24 sene önce bir sabah uyandım ve savaşın her tarafımı çevrelediğini farkettim. Bir gece önce Belgradlı bir punk grubunun konserindeydim ve çok fazla içmiştim. Baş ağrısıyla uyandığım sabahın devamı, üç buçuk sene boyunca patlamalar, tank atışları ve bombardıman yağmurlarıyla sürecekti.

Halep’te savaş ilk başladığında durum nasıldı bilmiyorum. Sadece oradaki insanların da yaşadıklarını – binlerce erkek, kadın ve çocukların kuşatma altında yıllardır yaşadıklarını biliyorum. Sıradan bir adamın bakış açısından yola çıkarsak, 25 yaşında edebiyat ve müzikle ilgilenen biri için mesela; kuşatma uyarı yapılmadan başlamış ve hiç bir yerde görünmemişti.

Evet, gazeteler ve televizyon aylardır ülkedeki durumun daha da karmaşık hale geldiğini, siyasi çatışmaların daha da arttığını hatta bazı bölgelerde çatışmaların dahi yaşandığını söylüyordu. Ama şehir normal yaşantısına devam ettiği müddetçe, söz gelimi; insanlar her zamanki gibi günü tüketip sakin bir akşama ulaştığında, savaş hiç çıkmayacakmış gibi gözüküyordu.

Köpeğinle ilgilenirsin ve kitaplarına bakarsın, odandaki örümcek yeni bir ağ yapıyordur, ve yarın sabah bütün bunlar, köpek ve örümcek de dahil savaşa katılmış olacaklardır.

Bosna savaşı başladığında, Saraybosna’da yaklaşık olarak 400,000 yerleşik insan vardı. Savaş öncesi Halep’te ise bunun beş katı daha fazla insan yaşıyordu. Saraybosna yaklaşık beş yüzyıl önce kurulmuş bir şehir. Halep ise dünyadaki en eski şehirlerden biri. Öyle bir şehir ki; Doğu ile Batıyı birleştiren, İbrahimi dinlerin -Musevilik, Hristiyan ve İslam- doğduğu ve büyüdüğü bir şehir.  İşte medeniyetimizin ortaya çıktığı yer tam da orasıydı. Çok fazla değil, yalnız 150 sene önce kadar, iki şehir de Osmanlı tarafından yönetiliyordu. Halep Osmanlı’nın doğudaki en büyük şehri iken Saraybosna da batıdaki son büyük şehriydi.

Fakat tüm bunlar sıradan bir vatandaş için kuşatmanın içinden çıkamadığı müddetçe önemli bilgiler değildir. Savaş başladığında; insanlar bunun daha fazla devam edemeyeceğini, tüm bu bombardımanın ve Halep gibi bir şehrin daha fazla tahrip edilmesine izin verilmeyeceğini düşünmüştür. Biz, Saraybosnalılar da bu illüzyona kapılmıştık.

Kuşatma başladığında, Saraybosna Amerikalı ve Avrupalı gazetecilerle dolmuştu. Ve savaş bitene kadar da böyle oldu. Attığımız her adımın videosu ve fotoğrafları çekildi, belgelendi. Savaşın ilk 16 ayı boyunca yerel bir derginin editörlük bölümünde çalıştım. İşe gitmem için nehri geçmem gerekiyordu. Nehrin üzerinde bulunan köprü ise sniperlar tarafından bulundukları tepeden rahat gözüken bir köprüydü. Her gün o köprüyü hızlıca geçiyor olmam artık sıradan bir rutindi benim için.
Bazen, bu köprüde ölenler oluyordu, insanlar ise kendileri vurulmadığı müddetçe bu durumu çok olağan karşılıyorlardı.

Köprüyü gözlemleyenler sadece sniperlar değildi. Köprüde vurulanları çekebilmek ve haber yapabilmek için yabancı gazeteci ve muhabirler de oradalardı. Düşünsenize, onlar sizi görmeden köprüyü geçmeniz lazım. Ne kadar acı!

