“Mostar’da ne yaşamaya acelem var, ne de ölmeye.” diyorsunuz Mostari’nin ilk sayfalarında. Genellikle, aceleci turist bakışlarıyla yazılan basit gezi yazılarıyla geçiştirilen Mostar’a, derinlikli ve uzun vadeli bir ‘bekçilik’ fikri nasıl başladı ve gelişti?

Mostar’a ilk geldiğim akşam Köprüye bakmaya kıyamadım. Sanki görücü usulü ile evleneceksiniz, o kişinin neye benzediğini bilmiyorsunuz ama yine de bakmaya çekiniyorsunuz. Köprüye yakın, oturacağım eve ilk girdiğimde mutfağa, dolaplara, yatak odasına baktım. Balkondan Köprünün göründüğünü biliyordum; sona sakladım. Köprüyü görür görmez ‘Allahım’ dedim. Beni adeta çarptı. Ertesi gün Köprüye gittim, not defterimi çıkarıp bir şeyler yazdım. Akşam olmuş, gelişimin üzerinden yedi saat geçmiş, hala Köprü’nün bir ucunda ayaktaydım. Ertesi gün uyanır uyanmaz, kahvaltı etmeden, Köprünün yolunu tuttum. Köprü beni azad edene kadar aylarca böyle yaşadım. Günde on, oniki saat, sabah, akşam gece yarısından sonra. Köprü bana ne yaşattıysa ben de dünyamı, duygularımı, hezeyanlarımı Köprü’yle paylaştım. Anı diye yazmaya başladığım notlar bir süre sonra köprü bekçisinin nöbet defterine dönüştü. Stari Most’un iki ucunda geçirdiğim zaman sanki ömrümün bir özeti. Mostar denilince hala içim titriyor. Köprü bekçisi anlamına gelen Mostari kitabı bir anlamda da tarihsel sürekliliğin ifadesi. Mostar, Serhadd-i İslâmiyye. Osmanlı’nın sınırında bir şehir. Osmanlı İmparatorluğu bittği yerde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu başlıyor. Köprünün giriş çıkışlarında, kimlerin gelip gittiğini gözleyen köprü bekçileri bulunurmuş. Bekçiler, oradaki insanların, gelip geçenlerin kayıtlarını tutarlarmış. Ben de bir defter daha eklemiş oldum.

Mostari kitabı, tür olarak bambaşka bir yere sahip. Bir anı kitabının da ötesine geçen bir metin. Köprü bekçiliği bir roman karakteri gibi. Bir nevi ‘kurgu anı’ diyebilir miyiz Mostari’ye?

20. yüzyılın başında şiirinde “trrrrum, trrrrum, trrrrum! trak tiki tak, makinalaşmak istiyorum” diyen Nâzım Hikmet’in sanayileşmeye övgüsünde ifade ettiği hıza tapılan bir dönemden geliyoruz. Jackson Pollock’un zamana karşı yarışırcasına tuvallerine boya püskürtmesi, Jack Kerouac’ın yazarken kâğıt değiştirmeye zaman ayırmak istemediğinden daktilosuna rulo takması, James Joyce’un bilinçdışı akımında aklından öylesine gelip geçenleri derleyip toparlamadan anında yazısına dökmesi ve hepsinin yolunu açan İtalyan şair Tommaso Marinetti’nin 1909 Fütürist Manifestosu: “Dünyamızın görkemliliğinin yeni bir güzellikle zenginleştiğini ilan ediyoruz. Hızın güzelliği.”

Belki de Mostar’da uyandığım o ilk sabah köprü başına gitmeseydim yerimden neredeyse kımıldamadan günümü orada geçirmeseydim… Mostari yeni bir edebiyat türü mü? Yoksa edebiyat türlerinden özgürleşen bir metin mi? Sizin deyiminizle “kurgu-anı”mı? İlişkilerimizi arkadaş, eski sevgili, aşkım gibi deyimlerle nasıl prangaya vuruyorsak edebiyat kategorileri de öyle. İsterseniz yazarla köprünün kelimelerle dansı da diyebiliriz.


”Robotlaşmış rehberlerden, falanca katedralin hangi yüzyılda yapıldığını, yüksekliğini, basamak sayısını, dinlemeye daha ne kadar katlanacağız?

