Halil İnalcık, Orhan oğlu Murad Han’ı İmparatorluğun taslağını çıkaran sultan olarak tavsif eder. Bursa doğumlu tek padişah olan Sultan Murad, bu şehirde valilik yaptığından, ilk payitahtın merkezde olduğu havali, ‘Hüdavendigar Sancağı’ olarak anılmıştır, devletin sonuna kadar. Renkli bilgi mahiyetinde şunları da araya sıkıştıralım: Minarelerde salât ve selam okunması, Osmanlı bayrağına şekil ve renk verilerek resmen kabulü ve fermanlara basılan tuğra onun emriyle ortaya çıkar. 

 Murad Han, 1361 yılında Edirne’yi alarak, devletin ikinci başşehri ilan eder. Bu stratejik hamle, Avrupa’nın Osmanlı hükümetini tanıması anlamında diplomatik bir zafere dönüşecektir. Böylece Rumeli’ne geçiş, Osmanlı devlet aklına sadece fiziksel olarak değil, düşünsel anlamda da farkındalık kazandırır. Bir ‘Balkan İmparatorluğu’ addedilen Osmanlı’nın bu bakımdan birinci kurucusu Sultan Murad’dır. Anadolu’da bir konfederasyon (buna Karamanoğulları da dâhil) kuran ilk kişi de yine Gazi Hüdavendigar’dır.   

Ivo Andriç’in Drina Köprüsü adlı romanında Vişegradlı Müslümanlar, birinci payitahtı görmemelerine rağmen tanırlar, bilirler. Çünkü ‘İmparatorluğun o güzel ve zengin Bursa şehri’ sayıklamayı andıran bir düş tekrarıdır. Bursa’nın, devamında Edirne ve İstanbul’un nefesini, yaşadıkları yerlerde hisseden buradaki ahaliye, Osmanlı haşmeti nereden ve kimden yadigârdır? Balkanların hafızasında munis izler bırakıp, onların ruhuna tılsımlı dokunuşlarda bulunmanın tarihi, ne zaman ve hangi olaydan sonra başlamıştır? Tozlanmış seslerin üstünü üflediğimizde bize hangi türküyü söyler, dağların, ovaların, suların ve köprülerin çizgili yüzleri?

Mesela hakikat Yahya Kemal’in ağzından şöyle bir hatırayı hatırlatır: “Annem derdi ki: ‘Peygamberimizi, sonra Sultan Murad Efendimizi sev.’ Hangi Murad bilmezdi. Namaz kılarken, ‘Bizi buraya getirmişler’ diye dua ederdi. Maksud büyük olan I. Murad’dır. Napolyon’dan çok büyük… Napolyon onun yanında cüce. Murad, üç hükümdarı ortadan kaldırarak Kosova’yı alıyor ve 600 sene kalıyor. Ne Fatih bu?”

 Türbesi hem Balkanlar’da hem Anadolu’da!

 Seyahatnâme’ye gidelim: Cânım Evliyâ, Murad-ı Evvel’in anlatısına klasik olduğu üzere zapt eylediği kalelerle başlar. Ardından sözü, 1389 I. Kosova Savaşı’na getirir. ‘Miloş adlı kâfir’ leşler içinden kalkıp, padişahı o mahalde bıçağıyla vurup, şehit eder. Devamında şöyle konuşur: “Karnını yarıp kalbini Piriştine dışında Gülab Nehri kenarında büyük bir türbe içinde defnettiler. Hâlâ halkın ziyaretgâhıdır. Melek Ahmed Paşa Efendimiz (Evliyâ’nın dayısıdır) Bosna’dan gelirken, tamir edip bakımını yaptı. İnci tanesi gibi nur dolu bir türbe olup, içine türbedar ve Kur’an okuyanlar tayin eyledi. Murad Han’ın naaşını Bursa’ya getirdiler.” 

