“Her gün babam, ablam Alma ve ben evden beraber çıkardık. Babam Energopetrol’e, ablam Energoinvest’e, ben de Radio Stari Grad’a giderdik. Oralarda çalışıyorduk. Annem ve küçük kardeşim İbro evde kalırdı. Dünyadaki bütün aileler herhalde böyle yaşıyor, erkekler ve gençler çalışırken çocuklar ve anneler evde kalıyorlar. Yalnız bizim durumumuz biraz farklıydı o zamanlar. Bizde savaş vardı, hem de nasıl bir savaş. Bazı geceler şehrin üstüne bir milyondan fazla bomba düşüyordu. Delik deşik olmayan bir bina, bir pencere kalmadı şehirde. Para yoktu. Dolayısıyla paranın anlamı da yoktu. Bedavaya çalışıyorduk. Yani tam bedavaya da değil. Aylık olarak bir karton sigara alıyorduk. Para yerine sigarayı kullanıyorduk. Mesela, bir kutu sigara verip bir demet ot alabilirdik. Satıcı otların ıspanağa benzediğine yemin etse de biz biliyorduk tadının hiçbir şeye benzemediğini. Birkaç sigara kutusu karşılığında “feta” peynir alırdık. Feta peynirlerinin tadı hâlâ damağımda ve savaştan altı sene geçmiş olmasına rağmen ağzıma sürmüyorum. Bir karton sigara ile bir litre yağ ve birkaç konserve alınıyordu, o da bir ay tok karnına yaşamak demekti. Ablam Alma ve babam sigara alıyorlardı çalışmaları karşılığında. Onların şirketleri büyüktü, ciddiydi. Ben? ben hiçbir zaman hiçbir şey almadım. Medya’yı savaşta kim destekleyecek? Hele gençleri. Zaten hepimiz sigara içiyorduk, dolayısıyla aldığımız sigaranın ailemize bir yararı olmazdı.

Ama yine de çalışıyorduk. Her sabah erken kalkıyorduk. Saraybosna’nın en güzel vakti.. Annem bir çeşit ottan bize çay yapardı, şekersiz tabi ki!, çünkü savaşta şeker bulamıyorduk. Balkonda oturuyorduk, biraz da serin oluyordu. Havada barut kokusu hissediliyordu. Babam radyoda Sırpça “Voice of Amerika” dinliyordu. Amerikalılar hâlâ Boşnakların varlığından haberdar değillerdi. Radyonun sesi korkunç olurdu, çünkü piller bitmek üzereydi. Ha bitti ha biteceklerdi ama mucizevi bir şekilde çalışmaya devam ediyorlardı. Hepimiz haberleri can kulağıyla dinliyorduk. Ne kadar komik, okyanusun ta öbür tarafından tuhaf aksanlı Sırp sunucular bize ülkemizdeki durumu anlatıyorlar; kaç ölü? kaç yaralı? hangi köy yerle bir olmuş, hangi fabrika yakılmış…Robot gibi, açıklanan rakamları dinliyorduk. Çünkü biliyorduk; bugün yarın biz de bildirilen bir rakam, sayısal bir değer olabiliriz. Çay içerken bakışlarımız İgman dağını okşuyordu. İgman dağı kuşatılarak Saraybosna’nın dışında kaldı, oradan özgürlüğe yol geçiyordu, orada bizim askerler hakimdi, oraları hayal ediyorduk. İç çekiyorduk ve her sabah bismillah diyip işe gidiyorduk. Hep birlikte. Annemiz çantalarımıza “feta” peynirli sandviçler koyuyordu ve uzun süre kapıda durup bize el sallıyordu. Siz savaşta bir annenin çocuğunu uğurlarkenki bakışının neye benzediğini bilir misiniz?

Tehlike hemen sokağımızda başlıyordu. Babam bizi duvar arkasında bırakıp iki, üç defa tepeleri gözleyip açık alanı koşarak geçiyor ve tehlike olmadığını anlayınca karşıdaki duvarın arkasından bizi çağırıyordu. Ablam Alma her zaman benden önce koşardı, ben hep sona kalırdım. Yolda sıkça taze kan göllerine rastlardık. Yani sadece birkaç dakika önce bir snayper ya da bir havan topu birini parçalamış olurdu bu yolda. Düşünmek ve üzülmek için vaktimiz olmazdı, kendimizi kurtarmaya çalışıyorduk.