Sizi yavaş turizme davet ediyorum”

Gezi yazıları bir yerden bir yere yolculuğun öyküsüyken, Mostari her iki manada da sakinliği tercih ediyor. Sizce bir şehri anlamak sakinliği mi gerektirir?

Duyu ve algılarımız hızın saldırısında. Uyarıcılarla bombalanıyoruz.

2016 yılında yaşayanların bir günde televizyonda seyrettiği cinayetler ve sevişmelere yüz yıl önce yaşayan biri ömrü boyunca tanık olmuyordu. Yaşadıklarımızı tüketim hızında unutuyoruz. Türümüz, ruhen ve zihnen hazmedilmesi imkânsız saldırıya karşı.
Robotlaşmış rehberlerden, falanca katedralin hangi yüzyılda yapıldığını, yüksekliğini, basamak sayısını, dinlemeye daha ne kadar katlanacağız?

Gittiğimiz yerleri tüketmeden nasıl bütünleşebiliriz?
Seyahatlerimizin, “ilk öpücük” heyecanında olmasını nasıl sağlar, kendimizi nasıl yeniden üretebilir,
doğurabiliriz?

Sizi “Yavaş Turizm”e davet ediyorum. Sıfır kilometrede tek yerde durun. Dünya etrafınızda dönsün. Para harcamadan. Bol gözlem yaparak. Grubunuzdan, sevgilinizden ayrılın. Birkaç saatliğine tek başınıza kalın. Kendi rehberiniz olun. Cesaretinizi toplayın. Bilmediğiniz sokaklara dalın. Kaybolun. Dilinizden anlamayan insanlara yol sorun. Ayrıldıklarınızla tekrar buluştuğunuzda gördüklerinizin farklı zenginliklerini paylaşın. Yaşadığınız dünyanın gözlemcisi, antropologu, sosyologu siz olun. Kadınlar nasıl giyiniyor? Rahatlar mı? Yaşlılar? Engelliler? Vitrin tasarımları nasıl? Evsiz barksız var mı? Polisin duruşu? Dilenci? Süpermarkette fiyatlar nasıl? Alışverişi kadınlar mı yapıyor, erkekler mi? Çocuklara nasıl davranılıyor? Kendi ülkenizde eksikliğini hissettiğiniz neler var? Gözünüze kestirdiğiniz, kendinize benzettiğinizi birisine bakın, neler alıyor? Bir an için turist olmaktan çıkın. Az önce sizin gibi dolaşan, dolaştırılan turistleri gözlemleyin. Tekrar tekrar dinlediğiniz bir müzikten, satır satır okuduğunuz bir mektuptan keyif alıyorcasına dolaşın.

Mostari’de birbirinden harika turist analizleri var. Mostar’dan yola çıkarak sorarsak, turistler şehirlerin dilini ve ruhunu yakalayabilirler mi?

Çoğumuz kendimizin peşindeyiz. Mostar’da Türkler onun bunun fotoğrafını çekip “burası bir zamanlar bizimdi” edasında dolaşırken, Amerikalılar tarihten kalma bir şark kasabasının gizeminin peşinde. Farkında olmadığımız bizim de turist olarak gittiğimiz şehirleri, sakinlerinin yaşamını, geçim kaynaklarını değiştirdiğimiz. Zeki Müren’in “…koklamaya kıyamam, benim güzel manolyam” sözlerini içeren bir şarkısı vardı. Günümüzde bırakın koklamaya kıyamamayı, gittiğimiz yerlerde gördüklerimizi kökünden kopartıyoruz. İngiltere’nin yerinden sökülen ünlü “London Bridge”i bile bugün Arizona’da. Şehrin ruhunu yakalamak bir yana ötekileştiriyor, orada yaşayanların sorunlarıyla ilgilenmeyerek, şehri sakinlerinden soyutlayıp nesnelerden ibaret görüyoruz. Yaşadığımız ülkenin siyasetine düşkünlüğümüzün milliyetçiliğinde, türümüzün başka ülkelerde yaşantısına duyarsızız. Sonuç? Sermayenin küresel egemenliğinde yerelliğini aşamayan bizler. Gittiğimiz yerlerde yaşama, insana kayıtsız, hedonizm ve tüketime odaklı turizm anlayışımız ibret verici.

