2008 yılının kışıydı.

Üniversite eğitimi için geldiğim Bosna-Hersek’te görülmesi gereken her yeri görmüş, artık diğer Balkan ülkelerini gezip, görmek için sabırsızlanıyordum.

Kosova’nın Sırbistan’tan ayrılıp, bağımsızlığını ilan ettiği gün, ilk rotam belli olmuştu. Haberin ertesi günü, iki arkadaş bir araba kiralayıp, kendimizi bu çiçeği burnunda ülkenin sınırında bulmak istedik. Fakat yoğun kar ve sis Saraybosna’dan geçit verir mi hiç! Vermedi. Hayalimizi yaza erteledik.

Beklenen gün geldiğinde, geçen sene bağımsızlığına kavuşan Karadağ’ı da eklemiştik rotamıza. Bize katılan üçüncü arkadaşla, müthiş bir görev de üstelenmiştik bu yolculukta.

Keşke Kosova’ya giren ilk turistikler olsaydık diye hayıflanırken, sevinçle karışık bir şaşkınlıkla yaklaştı bize sınır görevlisi. Ne yapacağını tam olarak bilmiyordu ya da belki de karşıladığı onun dilini bilmeyen ilk turistik ve belki de bu yüzden böyle bir karşılamanın heyecanıyla unutuvermişti her şeyi. Biz onunla İngilizce anlaşırız diye düşünürken, görevlinin bambaşka bir dil konuştuğunu fark etmemiz uzun sürmedi. İngilizce-Türkçe ortak kelimelerden bir iletişim yolu bularak, pasaportlarımızı damgalatıp Kosova’ya girmiştik.

Dağın eteklerinden Kosova’ya doğru arabamız süzülürken, heyecanla nereleri gezeceğimizi planlıyorduk. İlk uğrayacağımız şehir Priştina’ydı. Ve sonrasında Prizren. Fakat arabamızda ne bir navigasyon ne de elimizde bir harita vardı; tabelaları takip edip, kaybolduğumuz yerde sorarak yavaş yavaş ilerliyorduk Priştina’ya. Balkanları gezenler bilir; kime adres sorarsanız, eliyle size yolu göstererek ‘samo pravo’ yani ‘düz devam et’ denir. Kosova sınırına kadar bu adres tarifi işe yaramıştı. Fakat Kosova yolları biraz daha karmaşık, tabelalar daha anlaşılmazdı. Arnavut abilerin söylediklerinden bir şey anlamıyorsak da, yine de sadece düz gidiyorduk. Kosova’ya gideceğimizi öğrenen arkadaşlar bizi sıkıca tembihlemişti, sakın Boşnakça konuşmaya çalışmayın size ters bakarlar diye. Arnavutlar’ın Sırplarla arası hoş olmadığından, Sırpçayla neredeyse aynı olan Boşnakça konuşulduğunda Sırp muamelesi görüldüğü yönünde uyarıları dikkate almış, Kosova’da olduğumuz süre boyunca, ağzımızdan tek Boşnakça bir kelimenin çıkmamasına özen gösteriyorduk.

Yepyeni bir ülkeyi görmenin yanında, bir başka amacımız daha vardı ki yüzyıllık bir tarihe şahitlik edecektik bu vesileyle. Yanımızdaki arkadaşlardan birisi Kosova’dan göçmüş Arnavut bir ailenin çocuğuydu. Prizren’de kalan akrabalarıyla görüşmek daha doğrusu tanışmak için bizimle yola çıkmıştı. Arkadaş bizim gibi, ana dili Türkçeydi. Arnavutça bilmiyordu ve derdini anlatacak kadar Boşnakçası vardı. Yol boyunca çocukluk hatıralarından hayal meyal hatırladığı amcasının, halasının onu nasıl karşılayacağını, onlarla nasıl anlaşacağını düşünüyordu.

Sorup, soruşturduktan sonra Priştina’ya vardığımızı anlıyoruz. Nedense kendimi Türkiye’nin Trakya illerinden birinde gibi hissetmiştim. Diğer Balkan ülkelerinde ne bu kadar sıcak nemli bir hava vardı ne de insanları bu kadar aceleci hareket ediyordu. İlginçtir Bosna, Sırbistan gibi diğer Balkan ülkelerinden çok daha farklı bir trafik düzeni vardır. Fakat burada aynı Türkiye’deki gibi herkes birbirini sollamaya çalışıyordu. Mesela Saraybosna’nın büyük caddelerinde makas atma gibi bir alışkanlık yoktur. Burada yeşil yanmadan bir saniye öncesinde arkamızdaki araçlar kornaya asılıyor, hayat olabildiğince hızlı akıyordu.

Priştina’da pek tutunamadık, beklediğimiz Saraybosna benzeri iç açıcı bir şehirdi. Fakat Priştina, Gaziosmanpaşa’nın arka mahalleri gibi can sıkıcıydı.

Hızlıca yola koyulduk. Plakanın yabancı olduğunu fark eden her polis bizi çevirip, halimizi hatırımızı soruyordu. Anlaşacak ortak bir dil bulamayınca, Prizren diyorduk, eliyle yolun devamını gösteriyor, ‘samo pravo’nun Arnavutçasını söylüyordu. Diller kültürler değişse de, bütün yollar düzdü demek Balkanlarda diye düşünürken, asfaltın bitip toprak yol başladığında bu fikrimden cayıyorum. Yolun kenarında meyve satan amcaya yaklaşıyor, Prizren diyoruz. Amcanın el hareketleri o kadar karmaşık ki anlamak imkansız. Yarım saattir onu anlamaya çalışırken, ağzımızdan kazara bir Boşnakça kelime çıkıyor. Şaşkın bir bakış atıyor bize. Haha hapı yuttuk derken, madem Boşnakça biliyorsunuz bre şaşkınlar neden konuşmuyorsunuz diye sorarak cümleye başlıyor ve sorularını sıralıyor; nerelisin, nereden geliyorsunuz, nereye gidiyorsun, Prizren’de ne yapacaksınız…Sevinçten ilk bi kekeledik, sonra gurbette hemşehrisini bulmuş gibi başladık anlatmaya. Meğerse yol ayrımını kaçırmış, 50 kilometre kadar yanlış yoldaymışız.

