Üç Yol, yönetmen Faysal Soysal’ın ilk uzun metraj sinema filmi. İlk uzun metrajlarını çeken yönetmenlerin bu filmlerde genel olarak otobiyografik bir eser ortaya koyduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. Film de gerek içinde bulunduğu mekanlar gerekse içinde barındırdığı duygularıyla bu kategoriye kolaylıkla giriyor.

Bünyamin ve abisi günlerden bir gün Malabadi Köprüsü’nde oyun oymaktadır. Tam da bu oyun esnasında Bünyamin, Zeliha’nın yani abisinin sevdiği kızın ölümüne sebep olur ister istemez. Yaşadığı vicdan azabı abisinin bağışlayıcı üslubuyla geçmeyecek derecededir ve bu yüzden doğduğu şehri terk eder, uzaklara doğru yol alır. Uzaklara doğru aldığı yolda durağı Bosna olur, savaştan yeni çıkmış olan ülkede hala kayıp insanlar, kayıp uzuvlar vardır ölenlere ait. Toplu mezarlar üzerinde yürüttüğü çalışmalar vicdanını rahatlatacağı yere sıkmaya başlar. Her yeni toplu mezarda geçmişte yaşananların acılarını daha çok hisseder. Tam da bu sıralarda Mostar Köprüsü’nden intihara teşebbüs eden Zrinka ile tanışır ve bu çaresiz kadını hayatta kalmaya ikna eder. Zrinka’nın hikayesi de en az Bünyamin kadar ilginçtir; Fransa’da psikoloji üzerine eğitim alıp kadın intiharları üzerine özel olarak çalışmış olan yarı Boşnak yarı Sırp birisidir. Ailesini ve en yakın arkadaşını savaş nedeniyle kaybetmiştir aynı zamanda. Bünyamin ve Zrinka arasındaki ortak noktalar ikilinin birbirine yakınlaşmasına neden olur, ikisi de savaş ile ilgilidir, ikisi de vicdan azabı çekiyordur, ikisi de çaresizdir. Zrinka, kendisini ölümün eşiğinden çeviren adama minnetini psikolojik destek vererek ödemek ister. Tabi ki bu destek öyle kolay olmayacaktır, Bünyamin’in bilinçaltı onu rahat bırakmaz ve karmaşık rüyaları öfkesiyle birleşerek birtakım sağlık problemlerinin ortaya çıkmasına neden olur. Bünyamin, Füg hastalığına (kimlik bozukluğu, başkası olma sendromu) yakalanır ve artık sadece rüyalarda değil, gerçekte de Yusuf’tur. Hastalığı nispeten atlattıktan sonra abisiyle yüzleşmek üzere Hasankeyf’e dönmeye karar verir. Zrinka, Bünyamin’den uzun süre haber alamaz ve en sonunda onu bulmak için yollara düşer. Yolculuğun sonu ise Bünyamin’in bahsettiği gerçek aşka ulaştırır Zrinka’yı. 

Filmin içerisinde az önce bahsettiğim hikaye haricinde savaş tanıklıkları, Hasankeyf’in yok oluşu ve Batman’daki kadın intiharları gibi yan hikayeler de bulunuyor. Bu kadar çok ve başlı başına büyük hikayenin bir arada bulunması ise filme en büyük zararı veriyor, film tüm hepsine değinmeye çalışırken aslında hiçbirine tam olarak değinemiyor. Hasankeyf’in yok olacağını biliyoruz, birkaç diyalogta şahir oluyoruz ama daha ötesinde bir şey bilemiyoruz; Bünyamin’in Bosna’daki ev sahibi aracılığıyla savaş tanıklıkları hakkında ufak bir fikir ediniyoruz fakat ileriye gidemiyoruz; Batman’daki kadın intiharlarının boyutunu öğreniyoruz, Zrinka aynı zamanda bunun için de geliyor Türkiye’ye –bahane de olabilir tabii- ama konu hakkında daha fazlasına hakim olma hakkımız yok çünkü başka bir anlatı yok konuya dair. Ve tüm bu meseleler halihazırda büyük meseleler, insanların üzerinde tartıştığı, çoğunun dünyanın gündeminde uzun süre kalan meseleler. 

