Önce taslağı kaydedelim: Orhan Gazi, 6 Nisan 1326 tarihinde Bursa’yı alır ve bu kadim kenti ülkesinin ilk payitahtı ilan eder. Orhan oğlu Murad da 1361’de Edirne’yi zapt eder ve devlet aklı Rumeli’nde konuşlanmaya başlar. 29 Mayıs 1453 tarihinden evvel (Anadolu’nun eski şehirleri zaten bağlam dışında)[1] Selanik, Filibe, Kırcaali, İskeçe, Drama, Serez, Üsküp, Prizren, Kosova, Kavala, Dimetoka gibi birçok Balkan kenti Osmanlı ülkesinin sınırlarına katılır. Bu hudut genişliğinin alelade bir yayılma politikası olduğunu zannediyorsanız, fena hâlde yanılıyorsunuz demektir, belirtelim.

İlber Ortaylı’nın “Sizce Atatürk’ün başarısındaki en önemli faktör nedir?” sorusuna verdiği cevap kayda değerdir: “En önemli faktör, vazgeçmek bilmeyen iradesidir, bu noktada Gazi Paşa’da Rumeli inadı vardır.” Ortaylı, Rumeli coğrafyasına ilişkin ise şu kanaatini paylaşır: “Selanik’in bir diğer özelliği ise liman ve demiryolu bağlantısıyla Avrupa’nın ticarî ve fikrî tesirine de oldukça açık bir şehir olmasıydı. Dolayısıyla Gazi’nin dünya görüşü, meselelere bakışı, hatta karakteri üzerinde Selanik gibi bir şehirde doğup, büyümüş olmak etkili olmuştur. Uzak bir Anadolu köyünde doğup büyüse belki bu imkânlara sahip olamayacağı için köyde kalır ve tamamen farklı bir meslek edinirdi.”

Yeri gelmişken; Orhan’ın diğer oğlu Süleyman Paşa’yı da analım; çünkü Osmanlı tarihinde Rumeli fatihi diye bilinir; geleneğe göre Gelibolu yarımadasına çıkarak ilk fetih hareketini başlatan şehzadedir. Çünkü Rumeli’ndeki fütuhatın kapısı, Türklerin Balkanlardaki ilk askerî üssü olan Çimpe Kalesi alınarak; onun eliyle açılır.

Pek tabi pirimiz Evliyâ Çelebi’nin adını da telaffuz etmeliyiz; çünkü seyyahımızın anlattığını göre, Rumeli’ne ilk defa bu ‘ulu gürbüz er, dilâver ve hünerli yiğit’ diye andığı büyük dedesi Ece Yakup; Orhan’ın oğlu Süleyman Paşa, Kara Mürsel, Kara Koca yetmiş kişiyle Kapudağ burnundan (yarımadası) deriden tulum sallarla geçilir. Ekibin önce İpsala’yı fethettiğini, ilk namazlarını burada kıldıklarından ötürü de ‘ibtidâ salâ’dan İpsala (etimolojik hokuspokus) dendiğini kaydeder. Biz şimdi dedesinin bavulunu taşıyan seyyahımızı takip edelim: “Germiyan kavmi arasında ‘ece’ diye kardeşe derler. Bunlar Kütahya’da anadan doğdukları sırada Osman Gazi oğlu Orhan Gazi o sırada Kütahya’da dünyaya gelmiş ve Ece Yakub ile süt emişip sütkardeş olduklarından Ece Yakub derler. Daha sonra Bursa Kalesi’ni Orhan Gazi fethettiği gün bu akrabamız Ece Yakub’u Bursa hâkimi edip kendileri Konya şehrine giderler. Sonra Ece Yakub Bursa şehri içinde nice hayrât u hasenâtlar yapmıştır, caminin sahasında metfundur, Allah rahmet eylesin.”[2]  