Halepte ise bizdeki kadar Batılı gazeteci ve fotoğrafçı hatta televizyon muhabiri yok. Orada olan biteni, Halep’in yerlilerinin çektiklerini, acılarını bizimki kadar duyuramıyorlar. Saraybosna’da ise yabancı gazeteciler korunurlardı. Savaşçılardan kimse onların canına kastetmeye cüret edemezdi. Süregelen diğer savaşlarda; Irak, Afganistan, Doğu Ukrayna ve Suriyede, savaşan taraflar gazetecileri ortadan kaldırmaya çalıştılar. Eğer bir gazeteci ölürse, diğerleri gelmez. Kimsenin görüntü almasına ve not tutmasına izin vermemiş olursunuz böylece.

Sırplar savaşı kaybettiler, kuşatma Saraybosna’dan tamamen kaldırıldı, çünkü filmler ve fotoğraflar şehirde yaşayan insanların neler çektiklerini ayan beyan gösteriyordu. Üç buçuk yılın sonunda, bütün dünyanın izlediği bu kanlı ‘’reality show’’ katlanılmaz hale geldi ve Dayton anlaşması ile bu gösteri sona ermiş oldu.

Halepte ise hiç bir şekilde ne olup bittiğini bilemiyoruz. Oradaki insanlar kameralardan uzak bir şekilde ölüyor ya da acı çekiyorlar. Yıkık binaların fotoğraflarını gördüğümde, amatör videoları ya da nadir gelen haberlere baktığımda; köprüyü geçerken beni takip eden CNN kameramanı aklıma geliyor ve aslında şanslı olduğumu düşünüyorum. Gazeteciler sayesinde sniperlar beni vurabilmek için uzun uzun ateş edemiyorlardı. Ve Saraybosna belki de bu yüzden tamamen yıkılmamıştı.

Kuşatmanın ilk zamanlarında insanlarda ateşkes umudu vardı. Olmayınca bu umut; şehrin etrafındaki kuşatma yüzüğünü kıran bizlere, şehrini savunan insanlara cesaret olarak ve askeri deha olarak geri döndü. Ateşkesin gerçekleşmeyeceğini anladığımızda, şehrin savunma güçlerinin de yetersiz olduğu ortaya çıkınca, bazı efsanelere inanır olduk. Yabancı güçlerden biri gelecek ve kuşatmayı kaldırıp adalet getirecekti.

1992 yazında, kuşatmadan 3 veya 4 ay sonra, Saraybosna’da bir söylenti dolaşmaya başlamıştı. Hatta bu söylentiye samimi bir şekilde siyasetçiler bile inanıyordu. Amerikan 6. Filosu Adriyatik açıklarına gelmişti ve kuşatmayı kaldırmak için operasyona hazırlanıyordu. Saraybosnalılar olarak Amerikan başkanının yatağında uyuyamadığını ve bizi düşündüğüne inanıyorduk.

Sizce Halepliler de bugün böyle düşünüyorlar mıdır? Hiç sanmıyorum.

90’ların başında Amerika, Doğu Avrupa’nın adalet ve özgürlük polisi olarak biliniyordu. Bugün ise insanlar Amerikayı başka şekilde biliyorlar. Halep ölürken, New York, Washington ve Los Angeles’ın aynı eski gamsız hayat rutinlerini devam ettiriyor olması mümkün mü? Şundan eminim ki Halepte sesi duyulmayan ve görülmeyen insanların hepsi birbirine bu soruyu soruyorlar.

Amerika’ya olan umut ve inanç eskiden olduğu gibi Amerikan yaşam tarzının bize sunduğu görsellerle bağlantılıdır. Ve bu Bosna’da bile hâlâ böyle. Günlük yaşamda karşımıza çıkan imgeler, amblemler ve ikonlar.. Mesela, daha dün Coca- Cola içen insanların yok olmasına Amerika göz yumabilir mi? Bu soru size anlamsız ve aptalca mı geliyor? Olabilir. Ölen insanlar zaten genelde mantıklı sorular sormazlar.

Belki de Halepliler çoktan Amerikayı artık özgürlük ülkesi olarak görmemektedir zaten. Amerika, yaşananlara dur diyemediği günden beri onlarla birlikte ölmektedir çünkü.

Miljenko Jergović

Miljenko Jergović