Kız arkadaşım hayatı boyunca, önemli ve güzel olan her şeyi kaçıracakmış korkusuyla yaşardı. Sıkça seyahat ederdi ancak seyahat etmediği zamanlarda acıyla kıvranışı, seyahatlerinden daha sıktı. Gerçek şans ve mutluluk her daim başka diyarlardaymış gibi davranır, her zaman planlarla dolu olurdu. O planları kuyruklarından yakalamışçasına, durmaksızın hareket halindeyken hayatın, en azından rüyaların söylediği kadarıyla, bir peri masalına dönüştüğü o kristal anı yakalamışçasına…

1990 senesinin aralık ayı sonunda yeni yılı tanımadığımız bir yığın insanla beraber Hvar’da [1] karşılamamıza karar verdi. Büyük bir heyecan içinde, kararını bana bir teklifmişçesine sundu.  Aklımda birkaç fikir vardı lakin kararı birlikte almışız gibi kabul ettirene kadar arkadaşlarıyla birlikte kendilerini bir hayli acındırdılar. Yılın sondan bir önceki gününde, Marijin Dvor’da bir araya geldik. Erkendi, sabahın erken vaktiydi, tramvaylar dolaşmaya başlamamıştı bile. Bir yığın bıkkın tip ve bana kelimenin tam anlamıyla sarhoşluğu anımsatan şatafatlı elbiseler içinde bir dolu genç kadınla tanıştım. Yığınla eşya ve boksör cinsi neşeli dişi bir köpekle beraber on iki kişi üç arabaya dizildik. İki Golf [2] önden çıktılar, ardından kısmen paslanmış bir Dyane [3]. Onunla  ikimiz seyahat etmeliydik: Kel bir elektrik-elektronik öğrencisi, onun şişko ve çirkin bir kız arkadaşı, bir de köpek. Araba adeta bir koli bandıyla yamanmış, bıkkınlığı her tarafına sirayet etmiş, ayaklarımız ise tamamen bitap düşmüştü. Caddeden, tahammül edilemeyecek koşullarda, yavaşça güneye doğru ilerledik. Şişko kız Paris parfümlerinden bahsetti, köpekse durmaksızın ses çıkarıyor ve pis kokan nefesini üflüyordu. Her seferinde flörtöz bir gülümsemeyle genel geçer fikirlerini beyan etmeli, kız arkadaşımın çok iyi hissettiğimi düşünmesi için şeytani bir çaba göstermeliydim. İvan Dağı boyunca Dyane, saatte yirmi kilometre hızla sürünerek devam etti. Konjic’te iki kez teklemesinin ardından en son istop etti. Boksör hanımefendi şiddetli bir kokuyla yeniden burnumuzun direğini kırdı ve neşeyle havladı. Araçtan çıktık, Golf’tekiler de durdular ve ne yapılması gerektiğine dair meşveret faslı başladı. Yapılan her kombinasyonundun sonunda yine biz fazlalık çıkıyorduk. Kimin trenle kimin arabayla gideceği çoktan kararlaştırılmışken onu omzundan yakaladım ve fısıldadım:

-Acaba geri mi dönsek?

Beklediğim gibi kızgınlıkla bakmadı bana, omuz silkti ve iç çekti.

-Onlara kim söyleyecek? Erkek olan sensin sen söyle.

-Senin söylemen daha iyi olur, en azından onları tanıyorsun. Eğer ben söylersem, bir şeye sinirlendik zannedecekler.

Tabii ki Saraybosna’ya geri döneceğimizi o izah etti. Hoşnutluk yaratacak kararları da hoşnutsuzluk yaratacak kararları da güzel sözlerle başkasının üzerine atmayı her daim iyi bilirdim.

Trenin kalkmasına iki buçuk saat kalmıştı. Soğuk ve boş olan otel salonunda oturduk. Bakışlarımızla birbirimizi sorguya çekiyor, küçük dokunuşlarla usulca bir oyun sürdürüyorduk. Yazık oldu, diyerek yalan söyledim.

Beni yeni yılımı berbat etmekle suçladı kendini. Onu okşayarak ve küçük erkek kurnazlıklarıyla durumun böyle olmadığına onu ikna ettim.

-Hediye için de özür dilerim.

Bana hediye verilmesini her daim sevmişimdir. Bundan dolayı birbirimize hediyelerimizi tam burada, Konjic’te vermemiz konusunda ısrarcı oldum. Karşı çıktı, zira böylesi hiç şatafatlı değildi. Hala o kristal anı arzuluyordu.  Nitekim ikna konusunda usta olduğumu daha önce belirtmiştim.

Dikkatlice sırt çantasını açtı, ondan sonra daha da dikkatlice bir Jubilarni[4] konyak kutusu çıkardı.

“Aç!” dedi.