Rumeli: İmparatorluğun hafızası

Kemal Karpat’ın saptamasıyla Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve kökleşmesi 1299-1448 sürecinde başlar ve büyük bir kısmı Balkanlarda gerçekleşir. İmparatorluğun yeni rejimle Türkiye Cumhuriyeti’ne evrilmesi, yeni bir kimlik ve felsefeyle dünyaya açılmasının orijini Balkanlar’da İttihat ve Terakki’nin 1908 Devrimi’ndedir.[3] Mesela 1448 II. Kosova Savaşı sonrası, Bizans tarihçisi Dukas, “Bugün Gelibolu Boğazı’ndan Tuna’ya kadar olan yerlerdeki Türkler Anadolu’da bulunan Osmanlı tebaası Türklerden fazladır.” tespitini yapar ki Osmanoğulları’nın bir Rumeli İmparatorluğu olduğu fikrinin zamanı ve zemini bundan sonra netleşir. Senaryonun sonunda Yahya Kemal’in tarihimizin en büyük kaybının Rumeli’nden çıkmak olarak değerlendirmesini de bu kontekstte okumak icap eder. Balkan Savaşları sonrası ‘anavatan’dan kovulmak, İttihatçılarda, devamında Cumhuriyet kadrolarında bir travma meydana getirmiştir şüphesiz.

Lozan Anlaşması ek protokolü olarak Yunanistan ile imza edilen sözleşmenin tarihi olan 1924’ü baz alırsak; zorunlu göç (exchange obligatoire), 1912 Balkan Harbi sonrası Rumeli’nden kitlesel kopuşumuzun resmî ve hüzünlü imzasıdır. Batı Rumeli’yi Nasıl Kaybettik? diye soran Mareşal Fevzi Çakmak, açlık ve sefalet manzarasının korkunç olduğunu, askerlerin sokaklarda dilenerek; çamurların üstünde düşüp kalktığını kaydeder ve Türk’ün elvedasını şöyle resmeder: “19 Haziran 1913 sabahı Karadeniz gemisi, akşama doğru da Gülcemal vapuru Seman iskelesinden hareket ettiler. Ben de Gülcemal vapurundaydım. Batı Rumeli’de beş yüz yıllık Türk hakimiyetine veda ettik. Güneş batarken Arnavutluk kıyıları da yavaş yavaş gözümüzün önünden siliniyordu. Atalarımızın asırlar boyunca kanlarıyla suladığı, eski ve yeni şehitlerimizin gömüldüğü vatan parçasının terk edilmesi kalplerimizde giderilmeyecek acılar, hasretler meydana getiriyordu.”[4]

Suyu Arayan Adam Şevket Süreyya Aydemir de bu eski hikâyenin süregelen hissiyatını şu cümlelerle tütsüler: “Bu perişan kafileler, eski istila ordularının Balkanlar’da, Tuna’da ve daha ötede yerleşip, köy, şehir, kale kuran eski fatihlerin geri dönen çocukları, kalıntılarıydı. Şahin atlar üstünde Avrupa’ya giden ataların bu çocukları, şimdi her tarafından torbalar, bakraçlar sarkan bu gıcırtılı arabalarla, yüzyıllarca süren bir egemenliğin ellerinde kalan bu hazin artıklarını geriye doğru taşıyorlardı.”[5]

‘Rumeli dimdik ve Osmanlı olarak ayaktadır’

Çünkü Osmanlı demek, kahir ekseriyetle Rumeli demektir. Nevzat Köseoğlu’nun işaret ettiği gibi, İmparatorluğun kuruluşunda Balkanlar öyle derinliğine Türkleşir ki 1402’de Anadolu paramparça ve yıllarca Hanedan boğuşmalarına sahne olurken; Rumeli dimdik ve Osmanlı olarak ayakta bekler. Daha Fatih devrine gelmeden Rumeli yüzlerce cami, medrese, tekke, han, hamam ve kale ile donanmıştır. Bu yüzden, nice yüzyıllar sonrasının vahşeti, her şeye rağmen Avrupa’daki Osmanlı havasını ve izlerini yok edememiştir.[6]  

