Abdulah Sidran’ın söyleşi için İstanbul’a geleceğini öğrendiğimde şaşkınlıkla karışık bir sevinç yaşamıştım. Şaşırmıştım, çünkü 2 sene önce İstanbul’da düzenlenecek olan başka bir söyleşiye sağlık sorunları nedeniyle katılamaması hala aklımdaydı. Sevinmiştim, çünkü 2 sene önceki söyleşiye gelemediğinde onu dünya gözüyle görmekten ümidimi kesmiştim. 2 senelik bir rötarla Sidran, teşhisi konmuş beş  farklı hastalığına rağmen İstanbul’daydı, esas geliş amacı yine sağlık sorunları olsa da. Ama onu bundan ötürü hasta ve yaşlı bir adam olarak hayal edenler fevkalade yanılır. Senaryosunu yazdığı Kuduz (1989) isimli Yugoslav filminde canlandırdığı demiryolu memurundan hiçbir şey eksilmemiştir aradan geçen onlarca yıla ve savaşa rağmen.. Tıpkı o demiryolu memuru kadar konuşkan, iyi bir hikaye anlatıcısıdır hala. Yalnız, anlattığı hikayeler o demiryolu memurunun anlattığı Bećir Kuduz’un yaşam hikayesi gibi efsanevi ve fantastik değildir. Artık kendi hikayesini anlatır Sidran, demiryolu işçisi olan babasının hikayesini, 1945’te toplama kampında kaybolan ve kendisine de adını veren tasarımcı amcasının hikayesini. Bütün yaşlılar gibi kendine kulak kabartan birilerini fark ettiği anda anılarını, hayat hikayesini anlattığını düşünmeyin sakın. Böyle adamlar yaşlanmaz, sadece bilgelere dönüşür.

“Sinema ve film, öykü ve şiirden çok daha güçlü yapıdadır. Bu yüzden beni edebiyat eserlerimle değil, sinemacı olarak tanıyorsunuz, ama sinema serüvenim benim yaşamımda bir gezi safhası gibiydi. Ben her şeyden önce bir şairim.” diye başlıyor Sidran. 15 yılını verdiği sinema sektöründeki macerasının onu edebiyattan alıkoyduğunu ve bu sürede edebi eserlerin sinemaya göre maddi açıdan ne kadar değersiz olduğunu fark ettiğini söylüyor. Bu farkındalığı elbette sinema sektöründe iyi paralar kazandığı dönemde yakalamış. Bu süreçte zenginlerin alışkanlıklarını da edinmiş Sidran. Ama hayatının hiçbir döneminde zengin olmadığını, hem fakir olup hem zengin alışkanlıklarına sahip olmanın hayatta karşılaşılabilecek en zor durumlardan biri olduğunu söylüyor.

Her ne kadar sinemanın gücünün ve imkanlarının hakkını teslim etse de, kendisini neden sinemacı olarak değil de şair olarak tanımladığını şiir ve sinema ilişkisine dair şu çıkarımından anlayabiliyoruz : “Bir filmde iyi olan her şey, ancak şiirle etkileşimde bulunduğu takdirde iyiliğini ortaya çıkarabilir.” Şiirsel sinemaya yakınlığını senaryosunu yazdığı Dolly Bell’i Hatırlıyor Musun, Babam İş Gezisinde ve Kusursuz Çember filmlerinden bildiğimiz Sidran’ı bir izleyici olarak en çok etkileyen filmin Andrei Tarkovsky’e ait olması da haliyle bizi şaşırtmıyor. Andrei Rublev’i sinema tarihinin en büyük filmi olarak niteliyor Sidran. Tarkovsky’den sonra Bergman, Bertolucci, Fellini gibi isimlerin filmlerine de hayranlık duyduğunu söylüyor. Onu kişisel olarak etkileyen bir başka İtalyan yönetmen daha var: Pietro Germi. Bunun sebebini Germi’nin filmlerinin demiryolu ve tren etrafında şekillenen hayatları merkeze alması olarak açıklıyor. Sidran’ın babası da bir demiryolu işçisi, tıpkı Kuduz filminde kendi canlandırdığı anlatıcı gibi. Babasının da bir željezničar (demiryolu işçisi) olduğunu söyledikten sonra heyecanla önündeki kitabı Otkup Sirove Kože’yi gösteriyor salondakilere. Kitabın üzerinde basılı resimdeki demiryolu işçilerinden birinin babası olduğunu, kitabın da babasının hayat hikayesini kapsadığını anlatıyor. Türk yayıncılara takdim etmek istediğini söylüyor kendi logorologija’sını (Boşnakça’da toplama kampı kitaplarının türünü ifade eden edebi terim). Laf arasında  U Zvorniku ja sam ostavio svoje srce (Zvornik’te Kalbimi Bıraktım) isimli son tiyatro dramının da Türkçe’ye çevrilip Türkiye’de perdeleneceğini müjdeliyor Sidran. Yazdığı filmlerin ve tiyatroların Türkiye’de ilgili bulmasına müteşekkir, ama en büyük zenginliğinin şiir olduğunu, çünkü şiirin kendiliğinden bir yolunu bulup kendini okuyucusuna ulaştıracağına inandığını söylüyor. Aklıma bir anda Kusursuz Çember filminin giriş sahnesinde Mustafa Nadarević’in canlandırdığı Hamza  adındaki şairin seslendirdiği Mora isimli şiir geliyor, sanırım Sidran şiirin okuyucusuna ulaşmasındaki doğal yeteneğine işaret ederken bunu kastediyor.

