Magnet 

Şehrin tam merkezinde terkedilmiş harabe bir bina. Belki 400 yıldır orada. Birinin hatırasına benziyor, gün geçtikte nokta nokta çürüyen, silinen bir hatıraya. Sanki ormandan başka bir şey yokmuş gibi… Var olduğu sanılan her şeyin bir yok oluş mecrasına akıp gidişini seyredebildiğin tek gerçek bina şehirdeki.

Hiçbir şekilde tekrar kullanılamayacak kadar karanlık hatıralarla dolu bir bina. İhya edilecek bir güzelliğe işaret etmiyor. Her yanından kasvet akan bu bina, yeni olan her şeyi gölgelemektedir. Etrafında yükselen plazaların ışıltısını kara delik gibi yutmakta.

İnsanlar anılarını yakamaz; şehirler de. İlk o metruk binanın etrafı ışıl ışıl reklam panolarıyla sarılır. Fakat; bu, binanın şehre kasvet vermesini tam engelleyemez. Son çare, bina demir perdelerle çevrilir. Bina şehrin hafızasından silinememiştir.

Yenilenen ve büyüyen şehrin, içten içe bu bina tarafından çürütülmesine dayanamayan şehrin yeni sakinleri, şehir planlamacılarını çağırır ve bir proje geliştirirler. Bir rüyayı yok etmenin yolu onu kurgulamak, tekrar üretmektir. Şehrin her yerinden görünen o metruk binayı simgeleyen dev bir magnet tasarlar mimarlar. Magnet binayla aynı ölçüdedir. Gerçeğiyle arasındaki farkı anlamak neredeyse imkansızdır. Kusursuz cinayet. 

Herkes mutludur, çünkü bu binayı simgeleyen magnet simgelediği şeyi yutmuş, onu yok etmiştir. Magnet ne karanlık hatıraları çağrıştırıyor ne de eski binayı anımsatıyor. Turist çeken bir konuma kavuşmuştur. Dünyanın her yerinden turistleri kendine çekmektedir.

Bu magnetin sürekli restore edilip, turizme açıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Yerlisi olmayan şehirlerin adını ‘magnet şehir’ koydum. Baudrillard mutlaka daha afili bir sözcük bulmuştur bunun için. 

Tourist Info

2009 yılında Sarajevo’ya ayak bastığım günden bu yana beni en çok etkileyen şey, sadece turistlere sunulmuş belli bir yerin var olmamasıydı. Şehir keskin çizgilerle ikiye ayrılmamıştı. Dev bir otel lobisine dönüşmüş şehirlerden tiksinti duyarım.

Her geçen gün Sarajevo da turizme teslim oldu. Turist derdi olmayan yerel esnaflar, bir bir kapandı. Yüzyıllık zanaatçılar dükkanlarını kimliksiz kafelere bıraktı. Her köşede bir dövizci belirdi. Her geçen gün bir magnet yapıştırıldı şehrin üzerine. Bundan kaçış yoktu. Şehirler dev bir müzeye dönüşecek, insanlar balmumundan heykellere dönüşecekti.

Başka olan her şeye savaş açmıştı turizm. İlk şehrin bir noktasında bir getto gibi beliriyor kendisine turistik bölgeler kurup, şehrin rüyasını bir reklama dönüştürüyordu. 

Mostar Yolu

Balkan yolları, seyahat etmenin en güzel görselliğine sahip coğrafyadır. Girişi ve çıkışı sınırlı olan otobanlara alternatif yolları hayattadır hala. Otobanla bir yerden geçmiş olmazsınız. Sizi geçtiğiniz coğrafyadan yalıtıp, suni ve hızlı bir yolculuğa iter. Bir yere uğramanız söz konusu değil.

