İlk defa gördüğünde dahi çok seveceğini bildiğin ve sana bir o kadar da aşina gelen Kapılar…
Üzerine şarkılar, şiirler yazılan şehre kuş bakışı bakmadan evvel sana ilk selamı veren Kapılar…

İki ayrı kapı, ikisi de birbirine açılan…

Belgrad’da İstanbul Kapısı, İstanbul’da Belgrad Kapısı…

Yüzyıllarca birbirlerine giden yolun başlangıcı olan bu kapıların hiç açılmamak üzere birbirlerine kapanması hiç kuşkusuz sadece askeri-siyasi yönden değil, kültür-sanat hayatımızın devamı noktasında da büyük bir değişime neden olmuştur.

İsmail Kara; “Bir devrin düşünce yapısını en rahat mimari eserler üzerinden okursunuz” derdi. Çünkü onlar düşüncenin soyuttan, somuta geçmiş halidir. Bu iki kapının birbirine kapanmasından önceki yıllara geri dönüp baktığımızda; üst üste bina edilmiş taşlar, zarif kemerler dışında bir şey daha görürüz: Osmanlı Medeniyetinin İnşasında Balkan Etkisi.

Osmanlı dönemi Balkan Mimarisi ve Sanatını konuştuğumuzda nedense hep tek taraftan bakar, Osmanlı’nın inşa ettiği medreseler, camiler, sivil mimari örneklerini konuşuruz. Oysa bence bu unsurları inşa ettiren düşünce ve medeniyet algısı, estetik zevk nasıl oluştu bunu tartışmalıyız.

Osmanlı Balkan fetihlerinin ağırlıklı olduğu dönemler, mimaride ve sanatta “Klasik” olarak isimlendireceğimiz dönemin henüz oluşmaya başladığı döneme denk düşer. Bir kimlik arayışı vardır.

Çünkü her devlet, aslında biraz kurulduğu topraklar üzerindeki medeniyetlerin ruhundan etkilenir. Henüz kimliğini arayan, devletten imparatorluk olma yolunda ilerleyen Osmanlı devletinin sanatta “şaheser” olarak isimlendirebileceğimiz eserler ortaya koyması, yönünü Batı’ya doğru çevirmesi sonrasıdır. O, kendinden önceki devletler gibi doğu yönünde değil aksine batı yönünde genişlemiştir. Cemil Meriç’in söylediği gibi evet, ışık doğudan gelir ama yükselirken geçtiği coğrafyaların renkleri onun karakteri üzerinde kuşkusuz etkilidir.

Balkan dağları etrafına ilk kimlerin gelip yerleştiği, sonrasında kimlerin geldiğine binlerce akademisyen kafa patlatmış, ortaya kendilerince tezlerini koymuşlar. Ama benim konum bu değil. Tüm dış etkilerden uzak, kendi içinde “Balkan Tarihi”ni konuştuğumuzda; bölgeye renklerini veren çok dilli, dinli, kültürlü yapısını buluruz. İşte belki de eski ismiyle Osmanlı’nın “Rumeli-i Şahane”sini, Rumeli-i Şahane yapan bu değerlerdir. Çoğu zaman coğrafya herşeydir. Sizin kültürünüzün renklerini o belirler. Elbet insan topluluklarının olduğu her yerde belli bir kültürden söz edilebilir. Ancak bu kadar dar alanda bu kadar çok kültürün –mümkün mertebe- başarıyla yaşatılabildiği dünya üzerinde başka hangi bölge vardır ?

Bugün ve geçmişte, Osmanlı’yı Osmanlı yapan değerleri konuştuğumuzda “Balkan etkisini” kesinlikle es geçebilmek mümkün değildir. Bilhassa Fatih döneminden sonra karakterini bulan Türk-İslam Sanatlarının tarihini incelediğimizde karşımıza çıkan ilk şey Balkan etkisi oluyor. Saraydaki sanatkar grubunu oluşturan Ehl-i Hiref teşkilatının defterlerine bakılması dahi Balkan sanatkarlarının Osmanlı medeniyeti üzerindeki etkisinin görülmesi için kafidir.

Her şeyin tek düzeleşip plastikleştiği, estetik değerini yitirdiği günümüz dünyasına baktığımızdaysa, kültür ve sanat bakımından İslam sanatının kendini yenileyemeyişi belki de bu Balkan etkisinin suni sınırlar tarafından sınırlanması dolayısıyladır.

Derdim ne aktüel bir söylem tutturmak ne de işe yaramaz mızıldanmalar ile “nostalji” yapmaktır. Dediğim gibi kapılar iki yöne birden açılır. Ve kültür-sanat bu kapılarla taşınır. Belgrad’da İstanbul Kapı, İstanbul’da Belgrad Kapı… Yüzyıllarca bu kültür taşımacılığına şahitlik etmiş gizli tanıklar… Belki de bu yüzyıllar boyunca altlarından geçmiş nice insanın hayallerini, umutlarını taşları arasında hala daha saklıyorladır. Ben bir taşa dokunduğumda bana hikayesini anlatmasını beklerim. Diyor ya Dostoyevski “Dünyayı güzellik kurtaracak” diye. Belki de o güzelliklere açılan kapılar bir medeniyet kurulmasına tanıklık etmiş yüzyıllık taşlar arasında saklıdır.

Hatice Tokuz

Bu yazı Başka(BAŠKA) Dergi’nin 2. sayısında yayınlanmıştır.