 Sultan Murad, iki ayrı yerde türbesi bulunan ilk padişahtır, diğeri Muhteşem Süleyman’dır. Evliyâ, Bursa’daki kabrinde saban oku ve kadifeyle kaplı asılı duran kanlı elbisesinden bahseder. Diğer aletler ve koşumlarının da tamamen korunmuş olduğunu belirtir. “Mübarek türbesine insan girdiğinde dehşet hâsıl olur.” demekten kendini alamaz. Tabi, bugün onun saydığı bu eşyaların bir tanesi bile türbede bulunmuyor.   

Sultan Reşad’ın 1911 yılında Priştine’de Sultan Murad türbesi ziyareti esnasında Kosova Ovası’nda 200.000 Arnavut ile birlikte kıldığı cuma namazından bir fotoğraf.

Bu arada Birinci Murad’ın ‘Gazi Hüdavendigar’ unvanını alması, 14. asır Türk tarihi açısından mühimdir. Çünkü gazi demek, ‘gaza ideolojisini kendine örnek alan bütün Osmanlı padişahları için Avrupa’da yayılışın simgesi’ demektir. İmparatorluğun son gazisi, at üstünde, savaş meydanında olmamasına rağmen, Çanakkale Zaferi’nde tahtta olduğu için 35. Osmanlı padişahı Sultan Reşat’tır. Kaderin garip bir göndermesi olsa gerek, 27 Nisan 1909’a tarihlenen tahta çıkışının ilk memleket gezisini Bursa’ya yapan ‘Hürriyet Padişahı’, Rumeli’ni ziyaret eden son Osmanlı hükümdarı olarak kayıtlara geçer. 1911’de Selanik, Üsküp ve Priştina’ya giden Sultan Reşat, I. Murad’ın türbesi önünde, yani ‘Meşhed-i Hüdavendigar’da kalabalık bir cemaatle Cuma namazını eda eder. Bu an, aynı zamanda Balkanlar’a hüzünlü bir veda sahnesidir ki içinde birçok tarihî işareti barındırır. Tuğrasında ‘Gazi’ unvanını kullanan son padişah II. Abdülhamid Han’dır. Bu san, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, meşhur adıyla 93 Harbi esnasında cihada giden askerlerin teçhizine katkılarda bulunduğu için Şeyhülislâm Hayrullah Efendi’nin fetvasıyla kendisine verilir. 

 Türk tarihinin son gazisi ise Atatürk’tür. Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra Meclis, 19 Eylül 1921 tarihinde Mustafa Kemal’e mareşalliğin yanı sıra ‘gazi’ unvanı da verir. Ve bundan sonra ‘Gazi Paşa’ diye anılır. İlginçtir Atatürk; laikliğin ve soyadı kanunun kabulünden sonra bile ‘gazi’liğini kullanmayı sürdürür. 

 

‘Bugün altı yüzyıl sonra yine yıldızlara bakıyor ve zafer istiyorlar!’

Hadiselerin seyrinden; hatta madde ve eşyanın mazi ve halinden bahseden her yazı, her hikâye tarihtir. Zeki Velidi Togan’ın ‘usûl’üyle tarih; içtimai bünyenin azası olmak itibariyle insanlığın fiil ve fikirlerinin inkişafını takip eden bilgidir. Evet, tarih aynı zamanda yaşayan bir organizmadır. Çünkü 30 senelik padişahlığı boyunca, girdiği 37 savaştan da galip çıkan Sultan Murad, Avrupa’nın zihninde atını koşturmaya devam eder. Özlem Kumrular’ın da belirttiği gibi Ortaçağ ve Yeniçağ Hıristiyanlık âlemi ve İslam dünyası çatışması için sayılabilecek pek çok örnek arasında romantik etkisi 20. yüzyıla dek süren başlıca olay şüphesiz I. Kosova Savaşı’dır. Kosova; Hıristiyan-İslam savaşında sadece zaferler değil, yenilgiler içinden de bir kahraman seçip; mit yaratmak geleneğinin önde gelen temsilcisidir.    

