Film başlıyor ve Hatice Kuzey Makedonya’nın sarp dağlarının yamaçlarında adeta akrobat gibi yürümeye başlıyor. Sonra bir taş parçasını açıyor ve içinden mucize bir şey çıkıyor. Biz petek diyoruz o dalak diyor. Dalakın içinde yeteri kadar bal var mı yok mu, bir bakışta anlıyor Hatice.

Makedonya’daki Yörük Türklerinden biri olduğunu anlamamız için bir kaç kelime Türkçe konuşması yetecekken, birden bire yaşlı annesine türkü söylüyor.

‘’Yandı Kumanova, Tutuştu Preşova

Üsküp’ün içinde Vali Bey hovarda’’

Farkında değil belki ama Avrupanın son kadın arı yetiştiricisi o. Unutulmuş eski bal toplama geleneklerini adeta bir sanat icra ediyormuşcasına uyguluyor. 50’li yaşlarında ama enerjisi gençlerden daha fazla. Makedonya dağlarının yüzyıllardır işleyen ekosisteminde; aslında o da ekosistemin farkında olmadan bir parçası olmuş. Adeta doğa ile bütünleşmiş. Dahası doğaya inanılmaz bir saygı duyuyor. Mesela kovanlarda bulunan balların ihtiyacı kadar olanını alıyor ve gerisini yine arılara bırakıyor. Baştan aşağı bir içtenlik var Hatice’nin yaşantısında.

Filmimiz bir belgesel, ama dış ses yok, anlatıcı yok. Doğanın konuşması var. Hayvanlar da belgeselin en önemli yapı taşlarından biri olmuş. İnekler, köpekler, kediler ve tabi ki arılar.

Bir anda karavanlarıyla köye gelerek Hatice’nin komşusu oluveren göçebe Yörük Türkü aile, Hatice’nin hayatına renk katıyor belki ama, onu üzüyor da. Çünkü herkes Hatice gibi düşünmüyor. Normalde büyükbaş hayvancılıkla uğraşan aile bir anda arıcılığın da para ettiğini düşünüyor ve bu işe giriyorlar. Üretimi arttırmak için doğal yolların dışına çıkıyorlar ve belgeselin çatışması da burada başlıyor. Bu bağlamda belgeselin eksik olan kısmı tamamlanıyor. Güllük gülistanlık ilerleyen belgeselimize hareket geliyor. 

Çekimler Köprülü ile İştip arasında kalan Bekirlija(Bekirli) köyünde gerçekleştiriliyor. Fakat bir ara Hatice sergüzeşte atılıp Üsküp’e, hepimizin çok iyi bildiği Bitpazarı’na gidiyor. Anlıyoruz ki topladığı balları orada satıyor. Ve ben bunu görünce Bitpazarı’ndan defalarca bal almış biri olarak Haticenin ballarından birini almış olma ihtimalini düşünerek seviniyorum. Türkçenin dışında Makedonca da biliyor Hatice. Bu bağlamda belgesel-film bize Balkan insanının en toplumdan izole yaşayan kişisinde bile belirli bir çok kültürlülük olduğunu gösteriyor.

Mevsimler arası geçişler de çok etkileyici olmuş filmde. Kışın peçkanın ısıttığı oda içerisinde yaşlı annesine sorduğu soru herkesi güldürüyor. 

Ana ilkyaz gelsin mi?

Ne?

İlkyaz, ilkyaz gelsin mi?

Bahar gelsin mı ana?

Ve mevsimler beraberinde yaprak dökümünü de getiriyor tabi. Yaşlı anası aramızdan ayrılıyor. Kış olduğu için komşuları da olmayan Hatice tek başına kalıyor. O esnada hepimiz empati kurmaya başlıyoruz. Yalnızlık zor ama ya ıssızlık?

Ama güçlüdür Balkan kadını, bulur bir hal çaresini diyerek kendimizi avutuyoruz. Zaten o sırada Hatice de filmin başladığı yere tekrar gidiyor ve tehlikeli yamaçları geçerek taşı kaldırıp bal peteğini yine alıyor.

Honeyland, işte güçlü Balkan kadınının öyküsü.

 

Enes Güler