Bu efsane kadim asırlardan kalan bir olay üstüne, Orta Rodop yaşlı ninelerin hatıralarında muhafaza olup günümüze dek ulaşmıştır.

Yüksek dağın yaylalarında onbir kardeş koyun sürülerine bakarlarmış. Kardeşlerin bir de ablaları varmış. O, bir yandan ev işlerine bakar, öte yandan tüm aile sorunlarına çözüm arar, bulurmuş. Boş vakitlerinde de ormanda çiçek, bitki ve meyveler toplarmış. Onların, insanlara faydası olduklarını bilirmiş. Bazı bitkilerden, meyvelerden ilaç yapmayı da başarırmış. Onları kulübenin kilerinde tutarmış. Kiler, onun kutsal bir odasıymış. Bir kışın sonuna doğru, kardeşlerinden biri hastalanmış. Abla da kendi yaptığı ilaçlardan ona içerir tedavi etmiş. İlacın, oldukça hem tatlı, hem de acı damarı varmış. O açıdan az miktarda kardeşine verirmiş.
Hasta, iyileşmiş ve öteki kardeşlerle beraber koyunların peşine düşmüş. Bir gün kardeşin biri laf arasında:

-Ağbam sana ne içerirdi, da bale (böyle) çobuk çobuk (çabuk) ayağa kalktın?
-Martidiş ilacı, em (hem) acı, em tatlı, ama biraz da başımı alak bulak etti. O-o, içim da bir sıcak, bir mutlu oldu, güleceğim gelirdi, demiş.

“Brey, acaba ne midir şu meret ilaç?” diye merak etmiş onların en büyüğü. Kendi karar görmüş, nasıl nasıl ilacın tadını deneyecek. Onu, biraz abla korkusu da rahatsız edermiş. Düşünmüş: “Ben bu işi küçük kardeş ile paylaşsam, onu kullansam, birşey olsa da, ablam ona daha babacan, af edici davranır”.

 

Gecenin birinde, o gizli, gözlerden uzak tutulan kilere uğramışlar. Küçük kardeş girmiş ve ne görsün: tavanda değişik, demet demet asılı kuru bitkiler sarkıyor. Bir köşede de kocaman fıçı. “Ha, ablam bu fıçıda ilacı tutar”, deyip almış sırtına, çıkmış.
İki kardeş fıçı ile ormana doğru yol almışlar. Bir çimende oturup fıçıyı açmışlar ve ilacın tadını denemişler. İlaç, oldukça hoşlarına gitmiş ve bir hayli yudumlamışlar. Sevince bulanmış içleri. Ha, deyince, ufukta şafak sökmeye başlamış. İki kardeş sezinmiş ki, fıçı yerine gitmeli. Bildikleri yolu takip ederek geri dönmüşler. Bir de ne görsünler, yol boyu ilaç fıçıdan damlamış, iz bırakmış. Bunları bir korku almış. Ne yapacaklarını bilememişler…

-Aga, biz şu izleri nasıl sileriz?, küçüğü ağlamış, Ablanın karşısına nasıl çıkarız?! Bak, kan gibi kırmızı olmuş şu meret yol!
Ağbeyi, düşünmüş ve böyle bir karar almış:
-Çözelim kuşaklarımızı izleri silelim!

Kuşakları çıkarmışlar izleri kaybetmek için yere çökmüşler o kan gibi kırmızı damlaları yok etsinler diye. Kuşaklar kıp kırmızı olmuş, ama yağmurluk altına sarıp saklamışlar. Büyüğü gene teklifte bulunmuş:
-Hadi, ayaklarımızdan sarıkları da çıkaralım!

Sarıklardan da eski parçaları koparıp iki kardeş, o kırmızı izleri yok etmeye devam etmişler. Kopan parçayı yerde ilaca batırır, yol boyu çalıya, budağa asarlarmış.

-Aga, fıçıdan da damlar! – Küçüğü, ağabeyin arkasından koşarak, bir ara bağırmış.
-Çıkar tepeliğini koy damla altına!

