Bir çok Yugoslavya şehri gibi, Belgrad da iki yüzlüdür. Tuna ve Sava nehri, şehrin bir nevi tarihteki değişimlerinin gerilim hattıdır. Heraklitos’un bin yıllık imgesi: Her şey akar hiç bir şey kalıcı değildir. Aynı nehire iki kez girmek mümkün değildir; Belgrad Tuna’ya her girişinde değişmiş. Belgrad tarihinin karalama tahtası, kimseye ait ol(a)mayan ve aidiyet hissinde dilemmalar yaşayan, kozmopolit görünen bir şehirdir.

Nehrin batı tarafındaki Novi Grad’ın sosyalizmin planlı ekonomisinin getirdiği pragmatist düzeniyle, yeni yeni kurulan, liberal sistemin entegre ettiği şirketleri arasında dilemmalar yaşar. Köprüyü geçer geçmez karşılayan Stari Grad’ın avrupai duruşu bir nevi makyajıdır. Ve içine daldıkça farkedilen Osmanlı dekoru onun karanlık müzesidir. Evet Osmanlı, Belgrad için sadece bir dekordur. Pek de kendisiyle barışık olmadığı, övünmediği bir müzelik dekordur. Çünkü ona doğululuğunu hatırlatır. Yani Avrupa’dan başka oluşunu. Belgrad, bu başkalığı öteki olmamak için muhafaza etmekten yana olmamıştır. Bu yüzden, bir İstanbul gibi çok kültürlü bir şehir değildir. Onda, içine kapanık bir kızın cool oluşundaki aldatıcılığı vardır; Görüşünün aksine değişime mesafelidir.

Slav ve Sosyalizmin ruhundan elbet bir çok şey barındıran Belgrad’a, Dostoyevski’nin sosyalizme getirdiği tanımla bakarsak, Kalemegdan’dan Novi Grad’a bakarak şöyle demeliyiz; Özellikle Tanrısız kurulması, yerden göğe varması değil, yerin göğe indirilmesini amaçlayan bir Babil kulesi sorunudur. Belgrad, Waterfront* projesi de buna dahildir.

*İçine kapalı Belgrad bir takım yeniliklere karşı sesini çıkardı, belki bir gezi değil ama onun için önemli bir protestoydu bu. Hayata geçilecek olan New York özentisi bir şehir planlamasına karşıydı bu eylemler

Bilal Yakup

Bu yazı Baška’nın 2. sayısında yayınlanmıştır.