Ben, deniz ve nehir şehirlerini severim. Gün doğumları ve batımları şehre bir kimlik kazandırır. Güneşin ve ayın raksını izlerim nehrin akışında ve denizin üzerinde. Küllenmiş anılarımı gün yüzüne çıkarırlar.

Irmağa yakın yeşilliği göz kamaştırıcı özelliğe sahip bir köyde doğdum. Belki de bundandır su kenarında kurulu şehirlere yönelik ilgim.

İlk buluşmam 1992’nin Mayıs ayındaydı. Baharda suyun bedene yürümesi ve dirilişin yeniden başlaması mıdır bilmem. Ama benim şehirlerim içine kaydedildi bu şehir.

Kır öykülerinin etkileyiciliği yadsınamaz, benim için suya dair öyküler farklılık oluşturur. Şanslı sayılırım ömrümün son 16 yılını içinden deniz akan bir şehirde yaşıyorum. İfade tarzım pergel örneklemesinde olduğu gibi olmalıydı belki de. Pergelin sivri ucu nasıl bir sabite oluşturuyor ve diğer ucu serbestse; benim bu şehirdeki varlığım da öyle.

İstanbul tarih boyu yeryüzünde siyasilere, yazarlara, sanatçılara ve seyyahlara nasıl bir ilham vermişse benim ruhuma kattığı da öyle bir şey. Bu şehrin ilhamıyla nice şehirler kuruldu. Balkan coğrafyasını dolaştığınızda İstanbul’un ruh üflediği şehirlerle karşılaşırsınız.

1992’de ilk buluştuğumuz an bu hisse kapılmıştım.

Benden önce gelen atlıların nal izlerini takip ederek ve onların ilhamıyla bir ikindi vakti doğu aksından Üsküp’e dâhil oldum. Doğu’da yaşayan bir babanın evladıyla batıda kavuşması gibiydi bizimki. Ziyaret edişlerimin sayısallığını kayıt etmiyorum artık. Her hâl kalbimin bir parçasının burada oluşundandır.  

Üsküp’e girdiğimde günün son ışıkları aydınlık şalını evlerin çatılarından, kubbe ve minarelerin üzerinden çekmeye hazırlanıyordu. İsteğim dışında arar verilmiş bir filmin kaldığı yerden yeniden başlaması gibi seyre dalmıştım. Ben bu şehri bir yerlerden tanıyorum duygusuna kapılmıştım ilkin.

Bu şehir neresi? Bursa, İstanbul veya Edirne mi? Hangisi? Bu şehirlerin gölgesi miydi buraya uzanan.

Seyyahlar vardıkları şehirlerde hanlara yerleştikten sonra şehri keşfe çıkarlar. Bana göre şehirlerin keşfi geceleri başlar ve sabaha uzanır. Sabah tan yeri ağardığında artık o şehir size ait olur ve siz o şehre.

Hana çağdaş dille otelimize inip yerleştikten sonra, ilk işim kendimi dışarıya atmak ve şehri keşfe koyulmak oldu.

Akşam şehrin üstüne çökmeye başlamıştı gökyüzü açık maviden koyu maviye dönüşmüştü. Birazdan gökle yer arasında renk farkı kalmayacak. Karanlık siyah şalını şehrin üzerine örtecek.

Kadim şehirlerde olduğu gibi bu şehir de iki bölümden oluşmaktaydı. Balkan dillerinde buna starigrad ve novigrad denmekteydi. Yani eski ve yeni şehir. Vardar nehri boyunca yürümeye başladım. Bazı şehirler, dağlar, ovalar, nehirler, göller ve denizler bir ülke sınırları içinde yer almasına rağmen; onlar herkese aittirler Vardar nehri bunlardandır.

Sağ yanımda nehir akıyor ve karşımda Şar dağları yükseliyordu. Artık karanlık çökmüştü. Sokakları ve nehir boyunu ev ve sokak lambaları aydınlatıyordu. İkindi vakti arabanın içinden gördüğüm binalar bir siluete dönüşmüştü. Kale burçları, minareler ve kubbeler şehrin karakterini belirliyordu. Bir yandan yatsı ezanı okunuyor, öte yandan metalik bir ses çanlar çalıyordu. Sanki aynı mabetten yükseliyorlardı.  