Kendini vatansever entelektüel olarak sınıflandırıyor Sidran. 1991 yılında Paris’e yerleşip sinema kariyerine devam etme şansı elde ettiğini ama bunu reddettiğini açıklıyor. “Sarajevo’yu terk etmeyi kendime ayıp sayarım, çünkü eserlerimin hepsini ona borçluyum.” dediğinde daha iyi anlıyoruz bir başka şairin bir sözünü: “Şiir gidemeyenlerin sivilcesidir.”

1993 Nisanında askerlere moral vermek için Marlboro kartonlarıyla cephe cephe gezerken, Emir Kusturica’nın kendisine Sarajevo’dan ayrılabilmesi için özel bir uçak göndermeyi teklif ettiğini söylüyor. Savaş zamanında Sarajevo’yu terk etmeyen bir entelektüel olarak halka sağladığı motivasyonu insanlardan duyduğu  şu  cümlelerle somutlaştırıyor Sidran: “Abdulah Sidran bile terk etmiyorsa, Sarajevo’da hala hayat var.” Belki de bu yüzden Sarajevo’da üç yaşam hakkının olmasını dilemişti Sarajevo’da Yaşayamazsın adlı şiirinde.

Sidran’a Emir Kusturica ve Goran Bregović ile olan güncel ilişkisi soruluyor. İkisinin aynı kefeye koyulamayacağını söylüyor Sidran. Goran’ın daha birkaç gün önce Sarajevo’da büyük bir konser verdiğini ve kariyerinin de zirvesinde olduğunu anlatıyor, Emir Kusturica’nın savaştan beri Sarajevo’ya ayak bas(a)madığına ve kariyerinin serbest bir düşüşte olduğuna imada bulunarak. Emir Kusturica’nın kendisi hakkında söylediği “hisli serseri” ve “Bosna’nın ölü sermayesi” gibi sözlere rağmen Sidran, Kusturica hakkında sanat sınırlarını aşmadan bir değerlendirme yapıyor: “Sinema eleştirmenleri onun en iyi filmlerinin ilk iki filmi olduğunu ve kariyerinin düşüşte olduğunu söylüyor. Hem Dolly Bell’i Hatırlıyor Musun, hem de Babam İş Gezisinde filmlerindeki ana karakterler somut ve gerçek hayatta mevcuttu. Bunlar ideolojinin ve tarihin kurbanı olan gerçek insanlardı. Kaderlerinin örüldüğü düzlemde devleti, ideolojiyi, tarihi hissederdik. Ama bu ögeler kesinlikle arkaplan unsurlarıydı. Kusturica’nın sonraki filmlerine baktığımızda ise ana kahraman devletin, ideolojinin veya tarihin kendisi oldu. Bu filmlerde ana karakterler bu güçlerin kölesi olarak yaratılarak bir sembolik anlatıma hizmet etti. İlk iki filmle kıyasladığımızda bu çok keskin bir ayrımdır.” Sidran’ın eski dostunun filmleri hakkında yaptığı bu tahlili kafamın içinde tek tek Emir Kusturica’nın bütün filmlerine uygularken Predrag Miki Manojlović’in Babam İş Gezisinde ve Yeraltı filmlerinde canlandırdığı karakterler aklıma geliyor. “Bence eleştirmenler bu yüzden onun ilk iki filmini diğerlerinden daha yukarıda tutuyor, ben de bu değerlendirmeye katılıyorum.” diyor Sidran. Kısa bir sessizlikten sonra tereddütle ekliyor: “Sanırım bu değerlendirme Emir’in zoruna gidiyor. Bence onun kariyeri büyük ölçüde bitmiş gözüküyor.”

