeyeceğini söyledim. Genç erasmus Lea’ya da durumu açıkladım ve mağrur bi şekilde nasıl Belgrad’a gideceğimizi düşünmeye başladık. Bilenler bilir, bir Avrupalı ne kadar Avrupalı olursa olsun Balkanlar’da dahi bulunsa her zaman züğürttür. O otobüse bi kere para vermişse bir daha para vermek istemezdi. Ayrıca ertesi sabah Budapeşte trenine yetişmesi ve akabinde Varşova uçağını yakalaması gerekiyor… Her şey zincirleme olacaktı ve bense sınır dışı edilebilirdim. Ne yapıp edip bizim 31 ekim gece yarısından önce sınırdan çıkmamız gerekti ve sabah Belgrad’ta olmalıydık.

Vijećnica’dan geçerek hotel Saray’ın önüne doğru otostop çekmek üzere Belgrad yoluna koyulduk. Otostop çeken sırt çantalı iki genç Balkanlarda görmeye alıştığımız bir tabloydu. Fakat sanki kimse Belgrad’a gitmiyormuş gibi durmuyor, kimileri kale bile almazken kimileri pencereden el hareketi yapıp dalga geçiyordu. Durmayan Belgrad plakalı araçları gördükçe de daha bir ümidimiz kayboluyordu. Yaklaşık yarım saat bekledikten sonra bir araç nihayet durmuştu ve bizi Sokolac’a kadar bırakabileceğini söyledi. Artık başlamıştık ne de olsa, gerisi gelirdi diyerek tükenmek üzere olan ümidimize can gelmişti. Abimiz tam bir Yugoslavdı. Eski Yugoslav grubu Azra’nın solisti nam-ı diyar “Johnny” Branimir Štulić ‘e benziyordu. Nar çiçeği VW Golf MK 2’sine iyi bakmış, Belgrad yolunun keskin virajlarını kendinden emin alıyordu. Abimiz Sırp bölgesinden olduğu için bazı laflarımıza dikkat ediyorduk.

Ve artık geri dönüşü olmayan bir yola girmiştik. Hava kararmak üzereydi ve otostop çekeceğimiz stratejik bağlantı yollarını iyi bulmalıydık. Bu sefer genç Erasmus, Mp3 player’ını hoperlöre bağlamış değişik bir stratejiyle sürücülerin dikkatini çekmeye çalışıyordu. Balkanların asi funk grubu Dubioza Kolektiv’in şarkılarıyla dolu playlist’ini son ses çalıyor, Erasmus partilerinden öğrendiği danslarıyla yol kenarında gülünç bir görüntü oluşturuyordu. Bense elimdeki kartonları tutuyor bir yandan da çikolatayı gösteriyordum. Nihayet bir ablamız durdu ve bizi arabasına aldı. Dans etmekten yorgun düşmüş genç Erasmusumuz havanın kararmasıyla birlikte uykuya dalmış, bense zaten sıkıldığı için durup bizi alan sürücüyle mecburi muhabbet etmek zorunda kalmıştım. Çok yorulmuştum ve artık Boşnakça konuşmak daha da yoruyordu. Ablamız İstanbul’a arada bir mal almaya gelen bir kumaş tüccarıydı.

Ve ilk hedefimize ulaşmıştık, Ablamız Bizi Karakaj sınırına ulaştırmıştı ve saat henüz 9 olmamıştı. o baklavayı yiyecektik. Sınıra yürüyerek yaklaştık. O tarihlerde sınırdan çıkış yapan tek Türk ben olmayacağım ki polis amca direk giriş kapısındaki arkadaşına seslenerek damga getirmesini söyledi. Malumunuz giriş-çıkış yapınca pasaportumuza vurulan damgayla oturma izni işlemleri yapılabiliyordu. “Dur abi dur, ben Belgrad’a gidiyorum dönüşte basarsın damgayı” diye seslendim. Adam döndü ve dedi ki ” yürüyerek mi gidiyorsun?” Gülümsedim, ve otostop çekerek gittiğimizi söyledim. Sınırı geçip az ilerdeki yol ayrımına geldik. yolun geri kalanı kiril alfabesi olduğu için takip edeceğimiz şehirlerin altına düzeltme yapmamız iyi olurdu. Loznica “лозниза”, Šabac “Шабац”, Beogad “Беогад”… İşin tuhafı, ben o bölgenin dilini kouşabiliyorken kiril alfabesi okuyamıyordum, fakat Erasmus ablamız dili konuşamıyor ama kiril alfabesini biliyordu. İkimiz bir adam anca edebilmiştik. Bir 45 dakika daha sınırda otostop çektik ve tam umutlarımızın bittiği yerde bir otobüs belirdi. Belgrad otobüsüydü bu ve bir şekilde binmeliydik. Tabi otostopun altın kuralı asla ve kat’a para harcamamaktır. Otobüs durdu ve muavine “Brate biz otostop çekiyoruz ama para ödemeyiz herhalde değil mi?” diye sordum. Muavin geç işareti yaptı sorun olmayacağını söyledi. fakat biliyorsunuz ki o coğrafyada ücretler muavine değil şöfore ödenir. Baktım ki şöfor dayı çoktan biletleri kesmişti. Lea’yı Belgrad’a ulaştıracağıma söz vermiştim ve parasını ödemek istedim. Baklavaları ısmarlamak koşuluyla kabul etti.

Evet hedefe çok az kalmıştı, hileli de olsa… Ama biz çok önemli bir şeyi atlamıştık. Nerede kalacaktık? Hemen Belgrad’taki bir kaç arkadaşıma mesaj attım. Fakat hiç haberleri yokken ansızın gece 12 de “merhaba ben geldim sizde kalabilir miyim?” demek zor geldi ve sadece buluşmak istediğimi söyledim. Daha önce evinde kaldıklarıma yazma girişiminde bile bulunmadım. Halbuki otostop çekerek gelmişsin utanmadan, yer ayarlamaktan niye utanıyorsun!

Ve işte Belgrad’taydık. Ilk işimiz Dukat’a gimek oldu ve kapanmak üzere olan restoranın kapısı çoktan kitlenmişti. Saat 12’ye giriyordu ve mutfağından süzen ışığa güvenerek kapıyı tıkladım, evet yanılmamıştım. Antepli baklava ustası oradaydı ve baklavanın her çeşidinden çılgınlar gibi yedik. Sonrasında kendimizi Skadarlija sokağındaki restoranlardan birine Tamburaši dinlemeye bıraktık ve arkadaşlarla buluştuk. 

Konuyu bir şekilde kalacak yere getirmeliydim ve bir yerden bağladım. O gün Belgrad milli takımının handball maçı dolayısıyla tüm hosteller doluydu ve kendimizi bir şekilde acındırmayı başarmıştık. Oradaki herkes ya küçük bir evde ya da ailesiyle kalıyordu. Kapılarını açamasalar da bir şekilde yardımcı oldular ve kişi başı 10 Avro’luk ufak bir hostel buldular bize. Sabah erkenden genç Erasmus gidecekti, ve ben de geri dönüş için tekrar otostop metodunu seçecektim. Artık acemiliği üzerimden atmıştım fakat tek başına bir erkek olarak, otostop çekmek daha zor olacaktı. Fakat yolda tanışacağım hala 70’lerde yaşayan Yugoslav amcaların Zastava kamyonetlerine binmek için çoktan heyecanlanmaya başlamıştım bile.

Bu otostop deneyimi sadece Sarajevo’ya geri dönüşümle devam etmeyecek, aylar sonra yapacağım Avrupa turumda da yeni hikayeler hazırlayacaktı.

Fatih Ersin