Birisi size; ben Manastırdan geldim dese ne tepki verirdiniz? Veya bu ‘’nerelisin’’ sorusunun cevabı olsaydı ne düşünürdünüz? Manastır size ne ifade ediyor?

Manastır bizim için bir Bursa, Kayseri veya Konya mıdır da o kadar olağan bir şeymiş gibi söylüyor bunu arkadaş. Bu kenarda dursun.

Balkan sineması deyince akla gelen Çingene sinemaları da bir kenarda dursun.  Kötü olduklarından değil hepsi çok da iyi filmlerdi. Ama biz burada farklı bir Balkan Sineması’ndan bahsedeceğiz.

Limonata filmi Ali Atayla yan yana geldiği zaman beklentimiz, eski işlerinden ötürü absürt bir film olacağına yönelik olmuştu. Balkanlar başlı başına absürt bir yer onu da biliyorduk, Ertan Saban gibi Balkanlara oldukça hakim birinin, filmin senaryo kısmında olduğunu öğrenince günleri saymaya başladık.

 

Fakat film beklentimizin aksine oldukça gerçekçi, samimi ve oturaklı çıktı. Kardeşini bulabilmek için Manastırdan İstanbul’a gelen Sakıp’ın en sonunda bulduğu kardeşi ile zorla da olsa bir şekilde Makedonya’ya ulaşmaları ve görevini eksik de olsa yerine getirmesi değildi kesinlikle mevzu.

 

Balkan çocuğu Sakıp’ın yıllardır görmediği kardeşi bir Karadenizliydi ve Balkanlara dair hiç bir fikri yoktu. Nerde ki Sakıp Makedonyalıymış Manastırlıymış hak getire.  Sakıp içinse ikisi kardeşti ve kardeşliğin farklı bir boyutu vardı. Filme isim babası olan bir duvar graffitisi ise Sakıpın film boyunca bütün hislerine tercüman olacak cinstendi ‘’Blood is not Lemonade’’. Yani kan öyle Limonata gibi sonradan türetilecek, sıradan bir şey değildi, kolay harcanamazdı, işte Sakıp bunun peşindeydi.

 

Balkan sineması deyince akla Çingene temalı sinemanın gelmesi normaldir, bugüne kadar hatırı sayılır Balkan kökenli yönetmenler Çingene kültürünü oldukça başarılı kullandılar. O kültürün başına buyruk tavrını, efsane olmuş müzikleri ve dansları ile harmanlayarak ortaya bambaşka bir sinema çıkardılar.  Bu da en nihayetinde insanların kafalarında Balkanlar eşittir Çingeneler algısını oluşturdu.

Bulgaristan’dan başlayarak Macaristan’a kadar gittiğimizde Çingene etkisini görebilirisiniz ama bu oradaki yaşamın, sosyolojinin, kültürün ve tarihin tamamen onlardan ibaret olduğunu göstermez. Balkan halkları (ki bunun içinde Türkler de var) çingenelere diğer bölgelerdeki gibi hor gözle bakmadığından ve onların güzel taraflarını kendilerince harmanlayarak kültürlerine dahil ettiğinden diğer bölge halklarından ayırılır. Bu ayrım onları diğer bölge halklarından daha zengin kılar ki etkisini sinemada, müzikte ve edebiyatta görürsünüz.


Limonata da Balkanların bu kısmını zaten es geç(e)memiş, film bize burada; ne kadar ciddi de olsak bir yerde mola verip bir Roman
düğününe iştirak etmek de fayda vardır mesajını veriyor.

 

Yüzyıllarca bir arada yaşadığımız Balkan halklarından çok acı bir şekilde koparıldığımız malum. Orada yıllardır bizsiz yaşayan, Anadolu’ya geri dönmeyen Türklerin olduğunu da biliyoruz. İşte o insanlar hayatlarına hâlâ biz varmışız gibi devam ediyor, Türkiye’de şampiyon olan Futbol takımı için sabahlara kadar seviniyor, yine oradan gelen kötü haberlere üzülüyor iyi haberlere de en az bizler kadar seviniyorlar. İşte Sakıp da bu sevinenlerden ve üzülenlerden sadece bir tanesi. O yüzden ben Manastırdan geldim deyince ilaveten bir bilgi verme gereği hissetmiyor, o nasıl Kayseri’yi, Bursa’yı  en az bizim kadar biliyor, bizden de Manastır’ı, Üsküp’ü, Kalkandelen’i, Gostivar’ı bilmemizi bekliyor.

Limonata ne bir yol filmi ne de bir kardeşlik filmidir bana göre. Evet yolda geçtiği doğrudur, evet içinde kardeşlik teması da barındırıyor, hatta ismi de dolaylı olarak oradan geliyor ama Limonata farkında ya da olmadan tam anlamıyla bir Balkan filmidir. Hem de Balkan filmi olabilmek için yeterli Roman kültürü kotasını doldurmadan başarmıştır bunu. Hem bunu yaparken de diğer Balkan filmleri gibi olayı Müzikale bağlamaz.

 

Filmin sonunda, gün daha yeni ağarmışken börek yemeğe İlyas yerine Marko’ya gitmeye karar verirler çünkü İlyas böreği yağlı yapıyordur. Belki Marko onlara böreğin yanında çay veremez ama Soğuk bir Limonata servis edebilir. İşte Balkandan kastımız da budur.

 

Enes Güler

Bu yazı Başka dergisinin 3. sayısında yayınlanmıştır

”Ne kadar ciddi de olsak, bir yerde mola verip bir Roman düğününe iştirak etmekte fayda vardır”