Şehirlerin salt turistlere sunulan turistik bölgelere ayrılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Turistler şehirlerde tüketim çılgınlıklarının doruk noktasındayken, şehirler turistlerin ceplerinde son kuruşa el koymak peşinde.
İkisinin işbirliğiye ibret verici bir çark dönmekte.
Anı diye satılan ıvır zıvır nesneler, o yörenin el emeğini, sanatçısını es geçiyor, çocuk emeğinin sömürüldüğü Çin gibi Uzak Doğu ülkelerinden alınıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya hakimiyetini perçinleştiren Avrupa ve Amerika’nın orta sınıflarının palazlanmasıyla gelişen kitle turizmine günümüzde Asya ülkeleri de katıldı. Ulus devletler ülkelerini markalaştırıp “turistik “ yaparken bindikleri dalı kestiklerinin farkında değil. Dünyayı görmeye meraklı turistler giderek turistlerden kaçar oldu. Arta kalanlar boğucu şehirlerden kaçıp bir tür tecrid kampını andırır yerlerde, o ülkenin insanlarından uzak tesislere paketlenmekte.
Sayıları sınırlayabilir, çekirge istilası turizmi yavaşlatabilir miyiz? Artık bir çok müze önceden belirlenen zaman dilimlerinde randevu esasına göre ziyaretçi kabul ediyor. Mostar Köprüsü’nün yaz turizmi yoğunluğunda geçilmez olduğunun hepimiz tanığıyız. Turistler itiş kakıştan, tur rehberlerinin sesleri birbirine karışan Babil kulesi görüntüsünden memnun değilken, şehrin bir yakasından diğerine geçme çabasında Mostarlılar da Köprüye çıkmaktan bile tedirgin.
Turist gruplarını birbirleriyle yarışırcasına köprünün bir ucundan diğerine geçirmek yerine, şehirde onların sıralarını beklerken zamanlarını değerlendirebilecekleri, Mostar’ın tanıtılabilceği, yerel sanatkar ve zaanaatkarlarla kaynaşabileceği, onları atelyölerinde çalışırken izleyebilecekleri, alış veriş yapabilecekleri başla mekanlar kurulabilir.

Bertolt Brecht “kentler dar, görüşler dardı” der. Şehir mimarilerinin insanları bu kadar çok etkilediğini düşünüyor musunuz? Şehir mimarisi ve insan psikoloji arasında nasıl bir etkileşim var?

Şehir mimarisi insanı birbirne yabancılaştırarak vahşileştirdi, merkez otoriteyi güçlendirerek bizi edilgenleştirdi. Ananonim cinayetler, seri katiller, yaşadığımız mekanlarda birbirimizi tanımadığımız şehir yaşantısına özgü. Evinizi istediğiniz gibi yapıp, onarıp, genişletmenizi mümkün kılan kırsal mimari tarzı yerine otoritenin iznine tabiyiz. İç savaşlar dışında devlet şiddeti en çok kentlerde. Gün gelecek şehirler kocaman kent müzeleri olacak.Tema Park’lara gider gibi şehirleri dolaşacağız.
Tatilerimizde şehir yaşamını oynayacağız. Otomobillere
bineceğiz. Apartmanlarda oturup gerçek AVM’lerde para ile
alışveriş yapacağız

Zeki Müren’in “…koklamaya kıyamam, benim güzel manolyam” sözlerini içeren bir şarkısı vardı. Günümüzde bırakın koklamaya kıyamamayı, gittiğimiz yerlerde gördüklerimizi kökünden kopartıyoruz. İngiltere’nin yerinden sökülen ünlü “London Bridge”i bile bugün Arizona’da


Çokça seyahat eden ve dünyanın en önemli şehirlerini çok yakından bilen birisi olarak, diğer dünya şehirleriyle kıyaslarsanız, Mostar köprüsü ve şehri hangi özellikleriyle diğer şehirlerden başka kalır?