‘’Tekrar yola koyulduk, 1 saat sonra Prizren’e varmıştık’’ dediğinde İsmet abi;

sonunda dosya konumuza geldi artık diye sevinerek sordum:

Prizren nasıldı?

Şimdi burada Prizren’i mi konuşalım? Asıl hikaye, Prizren’in civar köyünde yaşadıklarımız diyerek sorumu geçiştirdi ve yarım saattir gelmeyen çayın başına ne geldiğini sorarak Eser abiye çıkıştı. Masada oturan Mahir Ö. bunun güzel bir belgesel olabileceğinden bahsederken, Enes G. bana bu hikayeyi dergide kullanabilir miyiz anlamında bir bakış attı.

İsmet abi, yarım kalan hikayeyi devam ettirmek için istediği çayın gelmesini beklerken, kafamda hikayeyi sinematografik olarak canlandırıp kurguluyordum. Çayların gelmesiyle kaldığı yerden devam etti İsmet abi.

Prizren’de yalan yok çok durmadık. Tabii ben daha sonra çok gittim. Prizren’de Türkçenin konuşulan bir dil olması Balkan yolculuğuna Bosna’dan başlayan birisi için şaşırtıcıydı tabii ki. Tesadüfen gittiğimiz bir Türk kahvesinde çaylarımızı yudumlarken, çaycının siz demek Türksünüz be more diye başlayan ve bitmeyen sorularını cevaplandırdık. Bize bütün Balkan tarihini özet geçen amcanın yanındayken, kendimizi tanıdık bir yabancı gibi hissetiğimiz doğrudur. Adresini az çok öğrendiğimiz köyün yolunu tuttuk.

Arnavut arkadaşımız handiyse heyecandan bayılacaktı. Şimdi köyün ismi aklımda yok. Seneler oldu tabii ki… Prizren’de Türkçe konuşan kişilerle karşılaşınca, köye çıkınca da bu devam eder dedik. Ama öyle olmadı. Amcasıyla halasıyla ilk kez görüşen arkadaş ne diyeceğini bilemiyordu, aralarında ortak dil dahi yoktu. Ne onlar Türkçe biliyor ne arkadaş Arnavutça. Haberi duyan bütün akrabalar karşılamak için toplanmıştı. Evin bahçesinde oturuldu; selamlaşmalar, ağlaşmalardan sonra türlü türlü yemeklerle dolu masaya oturtulduk. Tarifsiz bir manzaraydı. Kim bilir böyle kaç parçalanmış aile vardı. Bakışmalar bir süre sürdü, sonra Allah’tan köyde Türkçe bilen biri bulundu da, bir şeyler anlatabildi iki taraf birbirine. Biz daha fazla dayanamadık bu duygusallığa, tüm ısrarlara rağmen orada kalmadık. Manastır’a geçtik. Ohri ve Üsküp’ü gezip, arkadaşı geri almak için Prizren’e döndük. 3 günlük misafirliğin ardından, iyice alışmış olacak ki ayrılık onun için zor oldu. Amcası arabanın bagajına kaşkavalıydı, balıydı ne varsa doldurmuştu.

Çok uzattım biliyorum. Ne yapalım hikaye uzun. Neyse Zvornik’teyiz Karakaj sınır kapısında, Sırbistan’dan Bosna’ya girmeye çalışıyoruz. Görevli giremezsiniz diyor, der demez İsmet abi gülüşmeler oldu masada.

“İsmet abi,” dedim “ bunları yazacağız, müsaade var mı?”

“Olur, tabi,” dedi, “yalnız şunu unutma, Kosova’ya girerken 50 Avro aldılar bizden, onu da yaz.”

Laheri’den kalkıp Enes’le Ferhadiye’de yürüyorken, hikayeyi nasıl kurguladığımı anlattım. İlk, bir olmaz diyecek gibi oldu, sonra bu sayıda çok hikaye var ama bu dosya konusuyla ilgili hem, olsun, ama bir şeyler eksik sanki dedi.

Ardından hemen bizim Arnavut Harun’u aradım ve hikayeye bir boyut daha kazandırmak için sordum:

“‘2009 yılında Türk pasaportuyla geldiğin Bosna’dan, Yugoslav pasaportuyla Sırbistan’a girdiğin doğru mu?”

“Evet doğru.

Yalnız 2009 değil, 2010’du. Bosna’ya Türk değil Yugoslav pasaportuyla girmiştim. Ayrıca Yugoslav pasaportu Sırbistan’a giriş için değil, Sırbistan’tan çıkıp Kosova’ya giriş içindi. Bir de girmiş değil, geri döndürülmüştüm. Ve Yugoslav pasaportuyla değil Türk pasaportuyla Sırbistan’dan çıkıp Kosova’ya girmiştim. Çünkü olmayan bir ülkenin pasaportuyla olmayan bir ülkeye buradan gidemezsin denmişti. ”

Bilal Yakup

Bu yazı Başka Dergi’nin 4. sayısında yayınlanmıştır.