Gideceğimiz binalar birbirinden onar dakika uzaklıktaydı. Ablamın şirketi daha yakın olduğu için önce onu bırakıyorduk, sonra babam ve en son ben… Saraybosna’nın merkezi, en tehlikeli yerdi; çünkü her an bir bomba düşüyordu bir yerlerine. Radyonun girişine kadar öylesine hızlı koşuyordum ki, koşarken kalbimin boğazımda attığını hissederdim çoğu zaman. gerekli olsun veya olmasın ben hep koşuyordum aslında; her zaman. Koşarken daha az korkuyordum. Babam ve ablamın tam tersine aheste aheste sohbet ederek yürümeleri beni çıldırtıyordu. Sinirli bir şekilde onları çabuk olsunlar diye uyardığım zamanlarda, babam elini omzuma koyarak kulağıma söyle fısıldıyordu: “prensesim belki de tam kurşuna koşuyorsun, bilmelisin ki her şey Allah’ın elindedir. Sakin ol” İçimde bir ses bunun böyle olduğunu biliyordu; fakat korku hep daha ağır basıyordu ve ben yine koşuyordum, koşuyordum…

İş dönüşlerinde ilk ben çıkıyordum, babam kendi işyerinin önünde bekliyordu, sonra Alma’yı da alarak eve dönüyorduk. Ateş yoğun olduğu zamanlarda bu plan işlemiyordu. hepimiz bombardımanın dinmesini bekliyor, sonra birlikte eve gidiyorduk. bir gün babamın eski dostu olan “Raguza” lokantasının sahibi Süleyman Bey beni durdurdu ve kızarak şöyle söyledi: “babana söyle, deli olmasın, bombardıman başladığında herkes saklanıyor, fakat o çıkıyor ve telaşla – Alma nerede?, Emira nerede? diyerek koşuşturup duruyor. İntihar ediyor, çılgınlık bu! Ve siz ikiniz, ateş başladığında sakın bir yere kıpırdamayın. Anladın mı?”

O gün anormal sessizdi, ben bile koşmak yerine hızlı adımlarla yürüyordum. İşyerlerine varana kadar ablam ve babam iş konuştular, onların şirketleri ortaktı, ben ise o günkü programı kafamda tasarlıyordum. Babam sokakta ayrılırken bana “hadi şimdi acele et” dedi ve binanın girişinde kayboldu. O gün gerçekten bana barış günlerini hatırlattı, kuş cıvıltılarından başka hiçbir ses duyulmuyordu. Fakat savaşı yaşayanlar bilirler, savaşta sessizlik iyiye işaret değildir. Sessizlik ürkütücüydü, büyük ve korkunç bir şey olacak diye korkuyor, tüfek seslerini yahut bir iki patlamayı tercih ediyorduk.. Elektrikler yine kesik olduğu için fazla işimiz yoktu, erken çıkıp köşede babamı bekledim. O da elektrikler olmadığı için erken çıktı. Biraz ilerde, baktık Alma da dışarıda duruyordu. Elektrik kesintisi de kötüye işaretti; kötüye işaret etmeyen bir şey var mıydı bu şehirde? Konuşmadan yürüdük. Babamın zayıf yüzü düşünceli ve gergindi, ara sıra iç çekiyordu, ve ben onun annemi düşündüğünden emindim. Ortak problemleri vardı: aç çocuklara ne vereceğiz? Çamaşırı neyle yıkayacağız? Kışın neyle ısınacağız? Ablam ve ben babamın arkasından birbirimize bakmak ve susmakla yetiniyorduk. Son zamanlarda babamın iç çekmeleri ne kadar da sıklaşmıştı.

