Yaklaşık çeyrek asırlık bir ömür, bir şeylerin nostaljisini yapmak için fazla erken olsa da yaşanmış olan mutlu anlara özlem duymak için yeterli bir süre. Oysa “yaşanmış” ne iddialı bir kelime ! Belki de bu sebeple olacak, nedense bazı günler ben, yani hayal ile hakikat arasındaki çizgiyi kaybedip de yaşadığıma dair kalbimi tatmin edecek bir delil aradığımda, o günlere dair tatlar ve kokular gelir aklıma.

Gözlerimi kapatıp da çocukluğumu bir film olarak kafamın içinde oynattığımda ise, bir akşam vakti sırf canımız boza çektiği için arabamızla yollarını aşındırdığımız Vefa, benim için arabalara hamburger ve kolaların servis edildiği Amerikan filmlerine taş çıkarır; kafalarında külahları, ellerinde parlak metal tepsileriyle bembeyaz giyimli bozacıların arabamızın penceresinden uzattığı bozaları içmeyi çok güzel bulurdum. Bir de hemen ardından torpidodan çıkartılan çay kaşıkları ile bardakta kalan bozayı sıyırmayı…

Şimdi size bir sır vereceğim; Balkan bozasını kaşıkla sıyırmanıza gerek yok! Evet yok, çünkü Balkan bozasının kıvamı bizim bildiğimiz bozadan çok daha akıcı.

İlk defa Üsküp’te korkarak denediğim Balkan bozası, Vefa’da içilen meşhur bozanın yanından bile geçemez gibi gelmişti. Fakat sonraları; Prizren, Üsküp ve Saraybosna’da denediğim bu kıvamı daha akışkan içecek bana, ferahlatıcı bir yaz içeceğini anımsattı. Boza, bizde daha çok kışın tüketilirken; Balkanlarda ise serinletici etkisi sebebiyle yazları daha çok tüketiliyor.

Aslında bozanın Rumeli’den Anadolu’ya geldiğini öğrenmek hem şaşırtıcı hem de sinir bozucu olabilir. Çünkü boza her haliyle çokça sahiplendiğimiz, çokça bizden bir içecek. Balkanlardan bunca şeyin yanı sıra bozayı da ithal etmiş olmamız nereden bakarsak bakalım bizim o bölgeyle ne kadar hemhal olduğumuzu gösteriyor.

Prizren’in meşhur Bistriça nehrinin sularından aldığı lezzet birikimini Boğaz’a karıştıran Hacı Sadık Efendi bozayı bekletip fazla suyunu süzerek daha saf bir kıvama dönüştürmüş ve bugün bayılarak içtiğimiz bozanın tarihini adeta yeniden yazmış. Öyle ki; Fatih’teki Meşhur Vefa Bozacısı, Sadık Efendi’nin bulduğu formülle hala ilk günkü gibi boza severleri bu asırlık lezzetten mahrum bırakmamaya devam ediyor.

1884 yılında ise, yine Prizren’den ama bu sefer Sakarya’ya Ali Koka isimli bir Türk yerleşip bozanın yine bir su kaynağından pek uzak olmayan müdavimlerini toplama sürecini burada devam ettirmiş. Böylece boza Balkanlardan Anadolu’ya geçmiş ve biz de kıvamı daha yoğun olan bu içeceği, üzerine leblebi serpiştirerek afiyetle içmişiz.

Yeri gelmişken; her ne kadar Balkanlarda bu kültür olmasa da İstanbul’un soğuk kış gecelerinin gizli kahramanları bence, “Taze Boooozaaaa! ”  bağırışları ile karanlık sokakları arşınlayan seyyar bozacılardır. Bugün yaşları o sesi dimağına kazıma bahtiyarlığına erişemeyenler bilmeseler de bu ses, tüm satıcılar arasındaki en etkileyicisi ve en sevilenidir. Onlar, herkesin sıcacık evlerine çekildiği bir saatte, tamamen onlara kalmış sokaklarda dolanır, hem acıma hem de saygı uyandırırlar. İşte bu yüzden belki de dışarıdaki en ufak sesten uzak, yüksek apartmanlarımızdaki iyi yalıtımlı pencerelerimizde; mahrum olduğumuz ve yok olduğuna üzülmemiz gereken en güzel şeylerden birisi de budur.

Çünkü bugün, her şeyin tek tipleştiği bir çağda bozalar da plastik bardaklarda satılıyor ve yanında sıyırmak için plastik kaşık veriliyor. Vefa’daki tarihi bozacının karşısında parlak renkleriyle bir çiğköfteci açıldı. Eskiden mermer küplerden doldurulan bozalar da artık fabrikalarda üretiliyor. Bir tek leblebicinin yiyebileceğinizden fazla leblebi satmaktaki ısrarlı tavrı hâlâ değişmedi.

Ama duyduğuma göre Ali Koka Prizren’den getirdiği özü, küçük ve sevimli dükkanında hâlâ koruyabiliyor; böylece Prizren’den İstanbul’a, sonrasında ise Anadolu’ya bu enteresan içeceğin ulaşma serüveni tamamlanıyormuş.

Sözün özü; boğazda su gibi kayan Balkan bozasını alıp da kıvamını daha koyu bir hale getirmek kimin fikriydi bilmiyorum ama ben iki halini de çok sevdim, seviyorum. Bir gün siz de Balkanlar’ın herhangi bir yerinde, güneşin tam tepede olduğu bir zamanda eğer olur da boza yerine kola içerseniz, bilin ki kendinize yazık edebilir; aynı şekilde soğuk ve yağmurlu melankolik bir İstanbul akşamında, tercihinizi bozadan yana kullanmazsanız Hacı Sadık Efendi’nin kemiklerini sızlatabilirsiniz.

Hatice Tokuz