Onunla kitap yorumlama sitesinde tanışmıştım. Tamamen tesadüf değildi tabii. Hem Balkan edebiyatına ilgim hem de Bosna’ya gitmeye niyetim vardı. Üç beş ay sonra amacıma ulaştım. Güzel bir şehir turu yapmıştık. Tanımadığım yazar isimleri önerdi. Bildiklerimiz üzerine konuştuk. Yazı yoluyla yaptığımız yorumlar gibi değildi. Kimi zaman tartışmalara varacak kadar hararetli eleştirilerdi. Belki de ciddi ciddi tartışabilirdik bu noktada. Ama ikimiz de durumun geçiciliğini biliyorduk. Gidecektim nasıl olsa. Beni bir daha görmeyecekti. İlk gün güzel seviştik. İnegöl köftesini andıran meşhur çevapiden yedik. Başçarşı’yı turladık. Kurşun izleriyle dolu duvarlara rastladığımızda ben durup fotoğrafını çekiyordum. O da bana gülüyordu. Boşnak kahvesi içtiğimiz kafeler ufaktı. Birbirlerine benziyordu. Sabah kahve içerken güzel Slav esintileri duyabiliyordum, akşamındaysa aynı mekanda yüksek sesle popüler müziklerden dinlemek mümkündü. Boşnak kahvesi ve Türk kahvesinin sunumu aynıydı. Tatlarında ufak bir fark ayrımı vardı. Kahve içerken genelde az konuşuyorduk. Daha çok kafenin internetinden istifade etmeye çalışıyordum. Laf olsun diye kapalı mekanlarda sigara içmeyi özlediğimi söyledim. Yine güldü. Kitap bahsi açıldığında hiç bitmeyen muhabbeti, konu günlük olaylara gelince buharlaşıveriyordu. Bir de müzik vardı. Deep Purple, Pink Floyd, Apocalyptica gibi grupların üzerine akademik bir ciddiyetle konuşurdu. Sigaraya neden güldüğünü sordum. Siz ve sizin Avrupai takıntılarınız dedi. Siz derken Türkleri kastetmişti sanırım. Bunun Avrupa özentiliğiyle ne ilgisi olduğunu soracaktım. Kafamın içinde dönen oldukça ahlakçı savunmamı hazırlarken kendi kendimi yakaladım. Sönen sarma sigaramın ucunu tekrar harlayıp bir nefes çektim. Yine güldü. Gerçekten mutlu muydu yoksa alaycı bir gülüş müydü anlayamıyordum. Güllü lokumunu küçük tepsime bıraktı. Sırp mı yoksa Boşnak mı olduğunu hiç sormadım. Soykırım müzesinin giriş biletini o ısmarlamıştı. Kanlı çocuk elbiseleri, kemikler, mahkumların geride bıraktığı tespih, yüzük, tarak gibi kişisel eşyalar arasında yürürken ona baktım. Pazardan meyve sebze almaya gelmiş gibi dolaşıyordu. 

Müzeleri gezdiğimiz günün akşamı sevişemedik. Biraz gururum incinmişti sanırım. Bombalar yağmış bir şehirde sevişmek o kadar kolay değildi. Bugünkü gezinin üzerimde olumsuz etkisi olduğunu filan geveledim. Gülümsedi. Suçu ona atmaya kalktım. Müzede olanlar müzede mi kalmıştı yani. Masumların öldüğünü, insanların işkenceler içinde can verdiğini videolardan izlemiştik. Toplu bir katliamın izlerini birkaç saat önce görmüşken niye sevişmeye kalkmıştı ki. Yine güldü. “Tamam, sorun değil” dedi düzgün İngilizcesiyle. Bu kadar kolay bırakmayacaktım. “Hayır efendim, bence sorun” dedim. Her şeyi bu kadar yabancılaşmış bir şekilde görebilmek benim için mümkün değildi. Avrupa’nın ortasında, herkesin gözü önünde böyle bir felakete ilgisiz kalmakla suç işliyordu. Herkes bu olanları unutmaya ya da unutturmaya çalışıyordu. Bir şeyler yapılmalıydı. Zaten halk bu kadar kayıtsız olduğu için bunlar olmuştu. Şarapnellerin uçuştuğu bir şehirde hiçbir şey olmamış gibi kahvesini mi içmişti Bosnalılar? Aklıma gelenlerin hepsini sıraladıktan sonra “bitti mi?” der gibi bana baktı. Bitmişti. Bu sefer gülümsemiyordu. Tırnaklarındaki kavlamış derileri koparmakla uğraşıyordu. “Tam bir geri zekâlısın” dedi. Anlamamazlığa getirmek için yerimden kalkıp su almaya gittim. Çeşmeyi sonuna kadar açtım. Bardağımı doldurup sandalyeye oturduğumda ayağa kalkmıştı. “Siktir git buradan” dedi. Eşyalarımı toplayıp sekiz yataklı bir hostel odasında geçirdim gecenin kalanını.

