İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, uluslararası ortam yeniden şekillenmiş, etkisi uzun yıllar sürecek bir düzeni ortaya çıkartmıştır. Dünya siyaseti ABD’nin başını çektiği Batı Bloku ve SSCB’nin önderliğindeki Doğu Bloku olarak iki kutba bölünmüştür. SSCB’nin etkisiyle birçok Doğu Avrupa ülkesi komünizme geçmiştir. Çift kutuplu dünya düzeni, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar olan sürede etkisini göstermiştir. Özünde ideolojik olan bu kutuplaşma toplumlar ve devletler arasında derin ayrışmaların egemen olduğu bir dönemi ifade eder. Sürecin son dönemleri, küreselleşmenin de etkisiyle yumuşama göstermiş ve son tahlilde, Sovyetlerin dağılmasıyla bu dönem kapanmıştır.

Doğu Bloku içerisinde yer alan devletlerden birisi de Romanya’dır. Uzun yıllar Osmanlı’nın idaresinde olan Romanya, Türk-Rus savaşının ardından tam anlamıyla 1878 yılında bağımsız olmuş ve 1881’den itibaren krallık ile yönetilmeye başlamıştır. Romanya, Birinci Dünya Savaşı’nda ilk başta tarafsız kalsa da daha sonra yeni topraklar elde etmek amacıyla  İtilaf Devletleri tarafında saf tutmuştur. Savaşa girme nedeni olan yeni topraklar kazanma hedefini gerçekleştirerek sınırlarını genişletmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nda da aynı şekilde önce tarafsız kalmış daha sonra ise Almanya’nın yanında yer almıştır. 1944 yılında mevcut kralın devrilmesiyle Romanya, Sovyet nüfuz alanı içerisine girmiş ve bazı bölgeleri Sovyetlere bırakmak durumunda kalmıştır. Ülkede giderek artan komünist dalga ile birlikte Kral devrilmiş ve Romen İşçi Partisi iktidara gelerek ülkenin ismini Romanya Halk Cumhuriyeti olarak değiştirmiştir. Komünizme geçişin ardından çok net bir Sovyet etkisi yaşansa da bir süre sonra bu tesir azalmaya başlamıştır. 1965 yılında devletin adı tekrar değiştirilerek Romanya Sosyalist Cumhuriyeti olmuştur. 1965 yılında Parti Genel Sekreteri ve 1967 yılında ise Devlet Konsey Başkanı olan Çavuşesku, 1989 devrimine kadar iktidarda kalmıştır. Çavuşesku, devletin başına geçmesiyle tam otoriteyi sağlamış ve diktatörlük ile ülkesini yönetmiştir. Yönetime geldikten sonra Batı Bloku ile ilişkilerini iyileştirmeye çalışarak ülkeyi Sovyet uydusu misyonundan çıkartmaya çalışmış ve bu hedefinde kısmen başarılı olmuştur. Ancak bu yakınlaşma çalışmaları, dışarıya karşı verilen toz pembe bir görüntü olarak kalmış; halk, ağır iktisadi bunalımlarla ve baskıcı rejimin karanlık yüzüyle yaşamaya mahkum edilmiştir. Bu yönüyle Romanya, Demir Perde ülkeleri arasında en katı ve sert yönetilen ülke olarak tarihe geçmiştir. 1989 yılında, dünyadaki değişim rüzgarının da etkisiyle artan isyan hareketleri sonucunda rejim devrilmiş ve Çavuşesku idam edilmiştir.

Film Üzerine Notlar

Yönetmeni Ilınca Calugareanu olan 2015 yapımı belgesel niteliğindeki “Chuck Norris vs Communism” yani “Chuck Norris Komünizme Karşı” filmi 1980’li yılların Romanya’sına götürür bizi. Film, teknik ve prodüksiyon kalitesi anlamında oldukça başarılı. Gerçek hikayeler; döneme ait canlandırmalarla, kahramanların üst sesleriyle ve dönemin tanıklarıyla yapılan röportajlarla bir bütün olarak seyirciye aktarılmış.

1980’li yıllar hem dünyada hem de Romanya’da oldukça çalkantılı bir dönemi ifade eder. Çavuşesku liderliğindeki Romanya yönetimi, baskılarını iyice arttırmış  ve ülkeyi büyük bir korku imparatorluğuna çevirmiştir. Belgesel, Çavuşesku döneminin sonlarına işaret eden 1985 yılından başlayarak Batı -özellikle Hollywood- filmlerinin ülkeye girişine, yayılışına ve etkisine odaklanmaktadır. Filmleri ülkeye kaçak yollarla sokmayı başaran Teodor Zamfir, resmi devlet kanalında çevirmen olarak çalışan Irina Nistor’a filmleri çevirmesini teklif eder. Film izlemekten keyif alan Nistor, politik ortamın baskıcı yönünden korksa da teklifi geri çevirmez. Batılı filmlerin birçoğunun yasak olduğu ya da ağır sansürlere maruz kaldığı bu dönemde, Nistor’un bu kabulü büyük bir etki yaratacaktır. Nistor, ilk tedirginliği üzerinden atarak filmleri çevirmeye başlamıştır. Filmleri tek başına çevirir ve yine tek başına dublajını yapar. Yani filmdeki tüm diyalogların seslendirmesi de ona aittir. Öyle ki, bir süre sonra, Çavuşesku’dan sonra ülkede en çok onun sesi tanınır.  Chuck Norris, Sylvester Stallone, Al Pacino  gibi isimlerin filmleri dublajlanır. Talep çığ gibi büyümektedir. Yasaklardan, baskılardan bıkan halkın günlük rutini olmuştur bu filmler. Tabii diğer taraftan da bu işi yapanların; birileri tarafından şikayet edilme, tutuklanma ve cezaya çarptırılma gibi korkuları da söz konusudur. Ancak aralanan kapı artık kapanmayacak ve çevrilen bu filmleri izleme istediği durdurulmayacaktır. Zamfir, artan bu talepleri karşılamak için büyük bir dağıtım sistemi kurar ve onlarca dağıtıcıyla kasetler büyük bir kitleye ulaşır. Öyle ki, Nistor’un bir günde on filmi çevirdiği bile olmuştur.

