Tuna, içinde barındırdığı canlılar kadar kıyısında yaşayan bizler için de bir cennetti. Fakat bu cennetten kopan bir parça cehenneme dönmüş ve bizler bu cehennemin içine atılan insanlardık. İşte bu cehennem Belene’nin kendisinden başka bir yer değildi. Belene’ye götürülürken bu adaya geçmemizi sağlayan köprü, işte o köprü bizim yaşarken geçtiğimiz Sırat’tı. Tek fark soru yoktu, cevap aranmıyordu, sadece biz ve cehennem.

Yıllardır köyümün baytarlığını yapıp insandan öte hayvanların sevgisini kazanmıştım. Ama insanlara da iyi ettiğim hayvanları sayesinde ulaşmış ve belli bir saygınlık kazanmıştım. Adım İbrahim iken İbrahim Abi, İbrahim Efendi, kimi zaman İbrahim Bey olmuş ve yaş aldıkça da adıma dede ekleyen çocuklar var olmaya başlamıştı. Sadece adımla seslenen ise yan köyün öğretmeni, nice yıldır dost olduğumuz canım Şaban’dı. Çok şık bir adamdı, sesi ise çocuklar onu dinlesin, sözünden çıkmasın diye tanrının verdiği ilahi bir şeydi sanki. O konuşunca böcekler bile ses çıkarmazdı, onları bile eğittiğine inanırdım. Öyle çocuklar yetiştirdi ki bana yakıştırılan beylik, efendilik onlara dar gelirdi. Canım Şaban beni hiç yalnız bırakmamıştı, cehenneme yürüdüğümüzde bile.

Bir sabah evden çıktığımda girip koluma sorgu sual olmadan aldılar beni. Araca koyup nefes bile alamadan ilerliyorduk. Her yeni köyden geçtiğimizde başkaları da ekleniyordu yanıma. Tabi ilk gelen Şaban’dı. O zeki adam bile başta anlam verememiş, kara düşüncelerle bana bakıyor, yıllardır cevapladığı düşüncelerime karşılık bulamayıp kendisi de cevabı arıyordu: Nereye gidiyoruz?

Aklımızda tek soru, giderek artan insan sayısıyla külüstür bir kamyonetin arkasında, ’87 ayazında gidiyorduk. Şaban’ın dahi cevap bulamadığı soruya bir cevap en son yaka paça kamyonete koydukları arkadaşın dudaklarından fısıltı halinde çıktı: “Belene!”. Yıllardır bildiğimiz yerdi Belene, lakin biz orayı muhaliflerin toplatıldığı bir yer olarak bilirdik. Biz o muhaliflerden değildik, hepimiz Türk’tük bir kere. Ama adımızı vermemiştik ve biz de o saatten sonra muhalif olmuşuz, bilemedik.

Köprüye vardığımızda hava kararmak üzereydi, lakin Belene’ye giden köprü hafif bir aydınlıkla bizi bekliyordu. Sıraya dizdiklerinde Şaban benden uzaklaşmış, yirmi kişilik grupta ben en sonda o en baştaydı. Ne yapacağını bilemeden bir sağına bir soluna bakıyor geri kalan on dokuz kişi olarak biz de ona bakıyor, bakışımızı bir saniye bile ayırmıyorduk. Çünkü korkuyorduk ve Şaban ne yaparsa onu yapacaktık. Silahlı askerler olmasa biliyordum ki Şaban Tuna’nın soğuk sularına çoktan atlar evine doğru kulaç atardı. O da biliyordu, mermilerden hızlı yüzemezdi. Yaşı da vardı epey, hele bir genç olsaydı da görseydi askerler onu.

 Şaban’ı genç bir asker önce dürttü, birkaç cümle kurdu ve silahın namlusuyla köprüyü gösterdi. Şaban biliyordu zaten yolu, ikiletmedi yürümeye başladı, ardından da biz. Köprüyü geçtiğimizde bizi karşılayan binalar cehennemin yapı taşlarıydı. Bizim gibi onlarca grup insan vardı. Her birini de tanıyor gibiydim. Sanki ne kadar tanıdığım varsa toplamışlar da “şaka” diye çıkan bir asker beni mutluluk gözyaşlarına boğacaktı. Şaban’la tekrardan yan yana gelince ay ışığının parlaklığında gözünden süzüldüğünü gördüğüm gözyaşı şaka olmadığını ispatladı. İmkânım olsa eğilir kulağına “ben buradayım canım Şaban merak etme” derdim. Ama diyemedim, askerler en ufak hareketimizde bile dipçik ile bir yerlerimize vuruyordu. Sadece bakışlarımız vardı, onunla da ne anlatabilirsek.

