Plavi Orkestar… Yani Mavi Orkestra…

Bir nesil onların şarkılarıyla aşık oldu, onların şarkılarıyla eğlendi ve yine onların şarkılarıyla “faşizme hayır!” diye haykırdı.

Onlar eski Yugoslavya’da 80’li yıllarda genç olanların hayatında çok özel bir yeri olan 4 arkadaş…

Albümleri  5 milyonun üzerinde satan, dünyanın dört bir yanında bin beş yüzün üzerinde konser vermiş 4 Bosnalı müzisyen…  ve bu kültür fenomeni olarak tanımlanan grubun, yıllar içinde bir ikon haline gelmiş solisti Saša Lošić

Milyonlar onu Loša takma adıyla ve kafasından yıllardır çıkarmadığı, onunla özdeşleşen şapkasıyla tanıdı. 20 yaşında çıktığı sahnelerde yıllar içinde kendisi de müziği de dinleyicilerinin gözü önünde olgunlaştı. Bosna Hersek’te doğmuştu, ancak savaş onu Slovenya’ya sürükledi. Silahlar sustuğunda, Plavi Orkestar’ı oluşturan 4 arkadaş yeniden bir araya geldi ve sahnelere geri döndü.

Akıllarda ve kalplerde yer eden onlarca besteye imza atan Saša Lošić aynı zamanda yüzü aşkın film ve tiyatro oyununu da melodileriyle bezedi. Dünyanın pek çok farklı ülkesinden sanatçıya beste de verdi Saša Lošić… 3 bestesi Candan Erçetin’in yorumuyla Türkçe seslendirildi. Erçetin’den dinlediğiniz  “Özledim”, “Canı sağolsun” ve “Yazık oldu”şarkılarının besteleri aslında Bosnalı sanatçıya ait.

Saša Lošić bugün hayatını Saraybosna, Ljublijana ve Hvar Adası arasında geçiriyor. Plavi Orkestar ise yıllar süren suskunluğunu 2012 yılında çıkardıkları “Sedam” isimli albümle bozdu. Ama açıkça söylemek gerekirse, bugün Balkanlarda birkaç kişi bir araya gelip şarkı söylüyorsa, hala “Suada”yı ya da “Bolje biti pijan”ı söylüyor. Yani yeni albüm, eskilerin gölgesinden kurtulamadı. Ama Plavi Orkestar, hala Plavi Orkestar.

Grup hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler için Pjer Žalica’nın “Orkestar”  belgeselini tavsiye ederim. Žalica, belgeselinde Plavi Orkestar’ın yükselişi ve sonrasını, Yugoslavya’nın son dönem tarihiyle iç içe işliyor.

Ben bu belgeseli Saraybosna Film Festivali’nde tesadüfen izlemiştim. Benim Plavi Orkestar hayranlığım işte bu belgeselden sonra başladı. Sinema salonundan ayrıldığım andan itibaren Saša Lošić‘e ulaşıp, onunla bir röportaj yapma ama hepsinden önce tanışıp karşılıklı sohbet etme isteği içimde kaynamaya başladı. Sonunda, 3 ay sonra ortak arkadaşlarımız vasıtasıyla kendisine ulaştım. Röportaj isteğimi kendisine ilettikten birkaç gün sonra Loşa babasını ziyaret etmek için Saraybosna’ya geldi. Böylece birazdan okuyacağınız röportajı 2011’in Şubatı’nda yaptık ve sonrasında Loşa benim en sevdiğim arkadaşlarımdan biri oldu. Eskimeyen bir röportaj olduğu için sizlerle de paylaşmak istedim.

 

 

 


Plavi Orkestar eski Yugoslavya’nın hem kültürel hem de sosyal yaşamında bir kilometre taşıydı. Pek çok şey değişti ama Plavi Orkestar yerini hep korudu. O dönemde binlerce göz sizi izliyordu. Peki bugün Saša Lošić nasıl yaşıyor?

Bu yaşta artık geriye dönüp baktığımda daha rahat analiz yapabiliyorum. O dönemki Saša‘ya baktığımda bana çok uzak geliyor. Plavi Orkestar o dönemde bir kimlikti. O zamanın ruhunu yansıtan, eski Yugoslavya’nın yetiştirme tarzını benliğinde taşıyan bir kültürel öğeydik. Büyülü bir şekilde bu bölgenin tüm trajik zamanlarını atlatarak bugüne geldik. Bugün geriye baktığımda Plavi Orkestar’ın nasıl böyle büyük bir hareket yaratabildiğini daha iyi anlıyorum. Hala konserlerimiz doluyor. Çünkü, bence her şeyin çöktüğü, aile ilişkilerinin, arkadaşlıkların eskisi gibi olmadığı, çıkarın ilk, insan ilişkilerinin ikinci planda kaldığı günümüzde, yıllara, yaşananlara rağmen bir arada kalan 4 arkadaşız. İnsanlara bunun mümkün olduğunu gösteriyoruz. Bu da bilinçsiz de olsa insanları bizi dinlemeye çekiyor. Onların da tekrar bir araya gelmesine vesile oluyoruz. Bizim grubumuz eski Yugoslavya’nın bilinçaltında yer etti. Bizi ćevapi gibi kahve gibi bu bölgenin bir sembolü olarak kabul ettiler. Ben yükleri, ağırlıkları sevmiyorum. Bu yüzden çok mutluyum. Çünkü bu kadar büyük bir role rağmen üzerimde yaz elbiseleri kadar hafif duran bir sanat hayatım oldu.