Enver Paşa, tam da II. Meşrutiyet’in beşinci yıldönümünde, yani 23 Temmuz 1913’te Edirne’yi Bulgarlardan geri alır. İkinci payitahtın yeniden Osmanlı sınırlarına katılması sonrası Teşkilat-ı Mahsusa’ya Rumeli’nde, (tıpkı Trablusgarp’ta olduğu gibi) örgütlenme görevi tevdi eder. Başında Kuşçubaşı Eşref’in bulunduğu 16 subay ve 100 erden oluşa çete, hemen harekete geçer. Millî tabur, kısa zamanda birçok eski Türk toprağını istirdat eder. Gümülcine’nin alınmasıyla da burada Garbî Trakya Hükümet-i Muvakkatesi kurulur. Salih Hoca’nın reis-i cumhur olduğu devlet, Osmanlı’yla bağlarını kopararak; 12 Eylül 1913 tarihinde Batı Trakya Türk Cumhuriyeti adıyla bağımsız bir devlet olduklarını ilan eder. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nden önce cumhuriyet düzenini benimseyen ilk Türk devletidir. (İlginçtir Osmanlı İmparatorluğu’nda Cumhuriyet lafzı, 1703 senesinde Edirne’de Yeniçeri ağası Çalık Ahmed tarafından dillendirilir) Başkenti Gümülcine olan rejimin bayrağı ise siyah-yeşil-beyaz renkleri içeren ay-yıldızlı sancaktır. 55 gün varlığını sürdüren devlet, geleceğe atılan bir işaret fişeği ya da istikbal tarlasına ekilen millî bir tohum olur. Prizrenli Süleyman Askerî’nin yazdığı millî marştan bazı iktibaslar yapacağım. Bakalım yüzü ve sesi tanıdık gelecek mi? “Ey Batı Trakyalı asil Türk çocuğu ne mutlu sana/…/Bastığın şu yerler senin şanlı şehitlerinle dolu/…/Binlerce hür yıldır yaşayan bir milletin torunlarıyız/…/Cumhuriyetin yüce bayrağı her an bu yurtta dalgalanacak/ Şu bütün Batı Trakya kıyamete kadar hür yaşayacak!”[7]

‘Bizans’ın Yıldız burcunda ikamet eden baykuş’

Şimdi tarihi hızlandıralım… 1908 Devrimi’nden sonra, Sultan Hamid, literatüre II. Meşrutiyet olarak geçen Osmanlı anayasasını yeniden ilan eder. Ancak üzerinden henüz bir yıl bile geçmemiş ve Meşrutiyet’i koruma gayesiyle “Kâbe-i Hürriyet”[8] addedilen Selânik’ten İstanbul’a avcı taburları getirilmiştir. Tam bu demlerde tarihin muammalarından biri gezinmeye başlar; çünkü taburlarda huzursuz bacak sendromu görülür. Neden mi? Çünkü (birazdan bu gayrimemnunların çıkaracağı ayaklanmada) ‘alaylı’ olarak ifade edilen subaylar, daha sonra ‘mektepli’ subayların emrine verilir. Askerler, 1909’un 13 Nisan (Rumî takvime göre 31 Mart’ta) sabahı komutanlarını kışlaya hapsedip; dışarı çıkarlar. Yeniçerilerin isyan talimi yaptıkları Ayasofya Meydanı’nda toplanıp havaya ateş açmaya başlarlar. Onların sloganları bugün Türk siyasetini yönlendirecek menfi bir tohum olarak İstanbul’un orasına atılır: Hem eski ‘alaylı’ subayların vazifelerine iadelerini, hem de ‘şeriat’ (talim, gavur işi midir?) istiyorlardır! Payitaht, on bir gün boyunca kargaşa (başkentin alışık olduğu bir tecrübe) içerisinde kalır.