Ertesi gün şehri tek başıma turlamaya başladım. Üzerinde birkaç köprünün olduğu nehrin civarında dolaşırken tuvaletim gelmişti. Camide vardır diye bir tanesine girdim. Sonraki girdiğim camilerin hiçbirinde tuvalet yoktu. Ama bunda vardı. Şanslıydım. Ya da biraz şansız. İçeri girerken insanlar öğle namazından çıkıyordu. Caminin kapısından girer girmez sağ tarafta abdesthaneye açılan bir kapı vardı. Oraya girdim. Ama tuvalet yoktu. Odanın içindeki başka bir kapıyı daha açtım. İçindeki ıvır zıvırla eşya deposunu andıran bir odada alaturka tuvalet bulabilmiştim. İşimi halledip çıkarken caminin ana kapısını açamadım. Etrafıma bakındım. Herkes gitmişti. Kapıya biraz daha yüklenerek açmayı denediğimde de olmadı. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. İlk iş pencerelere bakmak oldu. Demir parmaklıklar vardı. Yedek bir anahtar vardır diye imam odasına girip çekmeceleri karıştırdım. Bir camide en çok ne vardır diye sorsanız tespih derdim. Ama burada en çok pil vardı. Her yerden çeşitli ebatlarda pil çıkıyordu. Birkaç anahtar bulmuştum ama ana kapıyı açmıyordu. Üst kattaki kadınlar bölümüne gittim. Sıraların olduğu ufak çaplı bir derslik vardı. Önemli dini günler ve dini programların yazılı olduğu birkaç broşür ve yine pilden başka bir şey çıkmadı karşıma. Caminin adının Çobaniye olduğunu da öğrenmiş oldum. Dışarı çıkabileceğime dair ümidimi yavaş yavaş yitiriyordum. Mihrabın ve minberin olduğu yerlere bakındım. Raflardan birkaç kitap aldım elime. Ne aradığımı bilmeden çevirdim sayfaları. Bütün bunları yaparken on beş dakika bile geçmemişti. Modern alışkanlıklarımı unutmuşum. İkindi vaktinde imamın gelmesinden başka çıkış yolu yok gibiydi. Birkaç kişi, sanırım namaz kılmak için dışarıdan kapıyı yoklamıştı. İçlerinden biriyle pencereden konuşmayı denedim. Olmayan İngilizcesiyle bir şeyler anlatmaya çalıştı. “You have to stand” deyip gitti. Evet, “stand” iyi bir tercih oldu. Üst kata çıkan merdivenlerin duvarında bir kapı daha fark ettim. Kilitli değildi ve minareye çıkıyordu. Aynı zamanda da aşağı doğru gidiyordu merdivenler. İçerisi karanlıktı ve yukarı giden merdivenleri örümcek ağları çevrelemişti. Aşağı doğru inersem, orada hiçbir şey olmasa da fantastik bir hikaye için malzeme çıkarabilirdim. Yukarı çıkmayı tercih ettim. Telefonumun ışığıyla aydınlattığım sarmal merdivenleri tırmandım.  Neyse ki şerefenin kapısı kilitli değildi. Latin Köprüsüne ve iki milyon kitabın kül olduğu kütüphaneye giden yolu görebiliyordum. Karşımda Saraybosna Üniversitesi ve opera binası vardı. Yazılardan bir şey anladığım için değil. Camide kısılıp kalmadan önce, akşamki bale için bilet almıştım o binadan. Kuşatma altındayken tiyatro ve operalar aktif miydi bilmiyorum. Sonra da cevabını öğrenmek istemedim. Açık olmasını dilemiştim. Bir sigara yakıp şehri seyretmeye devam ettim. Kadın haklıydı. Savaşa karşı en iyi savunma, savaşı unutmaktı.

 

Bülent Ayyıldız