Koğuşa girdiğimizde artık biz bizeydik ve açtık. Doğru dürüst hazırlanma şansımız olmadan, evdekilere haber dahi veremeden getirilmiştik. Hepimizde bir ağırlık vardı. Şaban ise getirilmeyen tüm insanlığın ağırlığını sırtlanmıştı sanki. O güne kadar onu öyle yılgın öyle yorgun görmemiştim, belki otuz yıldır. Koca yürekli Şaban hala koca yürekliydi, biliyordum ki korkusu kendi canı için değildi. Ardında bıraktığı eşi, iki sırma saçlı kızı ve daha neler neler öğreteceği öğrencileri. İşte Şaban’ın yılgınlığı yalnız bıraktıklarındandı.

Getireli neredeyse bir hafta olduğunda zaman bizim için artık sadece gece ile gündüzden ibaretti. Gündüzümüzü bilirdik durmadan çalıştırdıkları için. Bir o yöne bir bu yöne götürürler taş taşır, kuyu açar, çer çöp taşır, hiçbir şey bulamadıklarında da çevredeki dostlarının bahçelerini temizletirlerdi. Lakin gecemizi bilemezdik, yastığa düşen başımız sanki daha yastığa değemeden tekrar kaldırılırdı. İçme suyumuzun bile donduğu gecelerin gündüzleri daha bir soğuk gelirdi. “Gün gelir de kavuşuruz” diye düşünmeyi dahi unuttuğumuz geceler zihnimizde arkamızda bıraktıklarımızın hayali canlanır, işte ancak o zaman biraz olsun ısınırdık.

Bir ay oldu olmadı yarımız artık dayanamayacak duruma geldi. Soğuk yeterdi bile insanı tüketmeye lakin bir de aralıksız çalışma, uykusuz geceler, hele bir de yemekler. Bilirlerdi neyi yemeyeceğimizi inadına onu yaparlardı. Domuz kulağından yaptıkları çorbaya bir kaşık daldıranı dahi görmedim. Biliyorduk ki o çorba bizim içimizi ısıtabilirdi lakin kendi benliğimizden bir parça koparacaktı. Tek tük tavuk ayaklarından yapılan çorba iyi gelirdi, bir kaşık bile içimize ateş parçasını düşürür saatlerce sıcacık kaldığımızı hissettirirdi.

Şaban’ı bir yemek vaktinde ağlarken gördüm. Ağlamıyor da acısını akıtıyordu sanki. Usulca yanına iliştim ve omuzlarından tutup göğsüme bastırdım. Yemek niyetine verdikleri hoşaf tası yere düştü, ne kadar hoşaf varsa yerdeydi. Görünce üzüldüm, Şaban’ı iki kaşık hoşaftan mahrum etmiştim. Neyse ki ben daha almamıştım. Alıp ona verir en azından telafi ederim diye düşünüp ayaklandım. Tek ayağım daha yerdeyken kolumdan tutup yanına doğru çekti. Zaten ne gücüm vardı ne de Şaban’ı yalnız bırakmak niyetindeydim. “Yere bak” dedi fısıltı şeklinde. Baktığımda döktüğüm hoşafın kımıl kımıl kurtçuk kaynadığını gördüm. Midem bulandı, daha öncesinde de çok bulanmıştı fakat bu sefer Şaban yanımda olunca saldım kendimi. Önce kusacak gibi oldum, biraz nefes aldım, kendime gelir gibi oldum. Sonra dönüp Şaban’a iki cümle kurup önemsememesini, gün gelip buradan gideceğimizi söyleyecektim ki gözyaşları zihnimde patladı. İki kelam dahi edemedim.