Sultan Hamid’e ezelden muhalif [9] olan ve Meşrutiyet’in ilânında büyük hissesi bulunan Selânik’teki Üçüncü Ordu, isyanın bastırılması için başkente hemen yeni birlikler gönderilmesine karar verdi. Hüseyin Hüsnü Paşa’nın (Türkiye İşçi Partisi Başkanı Mehmet Ali Aybar’ın dedesi) kumandasında yola çıkan ve Hareket Ordusu[10] adını alan birlikler, 19 Nisan’da trenle Yeşilköy’e ulaşırlar. Paşa, İstanbul halkına hitaben hemen bir manifesto yayınlar: “Adî menfaatleri için yalan şekilde din kisvesine bürünenlerin kanunların gerektirdiği cezalardan kurtulamayacaklar, anayasanın üzerinde hiçbir kanun ve kuvvet yoktur.” Velhasıl birlikler, Üçüncü Ordu Kumandanı Mahmud Şevket Paşa’nın 22 Nisan’da Yeşilköy’e gelip komutayı devralmasından sonra şehre girerler, sanki Konstantinopolis yeniden fethediliyordur. Günlük tutan tek sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın tarihin güncesine kaydettiği şu diskura dinleyelim:

Kardaşlar! Yüzbinlerce şühedanın kanı pahasına kazanılan meşrutiyetimizi mahvedip yerine yine istibdatı ikame etmek üzere İstanbul’da, o köhne Bizans’ın Yıldız burcunda ikamet eden baykuş, insan kanı emmekten, öksüz yetimlere gözyaşı döktürmekten mütezelli olan haris, 600 senelik muhteşem, muzaffer bir milletin tarihini, ecdadın namusunu lekeleyen o insan kıyafetindeki canavar, İstanbul’da avcı taburlarını iğfal ettirmişti, para mukabilinde namuslarını satan o alçaklar da sair muti askerleri cebren ve kal’an isyanlara iştirak ettirmişler. Orada ne kadar hamiyetli kardaşlar ne kadar genç mektepli zabitler varsa cümlesi birer suret-i feciyede şehit ediliyorlar. İşte, bu şühedanın içinde Asar-ı Tevfik zırhlısı kapudanı Ali Kabuli Bey de var. İstanbul’un erbabı namusu pencerelerden bile bakmaya cesaret edemiyorlar. Makarr-ı hilafet kan ağlıyor. Payitaht bizden, ordudan, imdat bekliyor. Vatan gidiyor, millet mahvoluyor. Ne duruyoruz? Bizde cesaret, bizde hamiyyet yok mu? İşte ben, tekmil servetimi ordunun masarrıf-i iftihariyyesine hayatımı, hayatımı da vatana feda ediyorum. Hürriyetin istihsali için benimle beraber İstanbul’a gidecek içimizde çok kahraman var. Paşa, kumandan hepimiz gideceğiz. Cümlemiz sana diren olacağız. Kanımızın son damlasını vatanın, Meşrutiyet’in istihsali için dökmekten, bu uğurda güle güle can vermekten ictinap eden içimizde bir kişi yoktur. Hepimiz hazırız, emrinize muntazırız.

Nitekim, ayaklanma iki gün içerisinde bastırılır, akabinde 34. Osmanlı padişahı II. Abdülhamid Han[11] hep korktuğu, zihninden bir türlü atamadığı sahneyi yaşar, 27 Nisan günü tahtından indirilip Selanik’teki Alatini Köşkü’ne gönderilir.[12]

‘Rumelili, kibirli ve asalet iddiasındadır’

Bu arada 31 Mart, kendisini sol-seküler olarak tanımlayan entelektüellerin iddia ettiği gibi bir irtica ayaklanması da değildir, not düşelim. Çünkü mürtecilikle II. Meşrutiyet öncesi döneme, yani Sultan Hamid istibdadına dönmek kast edilir, nüansa dikkat lütfen.[13] Bu arada Ömer Seyfettin’in 31 Mart hadisesini anlattığı İrtica Haberi adlı hikâyesindeki şu sahne dönemin atmosferini anlatması açısından oldukça ‘soğuk’tur: “Süvari alay kumandanıyla bizim taburun kumandanı Erkânıharp Müfit Bey de geldiler. Lafa Müfit Bey başladı. Bu zaten asabi ve zannedersem isterik, maahaza kuvvetli ve müteşebbis, çekinmez bir adamdır. Doğrudan doğruya Sultan Hamit’i itham etti: Arkadaşlar! diye başladı, emin olunuz ki Meşrutiyet’e, milletin ümidine vurulan bu yeni ve tahammül olunmaz darbe Sultan Hamit’tendir. Başka cani, başka katil aramayınız! Meşrutiyet onun için ölümdür; o zulmetmeden, öldürtmeden, ağlatmadan, kan ve gözyaşı döktürmeden yaşayamaz, ölür.”