Mağrurluğu ve mağdurluğu yaşayıp ardında bırakmış bir şehir Mostar. Yaşanılan bir takım olayları bazıları çok konuşurken bazıları hiç konuşmaz. Türkiye’de 12 Mart ve 12 Eylül’de işkenceden geçen insanlar hangi ideolojide olursa olsun konuşmazlardı. Mostarlı da başına gelen felaketi konuşmuyor. Mekan ağlamıyor. Neler yaşandığından haberdar olduğunuzu bilmesine rağmen söylemiyor. Bakışlardan ve tavırlardan çok net hissedebiliyorsunuz. Vahşet vahşeti, acı da acıyı tüketmiş. Bazı toplumlar yüz yıl önce yaşadıkları acıları unutmazlar ve unutturmazlar. Bazı kültürler, bazı uluslar veyahutta o kültürlerden bazı kişiler acı tacirliği yapar, o acıyı unutturmazlar size. Bazı kültürler de unutmak ister. Mostar o acıyı unutmak isteyen kültürlerden. Mostar o kin hissedilsin, sürdürülsün, bilinsin istemiyor. Dünyanın Balkanlara bakışı, halkların birbirini öldürdüğü, kestiği yönünde. Tarih tam tersi. Avrupa’da İngiltere’de, İspanya’da Almanya’da şehir yokken, insanlar bataklıkta yaşarken Balkanlar’da tarım toplumu vardı, şehirler vardı. Ve birçok dil, din yanyanaydı. Dolayısıyla birlikte yaşamayı bilen bir toplum. Oysa Batı Avrupa çok saf bir toplum, ötekiye, yabancıya alışık değil. Balkanların bu hale gelmesinin nedeni, ulus devlet kurma çabalarından, yine İngilizlerin, Almanların, Fransızların Osmanlı parçalanırken pay kapma çabalarından ve orda yükselen milliyetçilik duygularından. Türkiye’de ve her yerde olduğu gibi milliyetçilik birbirine düşürüyor insanları.

Bu anlamda Bosna çok güçlü. Başından geçen acı olaylarla tanınmak istemiyor. Mostar’da uzun yıllar kültürler içiçe yaşadığından, tarihinde Roma, Slav, Arap, Osmanlı gibi zengin kültürler barındırdığından, şehir bize ‘Ben buyum, bu kültürlerin ürünüyüm’ diyor. Böyle bir şehir katliamla hatırlanmak istemez. Şehrin düşmanı, hatırlatanlar.

Dünyanın Balkanlara bakışı, halkların birbirini öldürdüğü, kestiği yönünde. Tarih tam tersi. Avrupa’da İngiltere’de, İspanya’da Almanya’da şehir yokken, insanlar bataklıkta yaşarken Balkanlar’da tarım toplumu vardı, şehirler vardı. Ve birçok dil, din yanyanaydı.

Mostar denince akla önce ışık gelir diyen İvo Andric’e katılıyor musunuz? Bu şehir parlaklığını sizce de güneşe olan yakınlığından mı alıyor?

Kimi yazarların şehirlere bir şeyler yakıştırma huyu var. Coca Cola reklamı gibi tekrarlana tekrarlana algılımızı tekdüzeleştiriyor. Pamuk’un, dünyanın en enerjik, renkli, süpriz dolu şehirlerinden İstanbul’a “hüzün”ü yakıştırması gibi. Mostar’ın görüntüsü belki akıllarda kalan tek bir kartpostala sığdırtılabiliyor, ama mesele tek tük çarpıcı kelimelerle de ifade edilemeyen duygusunu sezebilmekte.

Bir yazınızda ‘İstanbul’un Yalancıları’ tabirini kullanıyorsunuz. Mostarın da yalancıları var mı?

İstanbul’un yalancıları aşağılık komplekslerinden şehre olmadık kimlikler vermek, markalaştırma tellallıklarında ona buna satmak peşinde olanlar. Mostar suskun. Yalancılığı varsa sessizliğinin aldatıcılığında. Anlamayana “davul zurna az” demişler. Mostar’ı Mostar yapan tarihinin bilgeliğinde güne kayıtsızlığı. Bizim yaptığımızsa, aymazlığımızın kalıplarında gününü abartmamız. Bu şehri insanlarıyla birlikte koruyabilirsek önümüzdeki yüzyıllara daha neler neler yaşatacak.

Bu söyleşi Başka Dergi’nin Mostar dosyalı 5. sayısı için yapılmıştır ve aynı sayıda yayınlanmıştır.

Aliye Fatma Mataracı

Söyleşi için kendisine teşekkür ediyoruz.