Filmin içerisinde bulunan hikaye kadar bunların arka planında göndermeler de bulunuyor; elma nefreti ile Hz. Adem arasında bir ilişki, kardeş öfkesiyle birlikte Habil ile Kabil arasındaki ilişki, Hz. Yusuf ile rüya arasındaki ilişki ve Yusuf ile Züleyha ilişkisini birbirine geçmiş bir şekilde bulunması izleyiciyi “acaba bu hangisine gönderme yapıyor?” sorusunu sormaya itiyor. Bu bilinmezlik ve belirsizlik için güzel bir unsur olarak düşünülebilir ama film boyunca sürekli bunlarla karşılaşınca seyirci cephesinde büyük bir yorgunluk oluşuyor. 

Üç Yol’un yaşadığı en büyük sıkıntılardan birisi de zaman ile oluyor. Büyük ve derin meseleleri dahi yan hikaye yapıp rüya ve şiir sahnelerini uzun tutarak filmin içindeki zamansal denge bozuluyor. Bu durum en başta izleyiciyi ve izleyicinin filmle olan irtibatını etkiliyor çünkü ritmin gerçekten çok düştüğü yerler var ve buralarda filmden kopmamak büyük bir çaba istiyor. Zaman ile ilgili sıkıntı filmin süresinden değil, filmin akıp giden saniyelerinde aksayan ve atlayan anlatımlardan kaynaklanıyor.

Atmosfer bir film için en önemli unsurlardan biridir, hele ki böyle bir film çekmek istiyorsanız. İçerisinde hem şiirsel bir anlatım kaygısı var, hem savaştan çıkamayan bir şehir var, hem rüya var, hem sular altında kalması muhtemel bir tarih var… Üç Yol ise atmosfer anlamında çoğu zaman vasatın altında bir çizgide ilerliyor; rüya sahnelerindeki renk kullanımları, büyük şiirsel tiratlar, gerçek hayatla alakası olmayan diyaloglar seyircinin filme dahil olmasını engelliyor ve kendisinden uzak tutuyor. Tüm bunların üzerine filmin başından sonuna belli imgelerden bahsedip sonrasında onları birden seyircinin önüne sunmak seyircinin kendi tecrübesi eşliğinde filmi yoğurmasını engelliyor. Bu bağlamda oldukça didaktik bir dil hakim filme, bu konuların ortasında geçen bir filmde tam tersi olması gerekirken hem de. Rüyadan ve aşktan bahsedilip bu konuları didaktik bir dille vermek kendi içinde çelişen bir durum, ikisi de insanların kendileriyle baş başa olduğu alanlar.

Görüntü ve estetik, izleyiciyi filme bağlayan veya bağlanmasını engelleyen en önemli unsurlardan. Üç Yol, görüntüleri ile izleyiciyi ciddi anlamda doyuruyor. Mekanların kendilerine has güzelliklerini başarılı bir şekilde izleyiciye aktarıyor ve film boyunca keyif veriyor izleyenlere. Gerek Hasankeyf’in gerek Bosna’nın, Mostar’ın güzelliklerini, yollarını, akarsularını, sokaklarını gerekse insanlarını, insanların yüz ifadelerini –yüz ifadeleri de yaşanmışlıkla alakalıdır çünkü- başarılı bir şekilde aktarıyor.

Üç Yol’da; rüya ile gerçeklik, geçmiş ile yaşanan, unutulan ile unutulmayan kesişiyor. Her bir karakter farklı bir anlamı temsil ediyor ve soyut olan bu kavramlar somutlaştırılıyor bir bakıma. Tüm bu kesişmelerin başladığı yer de Mostar Köprüsü oluyor. Ayverdi, Mostar hakkında “Bu köprü mimari dehânın terkibiyle taştan yapılmış değil de muhayyilenin cisim halini almasıyla meydana gelmiş gibi efsanevî bir mâna ve ruh kazanmıştır” diyor. Filmde de aynı şekilde, Mostar Köprüsü yalnızca taştan yapılmış ve insanların üzerine basıp geçtiği bir köprü olarak görülmüyor; hayatların, insanların, hikayelerin kesiştiği bir mekan olarak görülüyor böylece. 

 

Talha Ulukır

Bu yazı Başka derginin Mostar dosyalı 5. sayısında yayınlanmıştır.