Üsküp’ü fotoğraflamak için şehrin öbür yakasında Büyük İskender heykelinin bulunduğu alana doğru ilerledim. Deklanşöre bastım ama heykel kadrajıma sığmadı. Arkaplanda bulunan Barok mimarili binalar bana pis pis sırıtırken biraz daha geriye doğru gittim ve açımı genişlettim. Bu esnada Vodno dağı dikkatimi çekti. Tepesinde bulunan devasa Haç’ın ışıkları hava karardığı için henüz yeni yanmaya başlıyordu. Arkaplanda çalan klasik müziğe anlam veremeden birden bire su sesleri gelmeye başladı. Vardar nehri usul usul akarken böyle bir ses çıkarması mümkün değildi. Kafamı çevirdim ve hemen önümde yerden havaya doğru yükselen su mekanizmasının çalıştığını fark ettim. Bu kadar kavram kargaşası şimdilik yeterli derken saat 10 yönünde kocaman bir kapı daha çarptı gözüme. Bu kapıyı bir yerden hatırlıyor gibiydim, sanki aynısını Ankara’da görmüştüm. İnsanların kapının altında poz verdiklerini görünce anladım ki; bu da şehrin yeni simgelerinden biriydi. O tarafa doğru gitmemeye karar verdim. İlerledim. İlerledikçe kafama, gözüme heykeller düşmeye başladı. Sağım solum her tarafım heykel olmuştu. Bankta oturdum ve biraz silkelendim. Makinamdan çektiğim fotoğraflara baktım, hepsini sildim. Devasa heykeli bu sefer arkasından görebiliyorum ve açım genişlemişti. Güzel bir açı yakaladım, tuşa bastım. Çıkırt.

 

Üsküp’te Balkan ruhunu arayan bendeniz bu kısımda Balkon ruhuna denk gelmiştim. Biraz hava alayım diye balkonda oturursun ama hiçbir zaman dışarıda olmak kadar seni kesmez ya, aynen öyle oldu bu kısım benim için. Koşar adımlarla uzaklaştım ve Taş Köprü’nün üstüne çıktım. Köprünün tam ortasında bulunan namazgahın kıblesi şaşmış biyidi. Telefonumdan kıble bulma uygulamasını çalıştırdım. Allahtan doğru çıktı. Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir misali bu şehirde doğru bir şey yakalamıştım sonunda! 

İlerledim. İlerledikçe yüzüme vuran toz bulutu ve yerdeki çöpler; gelen gideni aratır misali kafamda yuva kurmaya başladılar. Tamam geldiğim yer adeta bir kitsch* başkentiydi, ama en azından temizdi. Şimdi gittiğim yer ise hiç de iyi sinyaller vermiyordu. İlerledim. Şehrin bu kısmı yavaş yavaş kendini belli etmeye başlamıştı. İlk başta gözüme çerezciler takıldı, daha sonra kuyumcular, berberler, börekçiler, köfteciler…

Tarihi Türk çarşısındaydım. Tabelalar Türkçeydi, dahası konuşulan dil de Türkçeydi. Gözüme sürekli çarpan kaleye çıkıp şehre bir de tepeden bakmak istedim. Manzara her tepeden bakılan şehir manzarası gibi nefes kesiciydi. Üsküp’ü sevmeye başlıyordum. Sonunda fotoğraflayacak bir şeyler bulmuştum. Zoom lensimi sonuna kadar açtım ve deklanşöre bastım defalarca… Kadrajıma giren saat kulesi, cami minaresi ve medrese bir taşta 3 kuş vurmamı sağladı.

Bahsedildiği gibi küçük bir şehir değildi Üsküp. Bir çok bölgesi vardı. Onlarca caminin yanı sıra; hanları, hamamları, medreseleri ve pazarları da vardı. Hepsine tek tek gidebilmek için zaman lazımdı. Şehrin diğer yakasında harcadığım zamanlar için kendime kızacaktım daha sonra.

Kendime kızmadım. Seyahat süremi uzattım. Çünkü bu şehre değerdi. Gezdim-durdum. İsa Bey Camii’nde Üsküplü Şair Yahya Kemal’in validesinin mezarına denk gelmek benim için şaşırtıcı değildi artık. Çünkü bu şehir beni defalarca şaşırtmıştı zaten. Necati Zekeriya’nın meşhur ‘’Çayhane’’ şiirlerini yazdığı kahvehaneye gittim. Eski ismiyle ‘’Sloga’’ şimdiki ismiyle ‘’Shkupi’’ olan kahvehanede Murat Paşa camiinde akşam namazından çıkan kalabalık yine kadrajıma sığmadı.

Şehirden ayrılırken, otobanda yol tabelalarını çekmek için makinemi tekrar elime aldım ve üç farklı şekilde yazılan Üsküp tabelasını çekmek için deklanşöre bir daha bastım.

Kiril alfabesiyle yazılan Üsküp(Skopje) yazısı ne hikmetse kadrajıma giremedi…

 

Enes Güler

Kitsch: Genel anlamıyla, yüzeysellik, ucuzluk, gösterişçilik. Kendini olduğundan daha değerli ya da önemli gösterme hali.