Kosova Savaşı’nın 600. yıldönümü, önemli bir milattır. Çünkü Mareşal Tito’nun devletini parçalayacak savaşın fitili, Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç’in 28 Haziran 1989’da Gazimestan’da (Sultan Murad’ın kabrinin karşısındaki arazide) yaptığı konuşmayla ateşlenecektir. O gün karşısındaki 1 milyon Sırp’a diskur çeken Miloseviç, Büyük Sırbistan’ın en nihayetinde kurulacağını beyan eder. “Yoldaşlar, dostlar!” diye başladığı uzun konuşmasında ‘Kosova Savaşı’ vurgusu çok dikkat çekicidir: 

Kosova’nın 600. yılına denk gelen bu büyük yıldönümünde Sırbistan, yıllardan, on yıllardan sonra millî ve manevî kimliğini tekrar kazanarak ortaya çıkmıştır. Artık bizim için şu eski soruyu cevaplamak zor değil: ‘Acaba krala ne hediye vermeli?’… 1389’daki Osmanlı Devleti, sadece Sırbistan’dan daha kuvvetli değil, Sırp Devleti’nden daha şanslıydı da. Kosova’daki ayrılık ve ihanet, Sırp milletini bir lanet gibi bütün tarihi boyunca kovaladı… Ve bugün burada Kosova meydanındayız. Artık her şeyin değiştiğini söylüyoruz. Bunu ilan için Kosova meydanından daha uygun bir yer yok! Herkesçe bilinen meşhur Kosova Savaşı zamanı insanlar, yıldızları yardıma çağırmış. Bugün altı yüzyıl sonra yine yıldızlara bakıyor ve zafer istiyorlar… Onun için dünyanın hiçbir yerinde beraberlik, kardeşlik ve iş birliği sözleri, burada ayrılık ve ihanetin sembolü Kosova meydanında olduğu kadar önem taşımıyor. 

 

‘Onun ismini telaffuz etmek bile Sırpları korkutmaya yetti’

 ‘Türk korkusu’na bir örnek de Avrupa’nın orta yerinde yaşanan Bosna trajedisi sonrası karşımıza çıkar. Bosna’nın kuzeydoğu sınırına düşen Brçko şehri, üç devletin (Bosna-Hersek, Sırbistan, Hırvatistan) ortasında özerk bir bölgedir. 14 Aralık 1995 tarihinde, taraflarca ‘Dayton Barış Antlaşması’ imza edilir. Ancak buranın kaderi, belki de ‘ileride sorun teşkil etsin’ diye es geçilir. Brçko, farklı bir statüde, ihtilaflı bir bölge olarak kalır ve 4 Şubat 1997’de Yüksek Temsilcilik Ofisi’ne devredilir. Burada, Sırplar ekseriyet, Müslümanlar ekalliyettir. Peki, Murad Han, bu olayların neresinde yer alıyor? Hikâyeyi, bölgenin o zamanki Ticaret Bakanı İsmet Dedeiç’in ağzından dinleyelim:

 1995 yılında savaş bittikten sonra bir gün Sırplar Brçko’nun gözde bir meydanına II. Dünya Savaşı yıllarında 5 bin Müslüman’ı hunharca öldüren millî kahramanları Draza Mihayloviç’in heykelini diktiler. O zaman Tito bile bu adama göz yummadı, işlediği cinayetlerden dolayı Mihayloviç’i öldürttü. Aradan yıllar geçtikten sonra zafer kazanmış bir eda ile bugün Sırplar onun heykelini dikiyor. Bir gün bakanlar kurulunda savaştan yeni çıktığımızı, bu heykelin kaldırılmasını, bunun hiç kimseye faydası olmayacağını söyledim. Karşı taraf da Mihayloviç’in kendileri için bir sembol isim olduğunu, o heykeli kimsenin kaldırmaya gücünün yetmeyeceğini ifade etti. Daha sonra ise, siz de isterseniz Boşnak kahramanın heykelini şehrin bir yerine dikebilirsiniz dediler. Baktık, Sırplar heykeli indirmekten vazgeçmiyor, ben de arkadaşlarla konuştuktan sonra aynı meydana dikeceğimiz kahramanın ismini belirledim. Birkaç gün sonraki bakanlar kurulu toplantısında, dikeceğimiz heykelin ismini söyledim: ‘Sultan Murad!’ Murad Hüdavendigâr, Kosova Meydan Muharebesi’nin kahramanı olan ve ismi bugün bile Sırpları diken diken eden, Rumeli’nin sembolü bir şahsiyet. Bu ismi duyunca Sırplar sessizliğe büründü ve konuyu kapatmaya çalıştılar. Bir gün sonra baktık ki Mihayloviç’in diktikleri heykelini kendi elleriyle kaldırdılar. Murad Hüdavendigâr Efendimizin ismini telaffuz etmek bile Sırpları korkutmaya yetti. 

