On beş gün önce bu köşede çıkan yazımda, Amerikalı Prof. Samuel P. Hustington’un yeni savaşlar ve nedenlerine ilişkin incelemesinden söz etmiştim. Prof. Hustington, o incelemesinde yeni savaşların, uygarlık kültür çatışmalarından kaynaklandığını öne sürüyordu. Ben de o yazıyı okuduğumdan beri, örneğin Bosna’daki çarpışmanın bir kültür-uygarlık çatışması olup olmadığı konusu üzerinde kafa yoruyorum.

Tanıdığım, bildiğim kentlerin yakılıp yıkılması bir yakınımın saldırıya uğramasına benzer bir duygu uyandırıyor.

Ben kentleri insanlara benzetirim, kimi güler yüzlüdür, kimi çatık kaşlı, kimi benimle dostluk kurar, kimi bana yabancılık gösterir. İşte Bosna dost saydığım kentlerden biridir. Onun yakılıp yıkıldığını duydukça içim cız ediyor.

Yugoslavya’ya birçok kez gittim, özellikle Makedonya’yı iyi bilirim. Ohri gölü kıyısında, geleneksel uluslararası şiir bayramında şiirler okumuşumdur. Bundan yirmi yıl önce de bir uluslararası şiir toplantısı dolayısıyla Bosna’ya çağrılı olarak gitmiştim. Yola çıkacağım gün hastaydım; kırıklığım vardı. Uçakla Belgrat’a indim, oradan da gene bir uçakla Sarajevo’ya (Saray Bosna) yollandım. Vardığımızda hava kararmıştı. Havaalanında beni karşılayan olmadı. Meğer Yazarlar Birliği Başkanı gelmiş; ama beni tanıyamamış. Sonradan öğrendiğime göre bu meslektaşım beni bir işadamına benzetmiş.

Oradan otobüsle kente vardığımda hangi otele gideceğimi bilmiyordum. Ötekine berikine sordum; bana bir otel salık verdiler. Otelin lobisi çok kalabalıktı. İlgili görevliye yaklaşıp bir oda istedim. Bana boş odaları olmadığını söyledi. Oysa ben bir an önce yıkanıp yatmak için acele ediyordum. Makedonya şiir bayramlarından tanıdığım Sarajevolu ünlü ozan İzet Sarajliç’e telefon edip edemeyeceğimi sordum adama. Dikkatle yüzüme baktı.

-Şiir toplantısı için mi geldiniz? diye sordu.
-Evet
-Adınız ?
– Anday.
Adam defterlere baktı.
-İkinci kat on numara dedi. Odanız hazırdır.

Dünyada bunca sevindiğim az olmuştur. Güzel bir kız beni odama çıkardı. Vakit geçirmeden banyoya girdim, uzun uzun dinlendim ve bitkin bir durumda kendimi yatağa attım; uyuyuverdim.

Sabah olduğunda baktım ki, kendimi biraz toparlamışım. Kenti bir an önce görme isteğiyle giyinip aşağı indim. Otelin restoranında çay içtim ve sokağa çıktım. Toplantı ertesi günüydü, onun için rahat rahat dolaşabilirdim.

Bosna iki bölümden kuruludur, biri Osmanlı’dan kalma eski kent, öbürü Avusturya’nın kurduğu Avrupa kenti. Otelim eski kente yakın olduğu için ben Osmanlı mahallesine daldım. Bundan güzel bir mahalle az bulunur. Hiç yabancılık duymuyordum. Köşe bucağı dolaştım.

Öğleye doğru, açıkmış olarak, eski bir medresenin bir bölümündeki büyük bir lokantaya girdim. Kapıda bir adam “Buyurun, buyurun!” diye bağırıyordu. Sanki yurdumdaydım. Yol yorgunluğu, hastalık sonra bu “Buyurun” lar bana burada herkesin Türkçe bildiği inancını vermişti nedense.