Bir şehrin kadimliği sadece tarihsel süreci değil içinde barındırdığı kültürle de ilgilidir. Müslümanların kurduğu şehirler, batılıların kurduklarından daha eski olmayabilir, ama daha kadim oldukları kesin. Birkaç dönümlük bir alan içinde cami, kilse ve havra bulunuyor. Üç ayrı dine ait mabet bir şehirde yoksa ve bu mabetlerde güven içinde özgürce ibadet edilemiyorsa bir yan eksik ve yaralanmıştır.  

Bu şehrin inşasına ruh üfleyen bazı şehirleri anımsayalım Kudüs ve İstanbul. Bir dönem bütün inançların özgür ve güven içinde yaşadıkları şehirlerdi.

Böylesi düşüncelerle şehrin iki yakasını birbirine bağlayan bugünkü adıyla Taş köprü veya Fatih Sultan Mehmed Köprüsüne ulaştım.

Köprü 1451-1469 yıllarında Fatih’in himayesi ve kontrolü altında yapılmıştır. Bazı kaynaklar Mimar Sinan tarafından yapıldığını iddia etmektedirler. Ansiklopedik bilgiye yer vermeliyim. Fatih Köprüsü: katı taştan oluşan bloklardan ve 12 adet yarım yay kemere bağlanan sabit, katı sütunlardan oluşur. Yapı, 220 metre uzunluğa ve 6 metre genişliğe sahiptir. Kemer açıklıkları açısından en küçük açıklık 4,05 metre en büyük açıklık ise 13,48 metredir.

Bu köprüye ne zaman baksam zihnimde Edirne’deki Gazi Mihal ve Vişegrad’daki Sokullu Mehmed Paşa köprüleri canlanmaktadır.

Osmanlı ve Batılı seyyahlar, minyatürcüler, karakalem ve gravür ressamları köprüler, hanlar, hamamlar, bedestenler, camiler, kiliseler ve havralarıyla Rumeli şehirleri Türklerin yönetiminde kimliklerinin oluşturduklarını anlatırlar.

Osmanlılar döneminde etnik ve dini zenginliğe özgü ibadet haneler, çarşılar ve pazarlar oluşturulmuştu.

Bu şehir hâkim devletlerin bölgede başkentliğini yapmıştı yıllarca. Vardar nehrinin iki yakasında kurulu bu şehir ismini İllir dilinden almaktadır. Skupi, Türklerin adlandırmasıyla Üsküp ve bugünkü Sırp-Makedon diliyle Skopje.

Köprünün en yüksek noktası kitabe sahanlığına vardığınız şehir eski ve yeni olarak karşınızda durur. Kaleye doğru tırmanışa geçtiğinizde, önü sıranızda Bağdat, Halep, Şam, Edirne ve Sarayevo’dakilerle kıyas edilebilecek yangın, savaş ve deprem tahribatlarına rağmen Üsküp çarşısını görürsünüz. Bugünkü yöneticiler bu çarşıyı mamur etmedikleri için ölüme terk etmişlerdir.

Kale’ye varıp yukarıdan şehre baktığınızda şehrin hangi medeniyetin ürünü olduğu tam olarak anlaşılır. Önünüzde eski posta hane, Mustafa Paşa Camii ve türbesi yer alır. Sağ yanınızda Fatih Sultan Mehmed (Taş) Köprüsü ve yeni şehrin manzarası yer alır.

Mustafa Paşa Caminin avlusundan Yahya Paşa Camii, Sultan Murad Camii, Saat Kulesi, İshak Bey Camii, Sulu Han, Çifte Hamam, İsa Bey Camii, Kurşunlu Han, Aziz Saviour Kilisesi, Gürcüler Hamamı… gibi yapıların büyük bir kısmını içinde barındıran Üsküp Çarşısını görürsünüz. Aziz Saviour Kilisesi’nin bahçesinden baktığınızda kale ve yukarıdaki minarelerin alemleri gözükür.

Evliya Çelebi seyahatnamesinde Üsküp’ün 70 mahallesinin var olduğunu; Kale, Çayır ve Gazi Mahallesinde Müslümanlar, Kale’nin alt tarafı, Taş Köprü ve Vardar nehri arasında Museviler, Vardar’In alüvyon düzlüğünde ve Serava çayı kenarında ise Hıristiyanlar yaşadığını yazar.  Osmanlılar döneminde Üsküp ilim, sanat, zanaat ve ticaretin merkezi haline gelmişti.