İki kardeş oldukça eve yaklaşmışlar. Tepelik de kırmızı Martıdış ilaçı ile dolmuş. Büyüğü küçüğüne:
-Git bu ilacı koyunların başlarına sürt! Ablaya, Tanrı kınasıdır diyeceğiz!

Küçük kardeş koyunlar arasına girmiş ve beşon koyunun kafasını boyamış. Büyük kardeş ise, fıçıyı yerine koymuş…
Sabahı, kahvaltıdan sonra çıkmışlar dışarı ve kardeşlerden biri:
-Bakın, bakın, koyunlarımıza nişan koyulmuş!
En büyük kardeş:
-O Tanrı vergisi, kurban damgasıdır, demiş.

Abla da yaklaşmış ve hemen o kırmızı benlerden gelen kokuyu almış. Derin derin bakışlarını kardeşlerin üstünde tutmuş…
-Kim bunu yaptı?!, diye bağırmış.

Büyük kardeş ve küçüğü adımlarını geri geri atıp ormana doğru kaçmaya başlamışlar. Abla bir de ne görsün, patika boyu beyaz kırmızı bez parçalar dalda budakta sallanıyorlar. Hemen bağırmış:
-Durun, sizi hırsızlar! Martidişimi içtiniz!

Büyüğü küçüğüne:
-Kaç kardeş, kaç, bu Martidişçi abla bizi yakalarsa, yandık? Koş tutmasın!

Baştan, küçüğü kaçarmış, ama büyüğü ona yetişmiş ve geçmiş. Ablaları da düşmüş peşlerine. Geri kalan kardeşler de bunları izlemişler. Ardı arkası dizilmişler.

O günden bu güne dek bir birini kovalamaktalar. En büyüğü, ardından en küçüğü, “Martidiş” ablaları ve kalanlar. ..
İlaç ise, her yıl insanlar tarafından, yerde, çalılarda, budak ve koyunların başlarında beyaz kırmızı izleri ile bu efsaneyi anımsatır. Ablanın adı da o zamanlardan “Martidiş” (Martı, Mart…) kalmış.
Halk arasında o, kışın sona ermesi, hastalıklardan arınma, hoşlukların başlaması anlamına gelir.
Günümüze dek, bazı halklar, hala Marta ablayı (nine) “şarabı” insanlara veren biri sanırlar.

Her zaman o ilaç olayı Martidiş ablanın aklına geldikçe, öfkelenir ve hava bozulur. Hırsı geçince, affeder, gülümser ve hava da güneşlenir…

 

Bununla ilgili atasözü ve deyimler günümüze dek ulaşmışlar ve bunlar, halkın ona saygısını ve korkusunu ifade ederler:

Ocak keser, Şubat derileri yüzer, Mart postları toplar. Ufutturma avayı (abartma havayı) Mart gibi. Marta darılan hastalanır.
Marta dişi (hanım anlamı) kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.
Çobanın duası, bir keret Mart geçsin.
Hava Mart’a kokmuş.
Cemre düştü mü, Martın bir ayağı bizdedir…
Mart Mart, kızıl Mart, sapı uzun Mart.
Mart ayı, dert ayı – 22 Martta Camal gezer ve hastalıkları toplar.
Mart içeri, pire (bit) dışarı.
Mart kedisi.
Mart dokuzu vb vb.

Bulgarlar ise, bir efsaneye göre, Han Asparuh’un Tuna nehrini geçmesi ile bunu bağlarlar. Böylelikle Bulgarlar, Balkanlara inişlerini doğrularlar.
Günümüzde çok yaygınlık kazanmış olan “Marteniçka” olayı, sağlık, ten dürüstlük ve hoşluk sembolüne dönüşmüştür. O, ilk Baharın müjdecisidir.

 

**Martudus; (Sansk. mariti dus) bir ilaç türü ( Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, İstanbul 2008, s.1064)

 

Emel Balıkçı Şakir