Emir Kusturica ismi zikredildiğinde tartışmalar da aniden başlar. Bosna savaşı esnasında ülkesini yüz üstü bırakması, savaşın bitimine denk gelen 95 yılında gösterime soktuğu ‘’Underground’’ filminde işlediği ‘’Kahraman Sırplar’’ teması ve sonrasında din değiştirip ismini Nemanja yapması….

Dünyada belki de din değiştirdiğinde milletini de değiştirdiğin tek bölge Balkanlardır. Müslümanken Ortodoks olan Emir bundan sonra Boşnak değil Sırptır.

Bu durum Bosna için ve Türkiye için kabul edilebilecek bir şey değildir ama şu da bir gerçektir ki; Kusturica günlük hayatında Nemanja olsa da yönettiği her filmde hâlâ Emir ismini kullanır. Bu sebeple, yönetmenliği ile kişiliği ve karakterini her zaman ayrı tutmak gerekir.

Ben de ayrı tutanlardanım.

“Na Mljecnom Putu”, İngilizce ismi ve dünyaya tanıtıldığı ismi ile ‘’On the Milky Road’’ Türkiye’deki sinemalara ‘’Aşk ve Savaş’’ ismi ile girdi. Filmi izleyene kadar neden daha yaratıcı bir çeviri yapamadık diye hayıflanırken izledikten sonra bu fikrim değişti. Anlatacağım…

Emir Kusturica 2007’de gösterime giren “Bana Söz Ver” filminden sonra, gelecek projesinin Monica Belluci ile olacağını söylemişti. E tabii, haliyle beklentiler de bir o kadar artmıştı. 2007’den 2013’e kadar geçen sürede filmin hazırlıklarının yapıldığı söyleniyordu. Nihayet yönetmenimiz 2013’de motor dedi, 50 hafta süren çekimlerden sonra film montaja girdi ve 2016’da sinemaseverlerle buluştu. 2017’de ise nihayet Başka Sinema sayesinde ülkemizde de gösterime girdi.

BAŞROLDE EMİR!

Emir Kusturica’yı ilk defa kendi filminde bir başrol oyuncusu olarak görüyoruz. Daha önceki filmlerinde kısa sahnelerde oynayan yönetmen bu sefer aslan payını kendisine ayırmış. Zaten filmdeki karakterler arasında en çok çalışılan karakterin kendisi olduğu da çok belli.

Filmin başlangıcında, yaşanan olayların gerçeklere dayandığı; ama biraz da fantastik öğelerden faydalanıldığının tüyosu veriliyor -Kusturica sinemasının yapı taşlarından en önemlisi zaten fantastik ögelerdir- Filmde bir adamın üç dönemini izliyoruz; Bosna Savaşı sırasında sütçü olarak cepheye hizmet ettiği günler, film boyunca ismini bile bilmediğimiz İtalyan-Sırp melezi güzel bir kadına aşık olduğu zamanlar ve inzivaya çekilerek yaşamını bir keşiş olarak devam ettirdiği yıllar…

 

FANTASTİK SİNEMA BU SEFER SIKTI

“Arizona Dream” ile başlayan ve “Kara Kedi Ak Kedi”de devam eden tarzını bu filminde de devam ettiriyor yönetmen. İnsanı ısıran Avusturya-Macaristan saati, Yugoslavya Atletizm Şampiyonu Milena, uçan kazlar ve süt içen yılan, yönetmenin fantastik ögelerinden bazılarını teşkil ediyor. Ama sanki bu sefer olmamış gibi. Filmin gürültülü fantastik tarafı diğer filmlerine göre biraz fazla kaçmış gibi geldi bana.

Film 92-95 Bosna Savaşı yıllarında geçiyor olsa da politik bir göndermeye rast gelmiyoruz. Filmde cereyan eden savaş hali kimler arasında geçiyor onu bile net bir şekilde anlamıyoruz. Hatta ateşkes ilan edildikten sonra köyüne geri dönen, yönetmenin eski filmlerinden de aşina olduğumuz Miki Manojlovic’in canlandırdığı Komutan Zaga karakteri bir sahnede Yugoslavya bayrağına sarıyor kendisini. Yani dağılan Yugoslavyamız temasını bile işlemiş yönetmen bu filminde.

 

BÜTÜN KURŞUNLARINI TEK TEK SIKAN BİR EMİR!

Kusturica sinemasının Balkanlarda film çeken diğer yönetmenlerin bütçelerinden çok daha yüksek bütçelere ve imkanlara sahip olduğunu biliyoruz. Bu anlamda evet, Kusturica filmleri Balkan filmleridir ama kalibre olarak Balkan filmlerinden bir kaç kademe üstte olduğunu belirtmek gerekir. Monica Belluci gibi bir yıldız oyuncuyu filminde oynatabiliyor olması da bunun göstergelerinden bir tanesidir.