Evlerde kaçak olarak izlenen bu filmler, etkisini günlük hayatta da göstermeye başlar. Çocuklar Rocky gibi giyinip onun gibi spor yapar. Kadınlar giyim kuşamlarını filmlerdeki portrelere uyarlamaya çalışır. Filmleri izleyenler bir başka dünyanın kapısını aralamıştır. Başka bir hayatın varlığından haberdar olunmuş; özgürlük ve refaha olan özlem adeta filmlerle birlikte; istenilen, arzulanan hayat anlamını taşımaya başlamıştır. Filmlerdeki alış veriş paketlerinden mimari yapılara kadar birçok unsur onları tekdüzelikten, korkulardan, karne ile idare edilmekten bıkmışlığa karşı sessiz devrimini başlatmıştır. Filmler; kültürel olarak izole olmuş, ifade ve inanç özgürlüğüne çok uzak bir toplumun, Batı’ya açılan penceresi olmuştur. Bu vesileyle özgür dünyayı görmenin yanında, onu arzulamak hissi de baş göstermiştir. Zaten bu arzuların genel toplamının bir yansıması olarak başlayan isyan hareketleri, yıkılmaz ve bitmez sanılan bir iktidarın sonu olmuştur.

 

Filmde dikkat çekici unsurlardan biri de bu yasakların, rejimin yöneticileri tarafından da delinmiş olması. Çemberin ilk halkası tarafından yasakların yok sayılması rejimin korkunç yüzünü gösteriyor. Öyle ki filmde, Çavuşesku’nun oğlunun dahi bu kaçak filmlerden isteyip izlediği iddia edilmiş. Zamfir’in birçok işini devlet görevlilerine rüşvet yoluyla yaptırması yine rejimin kokuşmuşluğuna önemli bir örnek.

Belgesel akışında; değişimin, sadece bu video kasetler vasıtasıyla geldiğine, bu kasetler marifetiyle değişim rüzgarının esmeye başladığına dair bir alt metin mevcut. Fakat isyan hareketlerinin başlamasında tek başına bu kasetlerin tek etken olduğunu söylemek oldukça zorlama bir saptama, biraz da abartı olacaktır. Ancak tetikleyici unsurlardan olduğu da muhakkak.

Filmi bittikten sonra, verilen mesajın da etkisiyle yumuşak güç kavramı akla geliyor. Joseph Nye tarafından ortaya atılan yumuşak güç; uluslararası ilişkilerde bir aktörün kendi isteklerini, askeri ve ekonomik tehditlerle değil hayranlık uyandırarak alması, elde etmesi olarak tanımlanmaktadır. En önemli kaynağı ise kültürdür. Hedef kitle ise daha çok halklardır. Bu noktada filmleri izleyerek Batı ve özellikle ABD değerlerine ve kültürüne özenen insanların “onlar” gibi olmak istemesi, toplumsal değişim talebi yaratması yumuşak gücün bir göstergesidir. Film, başkalarını cezbederek istenilene ulaşmak olan yumuşak gücün ne olduğunu anlamak için de güzel bir örnek.  Nitekim Nye’ın “Televizyon ve sinema, Berlin Duvarı’nı, 1989’da daha yıkılmadan evvel delip geçmişti.” sözü ekseninde bir değerlendirme yaptığımızda; filmle ilgili uluslararası ilişkiler ve yumuşak güç üzerine çıkarımlar yapmak kolaylaşıyor. Yumuşak güç kavramıyla film arasında kurulacak ilişki farklı bir pencereden anlamlı bir okumayı mümkün kılıyor.

Son olarak filmin ismine de  değinmek gerekiyor. Chuck Norris’in ismi üzerinden bir fenomen yaratılarak bu isim, Hollywood ve Batı kültürü ile özdeşleştirilmiştir. Özgürlük, refah, demokrasi gibi kavramları temsil eden Chuck Norris ile uğruna mücadele edilen bir değerler silsilesi meydana getirilmiştir. Tıpkı Hollywood’un yarattığı kahraman karakterleri gibi. Bu fenomenin simgelediklerinin, komünizme karşı bir savunma hattı oluşturduğunun altı çizilmiştir. Ve nihayet bu hattın zaferini ilan ettiği, toplumu dönüştürdüğü ve yıkılan rejime bir de bu çerçeveden bakılması gerektiği vurgusu yapılmıştır.

Muhammed Murat Arslan