Garson yemekleri sayıyor;
-Kuzu kapama, yalancı dolma, kuru fasulye…

Yalancı dolma istedim, sonra da garsondan limon vermesini rica ettim. İşte o zaman ayaklarım suya erdi; garson Türkçe bilmiyordu. Burada hiç kimse Türkçe bilmiyordu; çünkü Boşnak demek, Müslüman Sırp demekti. Boşnakça ise Sırpça’nın bir ağızı. Şair dostumun adı “İzzet” değil “İzet” idi. İzet Sarajliç’ in şiirleri Türkçe ‘ye çevrilmiş ve kitap olarak yayımlanmıştır.

Bizde Bosnalıların Türk olduğuna ilişkin yanlış bir kanı vardır ve yaygındır, nedense.

Unutmadan şunu ekleyivereyim. Avusturyalıların kurduğu Sarajevo’yu hiç beğenmemişimdir. Tramvaylı geniş caddeleri ile soğuk bir kent. Yıldızımız barışmadı.

Başta İzet Sarajliç’i söyleyeyim, onunla yeniden buluşmuştuk. Sonra benim şiirlerimi Boşnakça‘ya çeviren ve kitap olarak bastıran Muazzez Hacıosmanoğlu, ünlü Arap şairi Al-Bayati (şimdi Irak’ın İspanya’daki kültür ataşesi.) Makedonyalı şair Bogomil Güzel, iki Rus şairi, bir Macar şairi ve daha başkaları. Birlikte on beş gün geçirdik. Hersek’e de gittik. Mostar’da o güzel köprünün yanı başındaki yüksek bir kahvede; Neretva nehrine ve o şaşırtıcı, büyüleyici köprüye bakarak unutulmaz saatler yaşadım.

Köprü beni öylesine çekmişti ki, yanımdakilere bir şey söylemeden sessizce yerimden kalktım; aşağıya indim, ona doğru yürüdüm ve ortasında durup kenti bir de oradan seyrettim. Kim bilir ne kadar uzak olacağım ki, arkadaşlar nehre düştüğümden kuşkulanıp beni aramaya çıkmışlar. Mostar köprüsünün bombalarla yıkıldığını duyduğumda acı çektim. Buna kültür savaşı denebilir mi? Hayır, Prof. Huntington’un görüşüne katılmıyorum. Vandalizmdir bu. Başka bir şey değil.

Kim bilir; İzet, eşi, çocuğu, Muazzez hanım ne durumdadırlar, onlardan bir haber alamadım.

Sarajevo’ya ilişkin bir de eğlenceli bir anım vardır. Bir akşam Arap şairi Al-Bayati‘ye yemeğimizi dışarda bir yerde yememizi önerdim. Çıktık, dolaşa dolaşa bir yer bulduk; içeri girdik, garsonlar pardösülerimizi aldılar. Salonu görünce tadım kaçtı. Bundan daha sevimsiz bir yer olamaz. Daha kimseler gelmemişti. Garsonlar gözümüzün içine bakarak bize masaları gösteriyorlardı. O bakışları bilmez miyim! Yolacak müşteri arıyorlar.

-Çıkalım, dedim Al-Bayati‘ye.
– O.K.. dedi.

Anlaşma dilimiz İngilizce idi. Pardösülerimizi giydik. Dostumun cebinde bozuk para varmış, çıkarıp verdi pardösülerimizi tutan adama.

Adam paralara baktı, sonra yere attı hepsini.

Biz hakarete uğramış olarak o pis yerden çıktık. Konuşmuyorduk; canımız sıkılmıştı.

Durdum, dostuma dönerek;
-Gidip şu herifi dövelim, öyle ayrılalım buradan dedim.
Al- Bayati,
-O.K.. dedi.

Ve (işte burası çok şaşırtıcı) arka cebinden bıçak çıkardı.

-Bu ne bu ? diye sordum.
-Ben yurtdışına çıkarken bıçağımı yanıma alırım muhakkak dedi.

Ertesi günkü Bosna gazetelerinin başlıkları gözümün önünde geçmeğe başladı: “Arap şairi ile Türk şairi garsonu bıçakladılar.”

-Ben vazgeçtim dostum, dedim. Biz gene otelimize gidelim.

Bu yazı 14 Ocak 1994 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Melih Cevdet Anday

Melih Cevdet Anday