“Sutyeska” sinemasının önünde bir şey olduğu belliydi. Bir sürü insan köşede bekleşiyor ve telaşla tepelere bakıyordu. Snayper yeniden ateş etmeye başladı. Kurşunlar havada uçuşuyordu, betona saplanıyordu. Hiç kimse siper aldığı duvarın arkasından bir yere kıpırdamaya cesaret edemiyordu. Snayperin vurduğu yerlerde taze kan gölü duruyordu. Birileri bugün yine birşeylerin bedelini ödedi. Ve biz de başka insanlar gibi duvar arkasında saklanıp durduk. “Ping!, ping!” durmadan vuruyordu katil. Her vuruşla omuzlarımız korkuyla kalkıyordu. Yolun karşısındaki duvarın arkasında da bir grup insan duruyordu. Birbirimize bakıyorduk; zayıf ve yorgun vatandaşlar.. Mumya gibi sararmış yüzleri, ışıltısız gözleriyle duygusuz duruyorlardı. Karşı gruptan uzun boylu, sarışın, en fazla 22-23 yaşlarında bir asker birden öne çıktı.. Sabırsızlıkla karşıya, bize ve tepelere baktı. İnsanların mumyalaşmış yüzlerine birden bir heyecan geldi. Herkes merakla askere bakıyordu. Asker ateş açılan tepeye birkaç kısa bakış fırlatarak Sırplara küfür etti ve koşmaya başladı. Kalbimiz durdu. On metrelik yol bin metreydi artık. Koşarken sarı saçları dalgalanıyor ve yüzü gülüyordu. Kurşun betona saplandığı anda, asker bizim taraftaydı. Yüzü bembeyazdı ve kendini soğuk duvara yasladı. Hızlı hızlı nefes alıp verirken gözlerini kapalı tutuyordu. Genç askerin ardından bakarken, ablamım babamla tartıştığının ve babamın ablamın çantasını çekiştirdiğinin farkında değildim. Ablamın çığlık gibi sesiyle irkildim: “baba, bak vuramaz, bütün gün burada mı bekleyeceğiz.” ablam sabırsızlanıyordu ve bir anda babamın elindeki çantasını hırsla çekerek karşıdaki gruba doğru koşmaya başladı. snayper kullanıcısı onu fark etti ve ateş açtı. kurşunun sesini hepimiz duyduk. ve ablam şok geçirerek sokağın ortasında kalakaldı. dehşet içinde bize bakarken sanki saatler geçti. babamın çığlığıyla hepimiz kendimize geldik. “Almaaaaaaaaaa!”. babam koşarak ablama sarıldı ve birlikte yere yığıldılar. bana sonsuz gelen bir süre orada kaldılar. Ve ne olduysa o an oldu. Kendi çığlığımı duydum: “babaaaaaaaaa!” ve kendimi onların yanında buldum. Göz yaşlarımla bakışlarım bulanıklaşıyordu ve kendim bile tanıyamadığım bir sesle hâlâ bağırıyordum: “koşun, koşun” ve önüme gelen herkesi itekliyordum. Mükemmel bir hedeftik. Bizi niye vur(a)madılar hiçbir zaman anlayamadım. Gerçekten çok mükemmel bir hedeftik.

Annem her zamanki gibi bizi balkonda bekliyordu. Ateş seslerini duyduğu gözlerinden belliydi. Biz üçümüz adımlarımızı ağır hastalar gibi zor atıyorduk. Kimse konuşmuyordu. Binanın girişine geldiğimizde babam bize döndü. O olaydan sonra ablam ve ben ilkin babamın gözünün içine baktık. Çok kızgın ve yorgun görünüyordu. O anda ablam ona sarılmaya çalıştı, ama babam kaba bir şekilde eliyle itti ve kırık sesle şunları söyledi: “birincisi, bugünkü olayı sakın annenize anlatmayın. İkincisi, bir daha sakın sözümü dinlemezlik yapmayın.” Son cümleyi söylerken bakışları ablamda sabitleşti. Ablamın suratı bembeyazdı, anneme ablamın midesinin bulandığını ve bütün gün kustuğunu söyledik.

Babamın sesi hâlâ kulaklarımda. Ömür boyu o çığlıkları unutamayacağımı biliyorum.

Ertesi sabah, her zamanki gibi üçümüz kalktık ve beraberce acı çaylarımızı yudumladık. Babam hâlâ kızgın olduğunu belli eden bir yüz ifadesiyle bize oturmamızı söyledi ve şöyle dedi: “Artık beraber gitmiyoruz. On beş dakika arayla çıkacağız. Birbirimizi korumaya çalışırken hepimiz ölebiliriz.”. Alma ve ben şaşkınlıkla bakakaldık. Babam bu defa eliyle kafalarımızı okşayarak fısıldadı: ” Allah’a emanet olun, çocuklar.” Hızla döndü, ayakkabılarını giydi ve kapıyı çarparak çıktı. Annem telaşla mutfaktan koşarak geldi ve bize tuhaf tuhaf bakarak ellerini silerken ablama ve bana “beni kandıramazsınız ‘mide bulantısı’ hikayesiyle kızlar” dedi. Bunu söyledikten sonra derin bir iç çekti ve mutfağa döndü. Ablama bakıyordum. O da bana. Arkamızda kocaman İgman dağı duruyordu. Sabah sisiyle daha büyük, gizemli ve daha da güzel duruyordu. Saate baktım, babam evden çıkalı on beş dakika geçmişti. Ablam kalktı, beni öptü “dikkatli ol” dedi ve çıktı. İgman’a bakarken on beş dakika geçmesini bekledim…

Emira Albayrak

Bu yazı Tezkire dergisinin Saraybosna Sevgilim dosyasıyla çıkan 42. sayısında yayınlanmıştır.