Seyahat etmeden önce gideceğim yerle ilgili araştırma yaparken ilk işim o coğrafyadan hangi yazarlar çıkmış ya da kimler kitaplarında o bölgeyi konu edinmiş diye bakmak olur. 2014 yılındaki Bosna Hersek ziyaretimden önce de araştırmış ve okuma listeme iki kitap eklemiştim. Birisi İvo Andriç’ten Drina Köprüsü, diğeri ise Mostar’a gideceğimi söylediğimde hem çok okuyan hem de çok gezen bir arkadaşımın önerisi ile Gündüz Vassaf’tan ‘Mostari’.

İvo Andriç’in kitabına konu olan Drina Köprüsü’nün olduğu Vişegrad’a uğrayamadım. Ama Saraybosna ve Mostar’da elimde harita yerine Gündüz Vassaf’ın kitabını taşıyarak ‘Mostari’nin peşine düştüm.

Gündüz Vassaf, Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nde çalışırken 2011 Ekim ve Kasım aylarında ‘köprü bekçiliği’ yapmış. Köprünün kah Tara ayağında kah Halebija ayağında bazen oturarak bazen duvara yaslanarak kırmızı kaplı defterine notlar almış. (Bu arada üç defter bitirmiş.) Köprüden geçenleri, hava durumunu, edindiği dostları şiirsel bir dille kısa kısa cümlelerle raporlamış. Tüm bunları da Mostari’de derlemiş.

Mostar’a gitmeden önce okumaya başladığım bu kitaba, Mostar’da köprü manzarası olan hostel balkonunda devam ettim. Saraybosna’ya dönerken yolda okuduğum sayfalar tam da Gündüz Vassaf’ın arkadaşlarıyla Saraybosna seyahatini anlattığı sayfalar oldu ve kitabın son sayfalarını da eve dönünce okudum.

“Yolculuk ne zaman biter?” diye soruyor kitapta Gündüz Vassaf ve “Yolculuğum bitmedi.” diyor ki bence benimki de henüz bitmedi. Belki bu yazıyı yazdıktan sonra belki aldığım kartpostalların bazılarını panoma astığım diğerlerini de koleksiyon kutuma kaldırdığım zaman bitecek. Belki Saraybosna’dan aldığım kahve bitince belki de arkadaşlarım, birlikte çekildiğimiz tüm fotoğrafları yollayınca…*

Çoğu zaman kitapların bizi yolculuğa çıkardığı doğrudur, yolculuklara kitaplarla çıktığımız da… Kitapla birlikte yolculuk ise hepsinden ayrı bir deneyim oldu. Kitabın yakın bir tarihte yazılmış olmasının da bunda etkisi büyük. Köprüden geçerken yazarı görecekmişim gibi hissettim, anlattığı her şeyi aradım. Dalıcıları göremedim ama kartpostal satan kadınla sohbet ettim, coca-cola tabelasında ne “bosanskakafa” ne de “turkish cafe” yazıyordu, yağmurdan silinmişti ama tabelayı gördüm. Kitapçıda dönüp duran köprünün yıkılma anının belgeselini izledim. Köprüde ‘turist gibi’ yürüdüm. Gündüz Vassaf’ın yükseklik korkusu ve köprüden geçmeme inadını anladım. Turistim ama ayrıcalıklı bir turistim diye düşündüm çünkü Mostari’nin izindeydim.

Mostar kenti adını köprüsünden alıyor, ‘mostar’ köprü demek, ‘mostari’ de köprü bekçisi. Hem de üç dilde birden. (Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça) bir de ‘fuka’ üç dilde aynıymış, ‘deli’ demek.

“Deli her dilde deli.
Mostari her dilde Mostari.”

Savaş her yerde aynı.
Ölüm her yerde aynı.
Turist de her yerde aynı.

Savaşta yıkılmış ve sonra yeniden yapılmış köprünün önünde yapmacık gülümsemeler ile poz veriyoruz.

“Mostar’da ne yaşamaya acelem var, ne de ölmeye.”
diyor daha ilk sayfalarında yazar, oysa ben kuleye çıkmayan arkadaşlarımı çok bekletmemek için alelacele eskizimi çiziyor ve defterimi kapatıyorum. Acelem var.

Sizin de aceleniz varsa Mostar’a gidemem, kitabı da okuyamam derseniz size en azından kitabın sonundaki ‘Mostar Manifestosu’nu okumanızı öneririm. Bir de bir iki küçük alıntı yapıyorum;

Mostar dilinde iki zaman var:
“Savaştan önce.”
“Savaştan sonra.”
Savaşın adı yok.
Savaşlara ne zaman ad verilir?

2 Kasım 2011
Sabah Erken

Yollar boş.
Dükkanlar kapalı.
Geçen gün gördüklerim kuğu muydu?
Neredeler?
Köprüde tanıdık arıyorum aitliğimin sırtını sıvazlayacak. Duvardan eğildim Neretva’nun sularına.
Korkmadım.
Sabah olduğu için mi?

Bu ayağa daha sık gelir oldum.
Tara, aitliğimi hafifletiyor.
Halebija, yerleşikliğimi hatırlatıyor.
Halebija’dan,
Tara’da yalnızlığımı görüyorum.
Tara’dan
Halebija’da aitliğimi.

(Gündüz Vassaf, Mostari, Bir Köprü Bekçisinin Günlüğü, YKY)

*İki yıl sonra yazıyı gözden geçirirken yolculuğun hala devam ettiğini fark ediyorum.

Neslihan İmamoğlu

Bu yazı Başka Dergi’nin 5. sayısında yayınlanmıştır.