Koşturmayla geçen haftanın bıraktığı maddi ve manevi yorgunluğunu atabileceğimiz yürüyüşlerden birine daha kalkıyorum. Sabah ezanı okunalı çok olmamış, güzel bir bahar sabahının doğuşuna şahit olarak çıkıyorum evden. Yavaş yavaş buluşma yerine doğru hareket ediyorum. Mehmet Can hocanın öncülüğünde otobüs durağında buluşuyoruz. Kendisi yetmiş altı yaşında bir yiğit. Hocamız Bölge dağları hakkında oldukça bilgili, muhtemelen ayak basmadık yer bırakmadı bu dağlarda.

Bu hafta yürüyüşümüze Faletici bölgesinden başlayacağız oradan Vukov Konak dağcı kahvesine doğru uzun bir yürüyüş gerçekleştireceğiz. Dağcı kahvesindeki molanın ardından Skakavac şelalesine uğrayıp Nahorevo köyünde yürüyüşü bitirmeyi planlıyoruz. Saraybosna’da otobüs ağı oldukça geniş olduğu için ek bir araca ihtiyaç duymadan, kısa bir yolculuğun ardından başlangıç noktamıza ulaşıyoruz. Bölge Bosna’nın %76 sında olduğu gibi dağlık.

Otobüsten indiğimiz noktada, orta zorlukta bir tırmanışa başlıyoruz. Ardımızda etkileyici bir Saraybosna manzarası, bu güzelliğe sırt çevirmek hoş olmuyor, o sebepten sürekli durup arkamıza bakıyoruz, gerçi çok sürmüyor tepeyi aşmamız.

Yürüyüş kulübümüz ve hocamız bölgedeki diğer dağcılar tarafından tanınır, dile kolay hocamız 8 yıldır yürüyor bu dağlarda. 13 kişilik bir grubuz bu hafta.

Başlangıçlar biraz sarhoş geçer. Güneş yeni doğmuş bizlerse yarı uykulu, adımlar dururuz patikaları. Güneşin yükselmesiyle ayılmaya başlıyoruz. Karların yeni kalkmış olması ve ardından yağan şiddetli yağmurlardan sonra oldukça gür bir bitki örtüsü çıkmış ortaya. Yoğun bitki örtüsünden sebep patikayı kaybettiğimiz oluyor. Bu yoğunlukta, önde yürüyen kişinin farkında olmadan vücuduyla lastik gibi gerip yüzümüzde patlattığı dal parçaları sayesinde uykumuz daha da açılıyor. Bu şekilde bir buçuk saatlik bir yürüyüşün ardından şirin ve küçük bir dağ köyü çıkıyor karşımıza. Kahvaltı molamız için köyün giriş tarafında uygun bir alanda duruyoruz. Aslında çay molası dersek daha isabetli olur, hocamızın bölge dağlarından topladığı marsina, dusica, kantoron, jaglas gibi bitkilerin karışımından hazırladığı oldukça leziz olan dağ çayımızı içiyoruz. Bu çayla beraber sabahın mahmurluğunu üzerimizden artık tamamen atıyoruz. Uykunun ve zorlu başlangıcın bağladığı dilimiz çözülüyor. Yeni uyanmış gibi birbirimizi selamlamaya başlıyoruz espriler, sataşmalar, motivasyon cümleleri eşliğinde. Günün ne en güzel ne de en zor anında değiliz daha.

Bizden başka canlılar var sonra su var, rüzgar var, yağmur var, mesela çalı yılanları görüyoruz küçük parlak gri, bazen salamender adında bir kertenkeleye rast geliyoruz bu mevsimde, sarı işlemeli siyah renkleriyle geziyor bizim gibi. Yorgunluk var burada ama parmaklık yok, ne zaferin ihtişamının ne mağlubiyetin utancının yaptığı hayali zindan yok. Kavgalarımı bitirmeliyim, henüz yol ve ağaçlar varken, hiç yoktan bu haftalık olanını halletmeliyim.