Yıllarca insanlar her adımınızı izledi. Ama son dönemde bir şekilde kendinizi geri çektiniz. İnsanlar merak ediyor, Plavi Orkestar neler yapıyor, ne üzerinde çalışıyorsunuz bugünlerde?

2000 yılında çıkardığımız albümden sonra uzun bir ara vermiştik. Bu uzun aranın tek sorumlusu benim. Kendimden çok uzaklaştığım bir dönemden geçiyordum. Slovenya’daki son konserimizi hatırlıyorum. Grup da dinleyici de çok mutluydu. Bense çok garip hissediyordum. Konser sırasında başımı ellerimin arasına alıp öylece kaldığımı hatırlıyorum. Bunu gören prodüktörüm kendime işkence ettiğimi, ara vermem gerektiğini söyledi. 2009’a kadar yaklaşık 10 yıl tuhaf bir hayat yaşadım. Antikacılardan çıkmadım, en sevdiğim kitaplara daldım, bütün dergilere abone oldum, çok yoğun internet kullanmaya başladım. Bu sürecin sonunda terapi olarak film ve tiyatro müzikleri yapmaya başladım yönetmen arkadaşlarım için. Dostum Pjer Žalica’nın “Gori Vatra” filmi için Candan Erçetin’le çalıştım örneğin. Bu vesileyle Türkiye’de de birkaç şarkım oldu ve bu beni çok mutlu etti. Bu şekilde yaklaşık 100 projede yer aldım ve sonunda pop müziğe dönmek istedim. Grupla bir dağ evinde toplandık, şömine başında çalmaya başladık, bir baktık ki farkında olmadan aslında yeni albüm için çalışıyoruz. Foto muhabirler bizi izlemeye başlayınca gördük ki kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sanırım 2012’de çıkardığımız albüm tüm eski Yugoslavya bölgesi müzik tarihinde üzerinde en uzun süre çalışılan albüm oldu.

80’lı yıllara baktığımızda siz bir müzisyenden çok bir semboldünüz bu bölge için. Merak ediyorum, “Faşizme ölüm” diye bir şarkınız ve albümünüz var, bu şarkıyı söylerken yalnızca birkaç yıl içinde faşizmin bu bölgede savaş başlatacağını hiç aklınıza getirmiş miydiniz?

O şarkı hep çok ilginç yorumlar aldı ve beni hep şaşırttı. Biz yarım milyon albüm satmış bir gruptuk. Yabancı basın bizi balkanlarda tarih yazan, “demir perdenin ardındaki Beatles” olarak tanımlıyordu. Gerçekten öyleydi.  Sokakta yürüyemezdik, postacı her gün bir çuval mektup getirirdi bana, tur şirketleri kapıma insanları getirirdi, telefon hiç susmazdı… Yani popülerleştikçe iş amacından saptı. grup olarak bu tatlı ilgiyi kırmak istedik. Genç kız grubu olmadığımızı göstermek istedik belki de. Başka şeyler konuşmak istedik. Göz bebeği olarak görülen, annelerin kızları için damat olarak dilediği bizler, faşizme karşı şarkı söylemeye başladık. Batı’da olsaydık bu bir intihar olabilirdi. “Faşizme ölüm” adlı bir albüm yaptık. Anti faşizm üzerine kurulmuş bir ülke olan Yugoslavya’da bile bu albüm büyük sorun yarattı. Faşizmi hangi içerikte kullanırsanız kullanın hep tepki çeker. Muhalefet için rejim yanlısı, rejim için muhalefet yanlısı olduk bir anda. o dönemde içimize büyük bir endişe yerleşti ve hep orada kaldı. o dönemde aldığım tepkilerle benim yaratıcılık kanatlarım kırıldı. Bugün bile sonuçlarını hissediyorum. Bir daha asla o kadar cesur olamadım.

Candan Erçetin’le çalıştığınızdan bahsettiniz. O 3 şarkı Türkiye’de çok seviliyor ama belki de pek çok kişi şarkıların size ait olduğundan habersiz. Nasıl başladı bu işbirliği?

Yönetmen arkadaşım Pjer’le bir gün bir kafede oturmuş, yeni filminin müzikleri hakkında konuşuyorduk. Bir sahne vardı, “O sahne için daha doğulu bir ses gerekiyor” dedim. Türk müziğini çok seviyorum. Bence Türk müziği evrendeki en yüksek enerjili müzik.  İnsanı omuriliğinden vuran bir yanı var. Saraybosna’da da bu müziğin etkisi büyüktür örneğin. İnternette Candan Erçetin’i dinledik ve sesine aşık olduk, “Mutlaka beraber calışmalıyız” dedik. Sonra buraya geldi. Çok güzel ve sıcakkanlı bir insan. Çok iyi anlaştık. Beraber bir albüm yapamadığımız için üzgünüm ama hala geç değil.