Şükür ki Mostar’a yapılan otoban yarım kaldı hala gerçek bir şeylerle karşılaşabiliyoruz. Jablanica’ya uğrayabiliyoruz mesela. Yok olup giden Jablanica gölünde beliren mezarlıklara baktıktan sonra, birçok kimsenin uğradığı yıkılmış tren köprüsüne bakıyoruz. İkinci Dünya Savaşında Nazilere karşı Partizanların verdiği destansı mücadelenin bir magneti. Tam bir simülasyon. Neretva Savaşı filminin set kalıntısı. 

Her şehrin bir kaçış noktası vardır. İstanbul ahalisi Sapanca’ya, Yalova’ya kaçar mesela. Sarajevo da ise bu genellikle sahil şehirlerinedir. Hırvatistan, Avrupa Birliğine girene dek benim için de kaçış noktası Dubrovnik’ti. Sonra sınırlar çekildi ve bize en yakın kaçış noktası olarak Mostar kaldı. Her gidişimde beni bir hiçlikle karşılayan şehir. Bir film platosu gibi. Mekanlar, dekor ve insanlar oyuncu. Mostar, bütün kabilesi beyazlar tarafından yok edilmiş, tek başına kalmış bir yerli gibi. Müzede canlı canlı sergilenen son Kızılderili.

Köprüaltı Medeniyeti

Sürekli bir şeylere ve bir yerlere köprü olmanın öneminden bahseden tanımlamaların sığlığında siz de boğulmadınız mı? İstanbul’un Londra’yla Pekin’i bağlayan bir köprü olduğundan bahsedenlerden, hiç New York, Paris, Londra hakkında aynı şeyi söylediklerini duydunuz mu?

Söylemlerin ve görüntülerin hakikatle yer değiştiği bir ağdan yazıyorum. Söylemin hakikati, hakikatin söylemi; bunlar boş laflar. Her şeyin her şeyi kopyalayarak hiçleştiği distopyaların dahi öngöremediği köprüyüz çünkü bu topraklar çorak bu gök boş.

Şehrimiz olmadığı gibi şehre ışık veren çehremiz de yok. Ancak bir yerleri bir yere bağlayarak değer kazanıyor şehirlerimiz. Değeri bir yol olmakta bile değil. Bir otobana geçit olmakta buluyor değerini. 

Bütün yollar Roma’ya çıkar bütün otobanlar Amerika’ya ve mutlaka bir köprü Doğu’yla Batı’yı birbirine bağlar.
Ve Stolac

Italo Calvino’nun görünmez kentlerinden birindeymiş gibi. Başka bir dünyanın buradan geçip gittiğini görebilmenin en sahici örnekleriyle dolu. Her taşı bambaşka. Belki ilk kez binyıl öncesini tahayyül ettim Stolac’ın kalesinin burçlarından ötelere bakarak. Sicilya’da kayıp bir İslam toplumundan bahsedilir. Hep nasıl bir mimariyle yaşam kurduklarını düşünürdüm. Stolac bunun cevabıydı benim için. Camilerini ve evlerini Sicilya’da eski bir kente koysan, kimse bunların oraya ait olmadığını söyleyemez.

Bir şehirde aradığım tek şeye sahipti Stolac, gerçekliğe. Turizmin ‘reality show’lar yaptığı dünyada magnetleşmemiş şehirler bulmak zor. Stolac’da 1000 yıla kadar uzanan bir hayat terkedilmiş. Orta Çağ’dan, parçalanan Osmanlı’ya, dağılan Yugoslavya’ya kadar uzun bir geçmişin izlerini sürmek mümkün. Çok küçük bir kısmı turistikleştirilmiş. Kendine daha turist bulamamış yalnız.

 

Her yanından şelaleler akan, simüle edilmemiş binalarıyla, bakir bir şehir bulmuştum. Yeni kaçış noktam. Gerçek bir şehirle baş başa kalmak… Bundan daha güzel ne olabilir ki… 

 

Bir de Neretva’da balık olsam. 

Bilal Yakup

Bu yazı Baška Dergi’nin 5. sayısında yayınlanmıştır.