Balkan tarihin dönüm noktaları 1683 Viyana ve 1687 Zenta yenilgileridir.  Bu yenilgilerden sonra Üsküp 1689’da Avusturyalı General Piccolomini’nin eline geçti, yakıldı, yakıldı ve şehrin sakinleri göçe zorlandı. Aynı tarihlerde Avusturyalı Savoy Prensi Eugen’de Sarajevo ve Mostar’ı yakıp yıkmıştı. Bu tarihte şehrin nüfusu 60 binden 6 bine inmişti. Bugün şehir nüfusu 500 binin üzerinde.

İvo Andriç’in Sarajevo’yu anlatan To je grad makalesinde ifade ettiği gibi: “buraya gelen Türkler şehrin inşasında nasıl bir besmeleyle ilk kazmayı vurmuşlarsa; yıllardır tahrip edilmesine rağmen şehrin kimliğini değiştirilememiştir.

Eski şehrin sokaklarına akşam indiğinizde esnaf kepenklerini indirmek üzeredir. Gençlerin bir kısmı yeni şehirde korzoya katılmak üzere dükkânlarının eşyalarını topladıklarını hissedersiniz. Erken yola çıkanlara çarşı esnafı laf çaktırır. Nereye böyle sorusuna alınan cevap “te bi hava alam” olur genelde. Korzo Tito Yugoslavya’sında halkların kaynaşması ve sosyalleşmesi için ana cadde üzerinde saatlerce süren bir gezidir.

Yatsı namazından sonra açık bir iki restoran ve kahvehane bulabilirsiniz. Geceleyin hayat yeni şehrin sokaklarına akar. Yeni şehrin nehir boyu kafeleri insan kalabalıklarıyla doludur. Henüz şehre dahil olmamışsanız bu kalabalıklar içinde bir yalnızsınız.

Eski şehirlerde geceleri sokakların tenhalığı bir talih mi, yoksa talihsizlik mi bilmem. Nasıl düşündüğümüze bağlıdır. Ben talih olarak görürüm. Buna rağmen tek başıma olsam dahi eski şehrin sokakları benim için arşınlanmaya değer. Hayal gücüne başvuranlar için bulunmaz bir nimet olduğunu bilirim. Sokakların ıssızlığı yürek yolculuğuna çıkışınızı kolaylaştırır. Yaşanmışlıkları rahatlıkla hissetmeye başlarsınız. Dikkatinizi kendi ayak seslerinizden başka bozacak bir şey yoktur. Ne volümü artırılmış bir müzik, ne bir araba ve klakson sesi. Kepenkleri indirilmiş Ramiz dayının kunduracı, Ahmet amcanın manifaturacı ve Mehmet efendinin kuyumcu dükkanlarının…önünden geçer Kurşunlu hana ulaşır bir yorgunluk kahvesiyle mola verirsiniz. Eğer açsanız Mustafa Paşa Camii’nden aşağıya indiğinizde köfte ve kurufasulye gibi geleneksel Türk mutfağına özgü yemekleri yapan kebapçılar ve ahçı dükkânlarını bulabilirsiniz. Çağdaş yemek türleri yeni şehre bırakılmış adeta.

Saatler ilerledikçe adımlarımı yavaşlatıyorum. Uzaktan belli belirsiz canlı bir performans mı yoksa radyodan mı geldiğini kestiremediğim Balkan müziğini duyuyorum. “Şar dağından kalkan kazlar/al topuklu beyaz kızlar” sıla özlemine tutulmuş biri duygularını ancak böyle ifade edebilir. Beni alıp tarihin derinliklerine götürüyor.

Şehri gezerken kazandıklarımızı, kaybettiklerimizi, gurbet ve sıla hasretini düşünüyorum. Bu türkü beynimde neleri hareketlendirmedi ki. Bir yandan Refik Durbaş’ın şarkılaştırılmış şiirinden bir dörtlüğü mırıldanıyorum: “Gurbet ne yana düşer usta/Sıla ne yana/Hasret hep bana/Bana mı düşer usta?” öte yandan Yahya Kemal’in “Kaybolan Şehir” şiirini okuyorum.

“Üsküp ki Yıldırım Beyazıd Han diyârıdır,

Evlad-ı Fatihân’a onun yâdigârıdır.

Firûze kubbelerle yalnız bizim şehrimizdi o;

Yalnız bizimdi, çehre ve rûhiyla biz’di o.

Üsküp ki Şar Dağ’ında devamıydı Bursa’nın.

Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın.

Üç şanlı harbin Arş’a asılmış silâhları

Parlardı yaşlı gözlere bayram sabahları.

Ben girmeden hayâtı şafaklandıran çağa,

Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa.

