Evet! Aynen böyle söyledim  sınır kapısındaki görevliye: ‘’ Bosna’yı terk etmek istiyorum”.  Ama her nedense çıkarmadı beni sınır kapısından. Bir de sanki bir şey kaçırıyormuşum gibi üstümü aradı gece gece.  Neyse, efendiliğimi bozmayıp karşı çıkmadım kendisine, ama ayıptır; gecenin bir vakti yürüyerek sınıra kadar gelmiş bir Türk vatandaşına yapılacak muamelemiydi bu? Malum uçak biletleri pahalı. Arabamız da yok. Mecbur yürüyerek çıkacaktım sınırdan. Bi çıksam her şey hallolacaktı sanki. Öyle bir his vardı içimde; umarsızca barındırdığım.

Peki neden terk ediyordum bu ülkeyi!? Doğal güzellikleri, ucuz yaşamı, temiz havası, anlayışlı insanları varken; yapılacak iş miydi bu? Evet aslında oldukça haksızdım burayı terk etmekte. Yoksa geri mi dönmeliydim evime? Yoo, hayır sınırı geçmek daha mantıklıydı. Hem büyük ihtimalle 20-30 kilometre sonra mutlaka bir benzinlik bulup, espressomu yudumlayabilirdim. Şu espressoyu da Bosna’da öğrenmiştim zaten.  İlk defa Bosna’da kahve sipariş ettiğimde, önüme getirdikleri küçük bir fincanın yüzde 10’luk kısmına konulan zehir zemberek bir sıvıydı bu. Bütün dünyada shot yapılarak içilen bu kahveyi, Boşnak ahbaplarımla 2 saatlik zaman dilimlerine yayarak bitirmekten oldukça keyif alırdık. ‘ Ahh, ne güzel günlerdi…’ diye iç geçirdim bi an. Ama, hayır sınırı geçip Türkiye’ye varmalı ve gerçek arkadaşlarımla çay edebiyatı yapıp son olayları konuşmalıydık. Aslında benim Bosna’yı terk etmemin en büyük sebeplerinden biri de hep şu son olaylardı!. Bosna’da son olay yoktu; arada bir bazı olaylar oluyordu ve bu bazı olaylar en az 6 ay konuşuluyordu. Halbuki Türkiye öyle miydi! Her gün yeni bir olay, yeni bir atraksiyon. Ahh ahh bak gene özledim, en iyisi şu sınırı bi geçeyim.

Derken yağmur yağmaya başladı, az önce t-shirtle duruken sırt çantamdan, ne olur ne olmaz diye bulundurduğum yağmurluğu giydim, sınırda beni bekleten polis, Boşnakça:

– bu hava kar topluyor, dedi

Pek bi şaşırmıştım bu tabiri kullanmasına. En son bu tabiri Davutpaşa’da dayımın arabasını tamir ettirirken, orada bulunan bir esnaftan duymuştum

2 dakika sonra, polisin pis bir sırıtışıyla birlikte karın üzerimize çiğ tanesi gibi yağdığına şahit oldum. Ve titredim ama bir türlü kendime gelemedim. Türkiye’de 4 mevsimi yaşamakla övünürken; Bosna’da 1 saat içerisinde 4 farklı mevsimi yaşıyorduk. Haziran ayında kar görmüş Türklerin Facebook’ta Twitter’da umarsızca kar fotoları paylaşmasına şimdi anlam verebiliyordum. Oysa, o dönemlerde pek bir eleştirirdim bu tarz hareketlerde bulunan arkadaşlarımı. Şimdiyse ‘ keşke internetim olsa da, şu anı İnstagrama atabilsem ’ diye düşündüm.

Bulduğum wireless ağının şifresini öğrenmek için polise sordum, bana hiç de öyle ağza alınmayacak küfürler etmedi çünkü edemedi. Zavallı ülkede küfür bile bir taneydi. Bir an düşündüm; acaba terk etmese miydim bu ülkeyi.

Karnım da iyice acıkmaya başlamıştı, yaklaşık 150 kilometredir yürüyordum. Sınıra en yakın şehir olan Visegrad’da açık pekara* bulamamıştım. Çantama attığım 100 adet Kifla ve çeşme suyundan doldurduğum Jana* şişe suyum çoktan bitmişti bile. En yakın benzinliğin 30 km ötede olduğunu varsayarak, işimin gerçekten zor olduğunun farkına vardım ama bu uzun sürmedi sonra tekrardan unuttum. Allahtan acıktığımı unutmuştum yoksa işim gerçekten zordu.

Hep İzmir’e benzetirdim Bosna’yı. Simit’e djevrek börek’e burek, yastığa jastuk derlerdi. İlla bir şeyi değiştireceklerdi ama hiç bir zaman soğan dolma’da ki soğana,  ”luka” demelerini anlayamayacaktım. Böyle anlayamayacağım bir çok şeyi vardı aslında, mesela; kontrolcü geldiğinde topyekün aşağıya inen halkın, bir dakika sonra gelecek olan tramvaya tekrar binebilmesi gibi. 1 Mayıslarda sözleşmişler gibi aynı anda mangal yakmalarını, büyük dönerle küçük dönerin aynı boyutta olmasını, Moricahan’da büyük çay ile küçük çayın aynı fiyatta olmasını, tramvay şöförlerinin parayı bozamayınca bedava bilet vermesini… Derken anlayamadığım bir çok şeyin olduğunu fark ettim ve bu ülkede bunca sene nasıl yaşamışım diye kendi kendime hayret ettim. Gerçekten bir derviş sabrı taşıdığımı anlayıp kendimle bir an övündüm.