Kutu hafifti yani içindekinin bir şişe olmadığı kesindi. Aptalca bir hediyeydi sanırım. İçinde bir şey vardı, beyaz bir kağıtla da iyice örtülmüştü. Parmaklarım beni olabildiğince dikkatli açmam gerektiği konusunda beni uyardı. Minyatür bir saksının içinde bir o kadar minyatür bir kaktüs vardı. Yeni doğmuş bir bebeğin baş parmağı kadar dahi yoktu. Ona odada duran bitkilerden nefret ettiğimi hiç söylememiştim. Onlar dikkat ve çekidüzen arar, kendilerini önemsemeni ister ancak ben daha sevdiğim insanları bile nasıl önemsemem gerektiğini bilmiyordum. Anneannem öldüğünde odamdaki tüm bitkiler solmuştu. Hiçbirinin kahrını çekmemiş dahi olsam bu durum beni üzmüştü.

Gülümsedim ve onu öptüm, heyecan dolu birkaç kelime sarf ettim. Sözlerimin samimiyetine inanmasının ardından Chanel 5’i (onu, tabii ki Marilyn Monroe’yu düşünerek almıştım) ve Susan Sontag’ın Fotoğraf Üzerine adlı denemesini çıkardım. Ona hiçbir zaman sadece kitap hediye etmedim çünkü kitap hediye ettiğimde (büyük olasılıkla haklı olarak) onu düşünerek değil, kendim için aldığımı düşünürdü.

Kaktüsü, odamda kısmen güneş alan bir yere Aziz Vlas [5] biblosunun ve şans getiren ortası delikli bir taşın yanına yerleştirdim. Birkaç ay sonra, Hırvatistan’daki savaş patlak verdi. Şpegely’nin filmi, Plitviçe, Borovo Selo [6]

Onu düzenli olarak her beş günde bir suladım ve yerinden oynatmamaya özen gösterdim. Vakti zamanında anneannem bana kaktüslerin yerinin değiştirilemeyeceğini söylemişti. Onlar yalnızca tek bir yerde olabilirdi. O yerin nasıl olduğu veya en güzel yer olup olmadığı çok da önemli değildi, o yerin onlara ait olmasıydı mühim olan. O kaktüsün üzerine titredim ve ona karşı hiçbir hatam olmamış olmasına ben bile hayret ettim.

Tıpkı hevesli tezgahtarların önemli günler öncesinde çıkarıp sunduğu o küçük, sempatik hediyeler gibi telef olmak yerine kaktüs büyümeye başladı. Dikenleri uzadı, tıpkı küçük bir kirpi kadar narindi. Şişmanladı. Güneşi, ardından yavaşça zorlamaya başladı. Artık bir çocuğun baş parmağı kadar değildi. Kız arkadaşım odaya geldiğinde ise kaktüsün benim ihmalkarlığımda boğulmadığına sevindi.

– Sana benzemeye başlamış.

– Kaktüs mü?

– Yani, sana benzemek denemez, daha çok bedeninin bir parçası olmuş gibi.

Kabul ediyorum ki bu durumu fark etmemiştim ancak bunu bana söylemesinin ardından kaktüse bu gözle bakmaya başladım. Kaktüs, hayatımızın küçük, neşeli bir ayrıntısı haline gelmişti. Etrafındaki bütün sevgiyi hatıramızda yer etmeye değer hale getiren bir ayrıntı.

Vukovar’ın harap edildiği o günlerde [7] kapının ardında adeta buzdan bir nefes hissettim. Hayat, hakkında bildiğimden çok daha farklı bir mesele haline gelmişti. Yaşamak, artık ciddi bir müessese. Yapılan her hatanın kadere ait olabileceğini hissettim ama yine de bunun nasıl ve neden olduğunu kafamda berraklaştıramıyordum.

1992 Martının son günlerinde kız arkadaşım şehri terk etti. Tıpkı bir geziye gidermişçesine… Vedasız.

Nisan ayının ilk günlerinde bodrum katına taşındım. Elma ağacının üstüne bir havan topu isabet etti. Pencerelere ateş ettiler, gardırobun yanındaki şifonyerin eski Avusturya modeli aynasını, pirinç tanesinden küçük şarapnel parçaları paramparça etti. Cam, adeta dünya haritasının üzerindeki meridyen çizgilerine dönüştü. Telefonlar hala çalışıyordu, ona bunları anlatmaya çalıştım. Anlamadı. Muhtemelen bunların bir kısmını kafamda kurduğumu düşündü.

Her beş günde bir üst kata çıkıp kaktüsü suladım. Artık yüzü Çetnik [8] mevzilerine dönüktü. Ürkekçe güneşe doğru baktım ve baktığım her anda bir kurşun bekledim. Aşağısı sıcak, nemli ve sıkış tıkıştı. Etraf çürük patates kokuyordu. Gözlerimi ise kömür tozu yakıyordu. Muhtemelen ana rahminde de durum bundan iyi değildi.