1. Dünya Savaşı’nın fişeği de Saraybosna’daki Latin Köprüsü’nde atılır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahdı Fransuva Ferdinand eşiyle birlikte 1908’de ilhak ettikleri topraklarda atılır. Sırpların ‘hakkını aramak’, Habsburg ve Osmanlı hâkimiyetinden kurtulmak için kurulan Kara El, bir yeraltı örgütüdür. İşte, Arşidük’ü öldürecek silahın tetiğini çeken Gavrilo Princip adlı Sırp bu teşkilata bağlıdır. Ve onun namlusundan çıkan mermi, ‘dört sene boyunca dünyayı dolaşacaktır.’ Sırpların millî kahramanı ilân edilen Princip’in seçtiği gün, atalarının I. Kosova Savaşı’nda Türklere mağlup oldukları tarihtir: 28 Haziran…

 

 

Samet Altıntaş

Samet Altıntaş

KAYNAKLAR

[1]Sultan Reşad’ın Edirne ve Bursa ziyaretlerinden sonra Balkan seyahatinin gerçekleştirilmesi smart bir İttihatçı projesidir şüphesiz. Burada dikkat çeken husus ‘devrimci subaylar’ın ana vatan olarak Rumeli’ni görmeleridir. Meraklısına not: Padişahın tahta çıkmasından altı ay (Eylül) sonra, ilk başkente giden Mehmed Reşad, çini ürünleri, züccaciye, maden suyu, alabalık, halı ve havlu bölümlerini ziyaret eder. Sultan kendisine kehribar ağızlık ve ağaçtan mamul su bardağı, Sadrazam Hilmi Paşa da Kütahya işi çini satın alır. Veliahd Vahdeddin Efendi ise birçok ürün sipariş ederek; esnafı sevindirir. Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: Kemalettin Kuzucu, Balkanlarda Son Osmanlı Padişahı: Sultan V. Mehmed Reşad’ın 1911 Yılındaki Rumeli Seyahati. Uluslararası Türk Kültür Coğrafyasında Sosyal Bilimler Dergisi. Cilt 2, Sayı 2, 2017, sayfa 1-39. 

[2]Abdülhamid’in; Abdülaziz ve V. Murad’ı fetvalarıyla tahtından eden Hayrullah Efendi’den bu unvanı alması da garip olsa gerek. “Yeryüzünün halifesi olan (Allah onun hilafetini kıyamete kadar devam ettirsin) Sultan Abdülhamid Efendimiz Hazretlerinin bu defa şer’an vuku bulan ‘sefer-i hümâyûn’larında ihlas ile teçhiz edip gönderdikleri İslam ordusu, din düşmanı olan bir milletle Allah’ın dinini yaymak niyetiyle muharebe ve cihad ettiklerinden ‘Allah yolunda gaziler ordusu teçhiz eden kimse gazi olur’ hadis-i şerifince efendimiz hazretlerinin -şer’an gazi- olduğu anlaşıldığından, bütün fermanlarda, meclislerde ve minberlerde, bilhassa hutbelerde ‘gazi’ unvanıyla anılmaları şer’an uygun olur mu? El-cevab: Olur.”