Sidran’a Türk sineması ile aşinalığı soruluyor. Heyecanla Yol  diye cevap veriyor, tercüman çeviriyi yapamıyor. Sidran Yılmaz Güney’in ismini söylediğinde salonda hepimiz anlıyoruz sinemanın evrensel dilinin tercümeye gerek duymayışını. “Yol filminin afişini her gördüğümde Yılmaz Güney’in ‘Merhaba Sidran’ diye beni selamladığını hissederim. Bu filmi sinemada 100 defa izlemiş Sinan diye bir arkadaşım vardı. Öyle ki, artık sinema salonunda çalışanlar o geldiğinde onu ‘Hoş geldin Sinan’ diye karşılıyorlardı, tıpkı benim afişi gördüğümde hissettiğim gibi.” diyor Sidran gülerek. Biraz düşündükten sonra şunları ekliyor: “Film yapım sürecinde kişilerin, genellikle de yönetmenlerin çok fazla kutsallaştırıldığını düşünürüm. Herhangi bir kişinin ön plana çıkarılması film yapım sürecindeki bütün kollektif çabayı yok sayarak sinemanın bu asırdaki bir eksikliğine delalet ediyor. Ama Yol filmine baktığımızda Yılmaz Güney’in olağanüstü çabasının hakkını vermek lazım. Bütün film Yılmaz Güney’in hapishaneden gönderdiği küçük kağıtlara yazılı direktiflerle çekiliyor. Biz o filmin hangi dönemde geçtiğini, tarihsel ve siyasi arkaplanı unuttuk. Ama Yılmaz Güney’in kaderini hala hatırlıyoruz.”

 

 