Yeni gelen bir polis arabasının sireniyle bir an irkildim ve beni arabaya bindirdiklerinin farkına varmam çok gecikmedi. Evet, sınırı geçiyorduk hem de arabayla, yürümek zorunda kalmayacaktım onca yolu. Şöföre beni ilk benzinlikte bırakmasını söylediysem de; herhangi bir cevap alamadım. Mükemmel Boşnakçamla anlaşabileceğimi düşünürken; bir an hata yaptığımın farkına vardım. Çünkü artık Sırbistan’daydım. Yani Sırpça konuşmam gerekiyordu. Aynı soruyu bu kez Sırpça sordum. Bosna’dayken zamanımı boşa harcamamış; 3 tane yeni dil öğrenmiştim. Hırvatistan’da Hırvatça, Sırbistan’da Sırpça konuşabiliyordum. Çok donanımlıydım gerçekten!. Bu özelliğime ben de hayrandım doğrusu. Polis Sırpçamı da anlamamış olacak ki bana cevap vermedi biraz bekledikten sonra bir yerde durduk.

Durduğumuz yer; bana eski Yugoslav filmlerindeki karakolları anımsatmıştı. Tito’nun Komunist İşçi Partisi’nden attığı insanları içeride tuttuğu karakollar geldi aklıma fakat kaderin cilvesi, şu anda içinde bulunduğum memleket de eski Yugoslavya idi ve ben filmlerde gördüğüm o  karakollardan birindeydim. ‘ Acaba suçum ne ’ diye düşünürken polisler kolumdan tutarak beni içeri attılar. Hayatımda hiç  içine girmediğim nezarethane kültürünü, Sırbistan’da tecrübe edecektim. İşe olumlu tarafından baktım yine ve Allah’tan Türkiye’de bu deneyimi yaşamadım dedim, zira içeride bulunan travestiler, sarhoşlar ve çingenelerle zaman geçmek bilmezdi doğrusu. İçeride benden başka bir Hırvat genci vardı. Nerelisin diye sorduğumda beni anlamamasını, bu sefer normal karşılamıştım çünkü sırpça sormuştum bu soruyu. Muhabbet ilerledikçe tipik ‘ nerden düştün bu dama, kader seni nasıl sürükledi buraya, karakolda gerçekten ayna varmı, sende mi kız davası ’ sorularının Balkanlarda yeri olmadığını anladım. Bu soruları Hırvatça sormama rağmen hiç bir cevap alamamıştım.

Biraz sonra bir memur geldi ve 10 dakika sonra mahkemeye çıkacağımı söyledi, sanırım nöbetçi mahkeme sistemi burda da vardı, ”Tanrım sonunda ortak bir noktamızı buldum” diye sevinirken bir an işin ciddiyetini kavrayarak avukat bulmam gerektiğinin farkına vardım. 10 dakika sonra mahkemeye çıkacak olmam gerçekten kabul edilebilir değildi. En azından 1 hafta süre verseler, her türlü ben o avukatı bulurdum diye düşünmüştüm.

Mahkemede gardiyandan bozma çakma bir hakim beni Bosna’ya geri yollama kararı aldığını açıkladı. Halbuki bana kimse fikrimi dahi sormamıştı hatta suçum ne onu bile bilmiyordum, ”Bir dakika hakim bey” diyerek kendisinden söz hakkı istediysem de yine fazla dil bilmenin kurbanı olmuştum. Ağzımdan çıkan Boşnakça kelimeler ırkçı olduğu belli olan hakim bey tarafından hiç de iyi karşılanmamıştı.

Centrotours’un ilk Saraybosna otobüsüne bilet aldım ve yola koyuldum. Bosna sınırına tekrar geldiğimde daha 3 – 4 saat önce beni çıkarmaları için yalvardığım sınır polislerine, bu sefer almaları için yalvarıyordum. Neyse ki bu sefer pek fazla zorlanmadan içeri girebildim. Görevli damgayı vurdu, ”Takk”  sesi ile birlikte Bosna’ya tekrar girdim.

Tipik bir Türk gibi pasaportuma vurulan mührü ararken müthiş bir şok yaşadım. Pasaportumun süresi bitmişti! Yaşadığım onca heyecanın sebebi süresi dolmuş pasaportum yüzündendi.

Sanırım böyle bir hataya sadece Bosna’da göz yumulabilirdi.

Tekrar sevdim Bosnanın bu kendine buyruk kuralsız yapısını, belli ki o da benim gibiydi, kuralsızdı ama can yakmadan kuralsızdı, sonra düşündüm ve Hanka Paldum’un* her röportajında söylediği aforizmayı kendi kendime tekrar ettim ; Sarajevo je moja ljubav a Bosna život*

 

Zaytung BiH - D.K

Bu yazı Sivrisinek dergisinin Haziran 2014 tarihli 11. sayısında yayınlanmıştır

*Pekara: Balkanların bir çok ülkesinde fırın manasına gelen kelime.

*Jana: Lüks su markası

*Hanka Paldum: Bosna Hersekli meşhur Sevdalinka sanatçısı

*Sarajevo benim aşkım Bosna hayatım.