Toparlayalım: Ta Orhan oğlu Süleyman Paşa’nın gayretleriyle başlayan Balkan fiction’ı, yüzyıllar içinde devletin aklı, ruhu ve kalbi hâline gelir. Modernleşme çabalarının ve Cumhuriyet kadrolarının Rumeli kökenli olmaları tesadüf değildir. Tekrar edelim: Yazının muradı muhtasar da olsa iç içe geçmiş halitaların haritasını göstermekti. Veda edelim: “Bugün gençlerimizin birçoğu, altı yüz sene vatan bildiğimiz Rumeli’ni bilmezler bile. Rumelili, kibirli ve asalet iddiasındadır. Neden olmasın? En mütevazı Rumelili’nin altı yüz senelik bir mazisi vardır. Rumeli’nin bir tek asalet fikri vardır: Evlad-ı Fatihan olmak.”[14]

Samet Altıntaş

KAYNAKÇA

[1] Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık diyor ki: “Anadolu Türklerinin Balkanlar’da ilk yerleşmesi 1262’de Selçuklulardan II. İzzeddin Keykâvus’un Bizans’a kaçıp sığınması hadisesiyle alâkalıdır. İmparator VIII. Mikhail Palaiologos ona ve askerlerine yerleşmek üzere Dobruca ilini tahsis etti. Bunun üzerine Anadolu’dan kendisine taraftar olan bir göçebe Türk grubu Sarı Saltuk Baba ile beraber Dobruca’ya geçti ve otuz kırk oba ile iki üç kasaba oluşturdu.”

[2] Evliyâ Çelebi’nin büyük dedesi Ece Yakup’la alakalı müstakil bir yazı sözümüz olsun. Zaman’da seyahat ederken; kim bize ne söyleyecek hep beraber bakarız.  

[3] Sürecin duraklarına gitmek ve daha ayrıntılı bilgi edinmek için bakınız: Kemal H. Karpat, Balkanlar’da Osmanlı Mirası ve Milliyetçilik, 3. Baskı: 2019, Timaş.

[4] Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak Paşa, hayatının sonuna kadar asker olarak yaşamıştır. 1925’te Harp Akademileri’nde Balkan Harbi konferansı vererek; Selanik, Kosova, Manastır, Yanya ve İşkodra’nın nasıl elden çıktığını iğneyi de çuvaldızı da kendilerine batırarak anlatır. Bu konuşma daha sonra kitaplaştırılır: Ayrıntılı bilgi için bakınız: Fevzi Çakmak, Batı Rumeli’yi Nasıl Kaybettik? Garbi Rumeli’nin Suret-i Ziyaı ve Balkan Harbi’nde Garp Cephesi, Derleyici: Ahmet Tetik, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Hâliyle İstiklâl Marşı bestesinin Ankara’da Rumeli Muhacirleri yararına düzenlenen konserde, Gazi’nin huzurunda seslendirilmesi tesadüf değildir.         

[5] Şevket Süreyya Aydemir, “Bir Çocuk Ruhunun İlk Dokular”, Suyu Arayan Adam, 20. Basım: Mart 2008, Remzi Kitabevi, sayfa 19.

[6] Nevzat Köseoğlu, “Rumeli Türk Yurdu”, Türk Dünyası Tarihi ve Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler/Tarihin Türk Asırları 2, Ötüken Neşriyat, sayfa 67-68. 

[7] Daha ayrıntılı detaylar için bakınız: http://www.balkanedebiyati.com/sehzade-mustafa/

[8] Amin Maalouf da Yolların Başlangıcı’nda Selanik’i ‘aydınlanmanın başkenti’ diye anar. Onun Uygarlıkların Batışı’ndaki öznesini pekâlâ şöyle becayiş edebiliriz: “Rumeli’nde ışıklar söndü ve gezegeni karanlık kapladı.” 