Gelecekte çekmeyi planladığı Ivo Andric’in Nobel ödüllü eseri ‘’Drina Köprüsü’’nün filmi için, Vişegrad şehrinde küçük bir şehir-plato yaptırmış ve ismini “Andricgrad” yani “Andriç Şehri” koymuştur. Benim de ziyaret ettiğim bu mini şehir Sokollu Mehmet Paşa Köprüsü’nün hemen yakınında bulunmakta ve şimdiden Vişegrad’ı ziyaret eden bütün turistlerin ilgisini çekmektedir.

Kısacası Emir’deki imkan hiç bir Balkan sinemacısında yoktur.

Ama! Bu filmde Emir, kredisini adeta bitirmek adına yemin etmiş gibi gözüküyor. Daha öncesinde çok beğendiğimiz bütün sinema unsurlarını adeta tek tek harcamış. O çok sevdiğimiz hayvanları bir şekilde sahnenin en olmayacak yerine koyması ve hayvanı birden bire kahraman yapmasını, bu filmde defalarca görüyoruz mesela.

Karakterlerin fantastik-gerçek dışı hareketlerini bir kaç defaya mahsus olmayacak kadar sık tekrarlarla müşahede ediyoruz.

Senaryonun ve kurgunun zayıf olmasından dolayı hikayeye bir türlü adapte olamıyoruz. Mesela, Silvana Armenulic çalan romantik(?) sahnede bile o duyguya hiç giremiyoruz. Ki Silvana  en yavan sahnede bile sizi bir şekilde duyguya sokabilecek bir sanatçıdır.

Filmde sözde üç farklı hikaye anlatılıyor  olmasına ragmen bu üç hikaye arasında geçişler o kadar başarısız ki izlerken bir süre sonra üç hikayenin birbiri ile bağlantısını bırakıp bağlantısızlığına bir mana bulmaya çalıştım.

Kusturica filmlerinin yapıtaşlarından olan müzik unsuru, bu filmde bariz şekilde sırıtıyor. Son zamanlarında müzik konusunda oğlu Stribor Kusturica ile çalışan yönetmen belli ki Goran Bregoviçli dönemlerini çokça arayacak. Filmdeki belki de en canlı sahnelerden olan kına gecesi sahnesinde hep bir ağızdan söylenen absürd içerikli şarkı, normal şartlarda bir Pitbull Terrier  olması gerekirken o etkinin yanından bile geçemiyor.

Görüntüler ise çok sıradan ve çalışılmamış; renkler çok kötü. Balkanlar gibi her metrekaresi cennetin izdüşümü olan bir coğrafyada bu kadar kötü kadrajlar ancak bilerek ve isteyerek yakalanabilirdi.

Filmin güzel olan hiç bir tarafı yok mu diye sorarsanız; elbette var. Hatta filmin ilk yarısı için oldukça güzel yorumlar yapabilirim. Bildiğimiz Emir Kusturica filmlerindeki ince çalışılmış karakterler ilk yarıda başarıyla kendilerini gösteriyorlar. Yönetmenin diğer filmlerinde de sıkça gördüğümüz eğlence sahnelerinden bir tık daha kötüsü olduğunu söyleyebileceğim oldukça eğlenceli bir kına gecesi sahnesi var ki keşke o sahnenin temposu filmin sonuna kadar devam etseydi dedim. Çünkü, ne yazık ki üzerinde incelikle çalışılmış bu karakterlerin renklerine doyamadan filmde Emir ve Monica ile başbaşa kalıyoruz.

Evet, filmi kesinlikle ikiye ayırmakta fayda var.

Kusturica’nın ”Fantastik Cümbüş”ü diye bir şey vardır. Bu film bana şunu fark ettirdi ki, yönetmen o cümbüşü kalabalık kadrosuyla çok kolay kotarabiliyor. Nisbeten ilk yarının başarılı olduğunu söymemenin sebebi de bu zaten. Ama ne zaman ki karakterler azalıyor, işte o zaman o fantastik cümbüş gittikçe sıradan, yavan bir hal alıyor. İşte filmin ikinci yarısındaki sıkıntı da bu. Uzun bir süre Emir ve Monica’nın tek başlarına ettikleri mücadeleyi izliyoruz. Kusturica, sinema dünyasına kazandırdığı bütün orijinal yenilikleri bu ikinci yarıda fütursuzca kullanıyor. Ama o etkiyi hiç bir zaman hissedemiyoruz.

 

Filmin ismi “On the Milky Road”, yani kabaca Sütlü Yolda ya da Süt Yolunda diyebiliriz. Belli ki filmin bir bölümü olan, ana karakterin cepheye süt taşıdığı zamanlara atıfta bulunarak bu isim seçilmiş. Türkçeye bu minvalde bir isimle çevrilmemiş olması sonradan sevindirdi, zira Aşk ve Savaş ismi filmi izlediğimizde kulağa çok daha mantıklı geliyor. Ama film gerek ismi ile gerek içeriği ile bize bir Kusturica filminden beklediğimizi veremiyor. İçinde çok güzel Sırpça konuşan Monica Belluci olsa bile…

 

 

 

Enes Güler