O, ölümün yalnızca Saraybosna’da olduğunu zannediyordu. Tamamen uzaklaşmış ve acınacak bir hale gelmişti. Bana Yeni Zelenda’ya gitmek isteyip istemediğimi sordu. Sorusunu; bodrum katında olduğumu, o ülkenin bana hayli uzak olduğunu ve bilhassa o ülkede nasıl mutlu olabileceğimi bilmediğimi söyleyerek yanıtladım. Kaktüsü hiçbir zaman sormadı. Ben de hatırlatmak istemedim.

İnsanlar, karanlıkta yalnız kaldıklarında değişirler. Bu süreç, duygudan yoksun gelişir. Sabahleyin yatağına güzelce uzanmış bir adamın, akşamına saçlarına aklar düşmüş bir şekilde uyandığı bir hikaye biliyorum. Rüyasında ne gördüğünü söyleyecek tek bir kişi bile yok. O günlerde kışa karşı ümitsiz bir korku besliyordum.

Bir sabah o beşinci gün, evdeki tüm sular donmuştu. Tam o anda aklıma kaktüslerin kışa dayanamadığı geldi. Kaktüsü aldım ve aşağı getirdim. Bodrum katına, kömür tozu yaktığımız sobanın tam karşısına. Ne çok yakın ne çok uzak. Tıpkı düşündüğüm gibi hem insanlara hem kaktüslere uyan bir yerdi.

Bir sonraki gün kaktüsü, saksının kenarında uzamış olarak buldum. Ne halde mi? Tepetaklak, sanki güneş aşağıda br yerlerdeymiş gibi… Onu son kez suluyordum, yolun sonunda olmamıza rağmen.

Savaş, bana asabiyeti ve yapay bir dinginlik duygusunu miras bıraktı. Ne zaman biri beni sarsacak bir şeylerden bahsetse, içimde bir yerde tıpkı gürültüyü kesen teyp kayıtları gibi kırmızı bir ışık yanar ve ben hiçbir şey hissetmemeye başlarım. Ancak o kaktüsü düşündüğümde, işte o zaman hiçbir şey yardım edemez bana. Kaktüs, üzüntünün ufak bir tezahürü gibi… Görünüşte tehlikesiz, tıpkı Çingene kadınlarının sattığı acı bademler gibi. Vaktiyle insanlar, atlar ayakta ölür diye üzülürlermiş. Beni ise kaktüslerin, Goethe’nin şiirindeki [9] o çocuk gibi takatten düşmesi kederlendirir. Çok da önemli değil, yalnızca hayatta detayları korumanız gerektiğine dair bir uyarı. Geride başka bir şey de yok.

[1] Hırvatistan sınırları içerisinde, Adriyatik Denizi’nde bulunan 100’ün üzerinde adanın en büyüklerinden biri ve önemli bir turizm merkezidir.

[2] Volswagen’in araba modellerinden biri.

[3] Citroen’in klasikleşmiş araba modellerinden biri.

[4] 1921’de Stock Cognac Medicinal ismiyle Hırvatistan’ın Požega (Pojega diye okunur) kentinde kurulmuş, ardından 60’larda Zveçevo adını almış alkol üreticisi firmanın ürettiği konyak markası. -e.n.

[5] Dubrovnik kentinin koruyucu azizidir (Sveti Vlaho olarak da bilinir) ve aynı zamanda eskiden Ragusa Cumhuriyeti’nin özgürlük koruyucusudur. -e.n.

[6] Borovo Selo Muharebesi, bugün Hırvatistan Kurtuluş Savaşı olarak bilinen savaşın ilk cephesidir. Plitviçe Gölü olaylarının ardından patlak vermiştir. -e.n.

[7] 1991 yılında Hırvatistan’ın Vukovar kentinde eski Yugoslavyalı askerler ve paramiliter Sırplar tarafından 3 bin Hırvat katledildi. -e.n.

[8] II. Dünya Savaşı sırasında Partizanlar olarak bilinen Tito’ya bağlı komünist gerillalarla çarpışan radikal milliyetçi, monarşist, paramiliter Sırp grup. Büyük Sırbistan ideolojisi taşıyan bu örgüt Bosna Savaşı’nda “Akrepler”, “Kaplanlar”, “Sırp Radikal Partisi Gönüllüleri” gibi isimlerle vahşet dolu savaşın Sırp tarafının bir parçası olmuşlardır. -e.n.

[9] Goethe’nin Erlkönig şiirinden bahsediyor. -e.n.

Miljenko Jergovic

Çeviren: Özge Deniz

Bu öykü, Kutu Yayınları’nın izniyle “Saraybosna Marlborosu” isimli kitaptan alınarak yayınlanmıştır.