[9] Dönemin hemen bütün münevverlerinde var olan bu aykırılığın kökenleri için Jön Türkler’e bakınız, onları anlayınız. 1870 Nisan’ında Yeni Osmanlılar tarafından Cenevre’de beş sayı çıkartılan İnkılab’ın alt başlığı organe de la democratie musulman, yani Müslüman demokrasinin yayın organıdır. Gazete adının sağında ve solunda, “Zulmedenler zamanı geldiğinde nasıl bir devrimle devrileceklerini görecekler” ayetinin Arapça ve Fransızca olarak raptedilmesi kayda değerdir.

[10] Hareket Ordusu’nda bulunan askerler, İmparatorluğun son, Cumhuriyet ilk yıllarına yön verecek isimlerdir, tanınmaları için popular unvanlarıyla kaydediyorum: Enver Paşa, Cemal Paşa, Resneli Niyazi Bey, Eyüp Sabri Bey, Fethi Okyar, İsmet Paşa, Kazım Karabekir Paşa, Ali İhsan Sabis, Mustafa Fevzi Çakmak, Rauf Orbay, Refet Bele, Mustafa Kemal Atatürk.

[11] “Abdülhamid’in ruhaniyetinden istimdat” şiirini yazan adam Rıza Tevfik Bölükbaşı, Sevr’i imzalayan heyettededir. Zat-ı Şahane’ye “Yıldız’daki baykuş” diye hitap eden Âkif’in düşünceleri vefatına kadar değişmemiştir. Muhalif şiirlerini Safahat’ın son edisyonunda olduğu gibi kaydetmiştir. Enver Paşa’ya atfedilen, “Sultan’ı anlamadık. Turan’a giderken viran olduk.” sözü palavradır. Vakti olanlar M. Bardakçı’nın Enver’ini okuyabilirler, Paşa, son nefesine kadar İttihatçıdır, aynı zamanda Türkçü değil İslamcıdır. Abdülhamid, modern Türkiye’nin kurucusudur. Onun Batılı kafasındaki icraatlar (okul, fotoğraf, demiryolu, müzik vb.) şapka çıkartılasıdır. Teknik anlamda (fıkhi açıdan) ulu önder olmayacağı gibi ulu hakan da olmaz; çünkü ululuk Allah’a ait bir sıfattır. Yetenekli bir ‘marangoz’ olan padişahın en büyük kusuru, parlamenter sisteme geçmeyip; 33 yıl devleti bir ‘müstebit’ olarak idare etmeye çalışmasıdır.

[12] Kimin eli kimin cebinde hâlâ flu olan 31 Mart Vakasıyla alakalı uzun tahliller, isyanın başladığı günden bu yana yapılıyor: 31 Mart olaylarında İngilizlerin desteğini sağlayan Prens Sabahaddin ile Ahrar Fırkası’nın payı büyüktür.”, “Tutuklanan bazı Ahrar Fırkası mensupları İngiltere’nin müdahalesiyle serbest bırakıldı.”, Mart 1911’e kadar devam eden sıkıyönetim döneminde Meşrutiyet Mahmud Şevket Paşa’nın şahsî diktatörlüğüne dönüştü.”, “Yıldız Sarayı’nı bombalamak planıyla itham edilen Âsâr-ı Tevfik zırhlısı kumandanı binbaşı Ali Kabûlî Bey, Yıldız Sarayı’nda II. Abdülhamid’in gözleri önünde katledildi.” İstanbul’daki avcı taburları ile Hassa Ordusu mensupları Otuzbir Mart isyanından dolayı suçlu görüldüğünden angarya olarak yol inşaatında çalıştırılmak üzere Rumeli’ye sürüldü. “Bu bir İttihatçı kumpasıdır” gibi tespitler tarihe ve hayata nereden baktığınızla alakalı tevillerdir ve bu yazının ana konusu değildir. 

[13] Meşrutiyet’in ilânını sonrası binlerce kişinin birbirini “irticacı” iddiasıyla ihbar edip; büyük bir “mürteci avı” başlatıldığını ilave edelim.

[14] Münevver Ayaşlı, “Başlarken”, Rumeli ve Muhteşem İstanbul, Timaş yayınları, sayfa 7.