Takip ettiğiniz başka Türk müzisyenler de var mı?

Türk pop müziğini çok seviyorum. Bence çok taze bir yanı var. Ayrıca İbrahim Tatlıses’i çok seviyorum.

Yüzlerce konser verdiniz bunlardan biri de Çeşme Uluslararası Müzik Festivali’nde verdiğiniz konserdi. Nasıl hatırlıyorsunuz o konseri, Türk dinleyiciyle buluşmak nasıldı?

İzmir’e gittik, bir masal şehri gibiydi, ışık huzmesi içinde gibi. Tüm yolculuk inanılmazdı aslında. Grup üyelerinden bazılarının uçak korkusu olduğu için otobüsle gittik. İstanbul’un büyüklüğü karsısında hayrete düştüm, daha önce hiç böyle bir şehir görmemiştim. Gidiyoruz gidiyoruz bitmiyor.  Ne büyük bir güç diye düşünmüştüm. Sonra İzmir’e geçtik. Daha küçük ama çok güzel bir şehir.  Akdeniz şehri ama daha doğulu. Çeşme’de bizi 5 yıldızlı bir otele götürdüler. Havuza indik, bir baktık hemen yanımızda Michael Jackson’ın kız kardeşi güneşleniyor. Eski sosyalist bir ülkenin çocuklarıyız, gelmişiz Michael Jackson’ın kız kardeşiyle yan yana güneşleniyoruz. Şaşırdık kaldık. Biraz sohbet bile ettik. Ağzından kendi ismimi duymak bile büyük bir şeydi. Sonra şımardık tabi haliyle. Çeşme’de o muhteşem amfi tiyatroya gittik prova için. Teknik ekipmandan şikayet etmeye,  hoparlörlere, mikrofonlara kusur bulmaya başladık. Bizden sonra daha büyük  yıldızlar prova için geldi. Aynı ekipmanla harika çaldılar. Utandık. İyi bir ders aldık. Festivalde bize ödül de verdiler. Ama her şey bir yana orada yediğim kavunu hiç unutamayacağım.

İyi vakit geçirmiş olduğunuzu duymak güzel, çünkü sizi tekrar Türkiye’de görmek isteriz. Bu yönde bir planınız var mı?

Yaşlılık dönemimde planlıyorum. Çünkü o zaman Plavi Orkestar’dan ayrı, kendi projelerime odaklanacağım. Saraybosna Film Festivali için hazırladığım bir proje var. Eski müzisyenlerin çalışmalarını kapsayacak. Caz ve bu bölgenin folk müziği bir arada olacak. Bir nevi zaman tüneli gibi…. Bu projeyle Avrupa’yı dolaşacağız. Türkiye’ye de gelmeyi çok isterim.

Pjer Žalica’nın “Orkestra” filmi seyirciden büyük ilgi gördü. Film Plavi Orkestar odaklı olarak bu bölgenin geçirdiği sizin de şahitlik ettiğiniz değişimi işliyor. Daha önce pek çok filmin yaratıcı ekibinde yer aldınız ama bu kez kendiniz olarak beyaz perdede olmak nasıldı?

İlk 30 dakika oyuncusunuz sonra kamerayı unutuyorsunuz. Kamera her anımda beni takip ediyordu. Başta çok rahatsız oldum ama sonra alıştım. Filmi izlediğinizde filmde yer alan insanlarla karşılıklı sohbet ediyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Samimi bir anlatımı oldu. O ekranda herkes sadece insan, ünvanlar kayboldu. Ben filmi vizyona girmeden izleyen son kişiydim. Hırvatistan’da Slovenya’da ve Saraybosna’da film çok ilgi gördü. Bir gün filmi tekrar izlerken kendimi çok garip hissettim. Kişiliğimin ikiye ayrıldığını sezdim sanki.  Açıkcası ben kamuya malolmuş kişilik düşüncesine inanmıyorum. Bu yüzden özel hayatımdaki Saşa’yı ekrana taşımak benim için kolay olmadı. Alışık değilim. Gazetelerde çıkan haberlerimi okuyup önemli biri olduğum düşüncesiyle yaşayan biri değilim ben. Röportajlar veriyorum ya da bu filmde yer aldım çünkü, gelecek nesillere yaratıcılıkları için bir çıkış noktası oluşturmak istiyorum. Onlara kitaplar dışında da yakın tarihi anlatmak, görünenin dışında geçmiş nasıldı bunu göstermek istiyorum. Kimse bir şey anlatmazsa neye inanacağız? Okuduğum yazarlar hiç yazmamış olsaydı ne olurdu… Sonuçta bu filmle bu bölgenin kültürel ruhuna bir katkı sağladığımız için çok mutluyum.

Gözde Şeker

Bu yazı ve söyleşi Başka Dergi (BAŠKA) 3. sayısında yayınlanmıştır.

Gözde Şeker ve Saša Lošić