İs’a Bey’in fetihte açılmış mezarlığı

Hulyâma âhiret gibi nakşetti varlığı.

Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin

Üsküp bizim değil? Bunu duydum, için için.

Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!

Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,

Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.”

Ben Üsküp’ün gündüzlerinden çok ıssız gecelerini sevdim. Üsküp çarşısının her sokak başında bir tarihi cami yer alıyor. Camilerin bahçelerinde ise tarihi mezarlar. Mezarlar şehirlerin aynasıdır ve varoluş kültürünü yansıtırlar. Ölgün sokak lambaları altında bile İva Andriç’in ifade ettiği gibi “Müslüman mezarlıklarına bakın her gün biraz daha toprağa gömülmelerine rağmen ne kadar aydınlık ve huzur verici. Ya bizimkiler ne kadar karanlık ve ürkütücü.”

Tan yeri ağarmak üzere camilerden kurtuluşa çağrı yükseliyor. Camiye gelen Türkler takke, Arnavutlar beyaz keçeden yapılma fes ve Boşnaklar ise bere takarlar. Türk geleneğinde sadece namazda değil sofraya bile takke ile oturulurdu. Bugün ise geleneksel davranışlar hızla değişmektedir. İsa Bey Camii’nde sabah buluşmasından sonra günün ilk ışıklarıyla şehre teslim almanın ve şehri teslim olmanın huzuruyla hana (otele) dönüyorum.

Üsküp’te Arnavutçadan Türkçeye, Boşnakçadan Makedon diline birbirini esenleyen ve konuşan insanlarla karşılaşırsınız. Gündüzleri şehrin kalabalığı bana işgalcileri anımsatır. Sokaklarda dolaşmak zorlaşır.

Kadim şehirlere eklemlenmiş yeni yerleşimleri, mimari tarzları, caddelerindeki alışveriş merkezleri, bankalar, oteller, iş yerleri, eczaneler, marketler, restoranlar ve kafeler birbirinin taklididir

Sadece bir kısmının adlarının yerel dilde olması farklılık yaratır yüzey şekillerinin dışında geri kalan artık benzeşmiştir.

Çağdaş seyyahlar genelde gidecekleri yerlerle ilgili ön bilgiler alırlar. Nerede kalacaklar, nereleri gezecekler ve neleri yiyeceklerle ilgili. Bugün kütüphaneler ve kitapçılar turistik güncelerle doludur. İnternet ortamında şehirlerin bilgileri ve her açıdan görselleri bulunuyor. Bugüne kadar çıktığım seyahatlerde gideceğim yerlerle ilgili ön okumalar yapmadım. Şehirleri yaşayanlardan öğrendiklerimi ekleyerek kendi gözlemlerime hıfz ettim.

Tren seyahatiyle Sofya, Niş ve Belgrad’ı saymazsam; Rumeli’nde gerçek anlamda ilk vardığım şehir Üsküp’tür.

Son ziyaretimde Taş Köprü’nün üzerinde durup ortamı seyretmeye başladığımda demir bir el boğazıma sarıldığını ve beni soluksuz bırakacağı duygusuna kapıldım. Köprüden eski çarşıya uzanan yolun üzerine dikilen heykeller, nehir kenarına yapılan binalar ve Vodno dağındaki haçla şehre bir Makedon kimliği verilmeye çalışılmış. Bugün Üsküp’ü ziyaret edenler ön bilgiye sahip değillerse artık kadim şehri görme ve kültürünü anlama ihtimalleri yok.

90’lı yıllardan beri ziyaret ettiğim Balkan şehirlerinden-onca iç savaşın tahribatına rağmen-değişimiyle en büyük acıyı bana şüphesiz Üsküp yaşatmıştır.

Bu şehre özgü benim tarifim körün fili tarif etmesi gibidir yüreğimi kavrayan yerlerini anlattım. Üsküp’te ve Balkanlarda bana mihmandarlık eden, bilgimin ve sevgimin katlanarak artmasına vesile olan Prof. Dr. İsmail Bardhi’ye teşekkürü bir borç bilirim.

Şar dağlarının eteğinde, Vardar nehrinin iki yakasına kurulu Üsküp, ilham verici bir şehirdir. Son yıllarda yapılan değiştirme çalışmalarına rağmen gören göz ve hisseden kalp için Üsküp bu kimliğin son canlı kanlı örneklerinden biridir adeta.

Ben Üsküp’ü önce sevdim ardı sıra âşık oldum. Üsküp benim şehirlerimdendir.

Süleyman Gündüz

Süleyman Gündüz