Dakikalar geçti, sessizliği Şaban bozdu. “Mesele hoşafın kurtlu olması değil, ben evlendiğimden beri hanımdan ayrı yemek yemedim be İbrahim” dedi boğultuyla. Ne desem olmayacaktı, sessizliği o bozdu ama ben yeniden kurdum. Ama Şaban konuşmak istiyordu, artık sessizlikten öte ses ona iyi gelir olmuştu sanırım. “Gelirken üstünden geçtiğimiz o köprü var ya İbrahim, ben onu iki ayak üstünde geçemeyeceğim. Olur da vaktim geldiğinde bir ihtimal cenazemi köye gönderirler, öyle geçerim. Ben yoruldum İbrahim. Umutsuz değilim, bakma öyle ondan değil. Vücudum dayanmaz oldu, pes ediyor. Senden iki ricam var, ilki, olur da cenazemin köye gönderilmesine izin vermezlerse beni Tuna’ya bırakın, en azından cennetin sularında yüzsün bedenim. Bir diğerini biliyorsun, çocuklar sana…” Lafını tamamlatmadım, çünkü hepimiz birbirimize emanet olduğumuz kadar arkamızda bıraktıklarımız da birbirimizin emanetiydi, hele canım Şaban’ımın.

Soğuk artık nefes aldırmaz olduğunda koğuşlara dahi girmek istemez olmuştuk. Çalışırken en azından ateş yakıyor, hareket ederken de ısınıyorduk. Koğuşlarda ne ısıtıcı vardı ne de ateş yakmaya izin, yalnızca birer battaniye. Hastalananlar çalışamaz hale geliyor, sonrasında ise alıp götürürlerdi geri getirmemek üzere. Biliyorduk tedaviye götürmediklerini ama elden bir şey gelmiyor, yaşarken ölüyorduk bizler de.

Soğuktan uyuyamadığım bir geceydi. Bir iki ses ettim Şaban’a. Uyanıksa bir şeyler anlatmasını isteyecektim, canı isteyince ne güzel anlatırdı. Hele bir de eğittiği çocukların şimdi neler yaptıklarını anlatırdı ki tadından yenmezdi. Şaban’dan karşılık gelmedi. Bir süre içim geçmiş yorgunluktan, hava daha aydınlanmamıştı. Tekrar ses ettim Şaban’a, gene bir ses gelmedi ondan. Kalkıp gideyim yanına da bakayım dedim, belki ağır hastalanmıştır da garibin sesi çıkmaz diye. Yanına vardığımda hafifçe omzuna dokunarak “Canım Şaban, hele bi bak” dedim. Bir daha, bir daha, bir daha… Elimi suratına koyduğumda görüp geçirdiğimiz soğuktan daha da soğuktu, anladım. Şaban’ın vücudu dayanamamış ve oracıkta canını vermişti. Ağlamaya vaktim yoktu, çünkü birazdan hava aydınlanabilir ve bizi kaldırmaya gelebilirlerdi. Şaban’ın öldüğünü anladıklarında tutup götüreceklerdi. Köye götürmemiz ise imkânsızdı, Şaban da biliyordu. Götüreceklerdi ve biz Şaban’ın cenazesinin nereye götürüldüğünü bilemeyecektik. Hemen yanı başımda uyuyan üç arkadaşı uyandırdım ve Şaban’ı gösterip “öldü” dedim. İşte o zaman gözyaşlarıma engel olamadım, insanın sevdiği öldüğünde bunu söylemesi ne zormuş o an anladım. 

Canım Şaban’ın soğuk bedenini battaniyeye sarıp gizlice kapıdan çıktık. Neyse ki o gece nöbetçiler soğuktan kapı başında beklemeyip kendi lojmanlarına geçmişti. Tuna’ya yaklaştık, yaklaştıkça da gönlüm ferahladı. Fark edilmeden Şaban’ın isteğini yerine getirmekten başka hayalim yoktu. Tuna’ya vardığımızda yavaşça yere bıraktık. Şaban’ı taşırken anlatmıştım arkadaşlara son isteğini, hiç ses etmediler, “neden” diye sormadılar. Şaban’la vedalaşmam uzun sürmedi, alnını öptüm, kulağına eğilip “gönlün rahat olsun, emanetlerine gözüm gibi bakacağım” dememle Şaban’ı Tuna’ya bırakmam bir oldu. Arkasından bakamadık bile, bizi yakalarlar korkusuyla. Ama o gün bugündür Tuna’ya bakarım, bilirim ki canım Şaban cennetin sularında ne güzel hikâyeler anlatıyordur.

             

 

Ali İsmail Arı