Düşünceler eşliğinde devam ediyorum. Vucija Luka köyüne varıyoruz, bölgede ahşap işçiliği yapılıyor. Sırpların yaşadığı bir bölge burası, tam göbeğindeki kubbeli ortodoks kilisesi kendisini hemen belli ediyor. Buranın en sevdiğim yanı çok fazla at olması, dağ ve kış koşullarına uygun güçlü ve tüylü atlar. Bu sefer bir sürpriz yapıyorlar bize, yaklaşık on beş tanesine sürü halinde gezerlerken rastlıyoruz. Köyden ayrıldıktan az bir süre sonra sonra yemek molamızı vereceğimiz Vukov Konak’a varıyoruz, yani kurtlar konağı. Dağcı kahveleri Bosna da oldukça yaygın, burası da en sevdiklerimden birisi, iki katlı ahşap yapı oldukça güzel görünüyor. Bölgede çok kar yağdığından evlerin çatıları oldukça dik oluyor buda aslında üçüncü bir çatı katı çıkartıyor ortaya. Tabi bizim müteahhit işi olan çatı katlarından değil, küçük şirin bir oda sadece. Kurtlar konağında, Bosna’ya has güçlü Tornjak cins köpek, bir türlü büyümeyen yavru kedi, ve yemek boyunca muzip tavırlarıyla yanımızdan ayrılmayan keçiyle beraber öğle yemeğini yiyoruz. Kurtlar Konağı içerideki geniş salonu ve alev alev yanan şöminesiyle özellikleri kışın zevkle geldiğimiz bir yer. Sahibi olan genç çift, bütün yıl kar yüksekliği bir metreyi geçip yollar kapandığında bile, burada yaşıyor. Bu gelişimizde bu bölgeden olmadığı belli olan birisine rastlıyoruz, Fransa’dan gelmiş, kalacak yer karşılığı işlerinde yardım ediyormuş genç çifte. Kafa dinlemeye geldiğini söylüyor, keçi sağmak, karnını doyurmak, gece uyurken çam ağaçlarının rüzgarını dinlemek ve sabah kuş sesleriyle uyanmak için. Haklı.

Yürüyüşe başlayalı yaklaşık 5 saat olmuş, öğle ezanı vakti yaklaşıyor. Birazdan başlar hocamız, ağaçlara ve taşlara yaratanın mesajını okumaya. Ayrılıyoruz kurtlar konağından, istikamet Skakavac şelalesi. Yürüyüşe 600 metreden başlamıştık, 1500 metre civarına vardık, bundan sonra inişe geçiyoruz. Bunun da vermiş olduğu rahatlıkla muhabbet eşliğinde devam ediyoruz. Baharla beraber bize sunulan bir çok güzellik var dağlarda, dağ çilekleri ve dağ mantarları gibi. Hocamız 12 cins dağ mantarını çok iyi tanıdığı için toplarken sıkıntı çekmiyoruz ama mantar zamanı gelmedi henüz. Bu 3 hafta boyunca oldukça sevdiğimiz ayı sarımsaklarını toplayabileceğiz. Yeşil, uzun ve genişçe yaprakların tadı sarımsakla tamamen aynı. Ayılar kış uykusundan uyandıklarında bu bitkiyi yerlermiş, ismini de buradan alıyor. Bu bitki sayesinde kış uykusu boyunca vücutlarında biriken toksini atıyorlar. İlahi düzen. Bölge insanı yoğurtla tüketmeyi yahut baharat olarak kullanmayı tercih etse de bizim arkadaşlar geniş yüzeyinden ilham alarak dolmasını yapıyorlar ve söylediklerine göre oldukça lezzetli. Bölgeye varıp bolca ayı sarımsağı topladıktan sonra son uğrağımız olan şelaleye doğru devam ediyoruz. Patika yüksek bir eğimle zikzaklar çizerek iniyor ve şelaleye varıyoruz. Şelale yaklaşık 98 metreden bulunduğumuz seviyeye dökülüyor, en küçük rüzgarla bizi de ıslatmayı ihmal etmiyor tabi. Yola devam edebilmek için iki yol var birisi şelalenin döküldüğü havuzun dibindeki ıslak tahtaların üzerinden diğeri de biraz aşağıda ki tahta köprü. Tabi ki ıslak tahtaları tercih ediyoruz. Zaten başta hocamız olmak üzere ekip olarak zoru tercih etmek gibi bir huyumuz var. Arada hafifçe kayıp ayağını suya sokanları saymazsak kazasız bir şekilde geçiyoruz. Dağı uzunca dolanan patikayı takibe başlayıp, otobüse bineceğimiz Nahorevo köyüne varıyoruz. Buradan şehre yarım saatte bir otobüs kalkıyor. Bedenlerimiz yorgun ama tam tersine zihnimiz ve ruhumuz oldukça rahatlamış durumda. Gözlerimiz parlıyor, birbirimize bir sonraki haftanın sözünü vererek ayrılıyoruz.


M. Burak Kılınç

Bu yazı Başka Dergi’nin 2. sayısında yayınlanmıştır.