Abdulah Sidran, tanışıklığı çocukluğuna dayanan Bosna-Hersek’in kurucu cumhurbaşkanı Alija İzetbegović hakkında da konuşuyor, onu her defasında rahmetle anarak: “Alija ve arkadaşları 1983 yılında Sarajevo Süreci denilen dönemde mahkemelerde yargılanırken, onlarla aynı dünyanın insanları olmasak da entelektüeller olarak mahkemede onları desteklemeye giderdik. Onun çok kıymetli bir eseri olan Doğu ve Batı Arasında İslam kitabını doğru anlayan kişilerden olduğumu düşünüyorum. Onun ortayol fikri asla teolojik bir zemindeki argümanlara dayanmıyor. Onu yakından tanıyıp da sevmeyene rastlamadım. Beni en çok etkileyen Alija’nın edebi kişiliğiydi. Kendisine siyasi soran bir edebiyatçıya, bir siyasetçi olarak edebi eserlerden alıntılar yaparak cevap verebilen bir kişiydi. Savaş zamanında bir gün ona Czesław Miłosz’un Tutsak Edilmiş Akıl kitabını hediye ettim. Kitabın bir bölümü ‘Ketman’ kavramına dayanıyordu. Ketman, dini veya entelektüel bir azınlığın tiranın zulmünden kurtulabilme adına baskın ve hakim dini veya ideolojiyi konformistçe benimsemesi durumudur. Bu benimseme ve dönüşüm sahte de olabilir. Bu kitabı Alija’ya uzattığımda şöyle bir baktı, kitabı alarak yanımızdaki bir komutana uzattı ve şöyle söyledi: ‘Bu kitap benim işime yaramaz, isterseniz siz bunu kütüphanenizde saklayınız. Çünkü bu kitaptaki Ketman tabiri yalnızca azınlıklar için söz konusu. Biz ise burada çoğunluktayız.’” Alija’nın bu cevabını kendi ifadesiyle (Boşnakça) “kapak” olarak nitelediğinde bütün salon bu Türkçe kelimeye gülüyor. “Alija’nın bu kitabı okuduğunu, Ketman kavramından haberdar olduğunu en tuhaf rüyamda bile göremezdim.” diyor Sidran, gözlerinin içi hayranlıkla büyürken. Alija konusunda Bosna-Hersek’teki insanların tek tipte veya homojen görüşlere sahip olmadığını anlatıyor onun Türkiye’de çok sevildiğini hatırlatan bir dinleyiciye. “Böyle olmasında da bir yanlışlık yok, çünkü herkesin aynı düşünmesi ve tek tipte olması totaliter rejime sebebiyet verir.” diyor Sidran. Yine de Alija’yı Milošević ya da Tuđman ile eşitlemeye çalışanların Alija hakkında kara propaganda yapan ve savaştan önce olduğu gibi savaş sonrasında da bağımsız bir Bosna-Hersek’e karşı olan kişiler olduğunu söylüyor. “Bu insanlar az sayıda da değil. Benim savaş zamanında kullandığım bir ifade vardı. Alija İzetbegović ya bir ulusun atası, ya da bir ülkenin son cumhurbaşkanı olacaktı. Bunu Dayton Anlaşması’na binaen söylemiştim. Bugün Boşnaklar olarak ülkemizin varlığını sürdürmesi hakkında geleceğe daha az optimizmle bakıyoruz. Çünkü bizi öldürenlerle birlikte bir devlet kurmaya ve onlarla yan yana çalışmaya zorlandık. Bugün bile tarih farklı konularda tekerrür ediyor. Bosna’da ciddi bir mülteci krizi var ve durum patlamaya doğru gidiyor. Bu konuyu geçen Haziran ayında Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a da anlattım. Mülteciler, Hırvatistan’a geçebilmek için ülkemize yığılıyor, ama bütün mülteciler sadece Boşnakların olduğu yerde barınabiliyorlar. Hırvatların ve Sırpların olduğu yerlerde mültecilerden eser yok. Bu durum bütün yükü yine Boşnakların üzerine yüklüyor, tıpkı savaş zamanı Bosna-Hersek’e uygulanan silah ambargosu gibi. Teoride bütün etnik unsurlara uygulanacak ambargo pratikte sadece Bosnalı Müslümanları etkilemişti. Mülteci krizinde de aynı kaderi yaşıyoruz. Şunu bütün samimiyetimle söyleyebilirim ki, bizim bu gezegende Türklerden başka dostumuz yok.”  

Söyleşi Abdulah Sidran’ın Babam İş Gezisinden Dönüyor adlı şiiriyle sonlanıyor. Şiirin tercümesi yapılmıyor, çünkü şiirler kalbimizde anlam kazanmak için illa ki bir yol bulur. Sidran şiiri kağıda ve kitaba bakmadan, zihninden okuyor. Çünkü kendi hayat hikayeni asla unutamazsın. Çünkü bazı insanlar kendi hikayesini kendi yazar, Sidran gibiler. Tıpkı mitolojik bir hikayede olduğu gibi, bir gün bir maceraya çağrı alırsın ve kendini maceranın göbeğinde bulursun. Abdulah Sidran da Emir Kusturica da aynı macera çağrısını almışlardı. Sidran, Paris’te sinema kariyerini ve daha sonra Kusturica’nın ona sunduğu uçakla Sarajevo’dan kaçış teklifini reddederek aslında macerayı kabul etmişti. Ve hala bitmemiş olan o macera boyunca Bosnalıların gurur ve minnet duyduğu ‘Avdo’su (Abdulah Sidran’ın takma adı) oldu. Kusturica ise sinemadaki hikaye anlatıcılığına da hakim olmasına rağmen macerayı yanlış anlamıştı. Arizona Dream filminde Johnny Depp’in Bosna Savaşı haberlerini sunan radyo kanalını alelacele değiştirmesi gibi Emir Kusturica da olan bitene kulağını tıkamayı maceranın kendisi sanıyordu. Onun macera olarak kabul ettiği,  sadece yeni bir isim (Nemanja) ve yeni bir inanıştan ibaret değildi. Öyle ki savaş sırasında Milošević’in kendisine Karadağ sahilindeki bir ev hediye ettiği ve Kusturica’nın da bunu kabul ettiği konuşuluyordu. Abdulah Sidran ise bu habere şöyle karşılık verecekti: “Ne budala ama! Bir ev sahibi oldu ama koca bir şehri kaybetti.”

 

İşte böyle, İstanbul’dan bir Abdulah Sidran geçti…

Enes Arslan