Anneannemin evinde aşina olduğum sesler var; dedemin eski radyosundan yükselen ‘’Yugoslavca’’ şarkılar. Aşina olduğum kokular; ‘’Boşnak’’ böreği. Aşina olduğum ama anlamadığım konuşmalar ‘’Boşnakça’’. Annem meraklı sorularıma Türkçe yanıt veriyor. Kimlikler herkes için iç içe geçmiş, benim için bile.

‘’Tito’nun piçleri’’. Anneanneme böyle seslenmişler, şimdi anneannem de ‘’pis Türkler’’ gibisinden bir şeyler saydırıyor sevmediği bir şey olunca. Dedem Almanya’dayken Türk olduğuna inanmayan kadını gururla anlatıyor. ‘’Bizde öyle şeyler olmaz!’’ diyoruz hep bir ağızdan. Biz kimiz, Yugoslav mı? Bir hocamın dediği gibi ‘’kızım artık öyle bir ülke yok ki!’’ Bosnalı mıyız? Yok o da değil, evvelden yaşadığımız topraklar Sırbistan tarafında kalıyor. E biz Sırpız o zaman. Yok haşa! Sırp hiç değiliz, olsa olsa Müslüman Boşnağız. Türklük neresinde bu işin? İstiklal marşı okunurken, Atatürk lafı geçince dibine kadar Türküz. Tacizlerde, tecavüzlerde, hırsızlıklarda biz Türk değil ‘’öyle şeylerin toplumunda görülmediği’’ Boşnaklarız. Yediden yetmişe kimlik karmaşası yaşıyoruz. Yarım yamalak Boşnakçamız, kınalarda giydiğimiz şalvarlarımızla, milletin karısına kızına bakmayan onurumuzla, çalışkan oluşumuzla dibine kadar ‘’göçmeniz’’.

Nerelisin sorusuna verdiğim Boşnak cevabı Bosna’da konuşamadığım Boşnakçamla geçerliliğini kaybediyor. Belgrad’da turlarken bize eşlik eden Ado ısrarla Türk olduğumu, burayla bir alakam olmadığını söylüyor. Leyla’ya göreyse yarı Sırbistanlıyım. Ama en büyük sorun sürekli köyünü görmek istediğini söyleyen babamın bile dili doğru düzgün konuşamaması. Dedemse bir Arnavutça bir Boşnakça konuşurdu. Ailesi Arnavutluk’tan bilmediğim bir sebepten göçmüş ve Sancak Bölgesi’ne yerleşmişti. Balkanların ve insanlarının kaderi bu üç nesilde acı şekilde kendini gösteriyor. Süregelmiş mecburi göçlerle unutulan anadiller, kazanılan yeni anadiller, yeni kimlikler, yeni tarihler…

Böreği Boşnak, kahveyi Türk usulü yapıyoruz. İş nerelisin sorusuna gelince burada doğmuş ilk nesil için “Yugoslav göçmeniyiz” demek kolayken bizim neslimizle işler karışıyor. Çünkü burada doğmuş ikinci nesilde artık ciddi bir asimilasyon söz konusu. Bu, devlet tarafından zorla dayatılmış bir seçenek değil. Bizim annelerimiz Rusya’dan gelen o Sovyet disiplinindeki annelerin çocuklarına ısrarla Rusça öğretmesinin tersi şekilde bizimle Boşnakça konuşmuyorlar. İki yabancı dil bilen dedem bizimle Türkçe konuşmayı tercih ediyor, kendi çocukları Arnavutça yerine Boşnakça öğreniyor, torunlarıysa onu bile unutmuş. Annemle yaptığımız Belgrad seyahatinde annem çeviri görevini üstleniyor. Kimliğini kaybetmenin bizim için utanç verici duygular uyandırması gerekirken bizde tık yok. Ama bende hayal kırıklığı var. Küçükken aileme yöneltilen “Neden çocuklarla Boşnakça konuşmadınız” sorusu “gerek yok” diye cevaplanıyordu. Şimdiyse kendi farklı kimliğimi layığıyla sahiplenebilmek için dili çözmeye çalışıyorum.

Biz kimiz, Yugoslav mı? Bir hocamın dediği gibi ‘’kızım artık öyle bir ülke yok ki!’’ Bosnalı mıyız? Yok o da değil, evvelden yaşadığımız topraklar Sırbistan tarafında kalıyor. E biz Sırpız o zaman. Yok haşa! Sırp hiç değiliz, olsa olsa Müslüman Boşnağız.

Burada aynı zamanda dil ve kimliğin ne kadar iç içe oldukları da göze çarpıyor. Bir Türkseniz diliniz Türkçedir. Boşnak olduğunuzu iddia ediyorsanız bunun ispatı Sırbistan konsolosluğundan dedeniz sayesinde 200 euro’ya aldığınız vatandaşlığınız değil “kako si?”nin ötesine geçen Boşnakçanızdır. Azınlıkların dil konusunda bu kadar ısrarcı oluşları da aidiyetin dille sağlanmasından geliyor. Oysa Boşnaklar hiçbir zaman böyle bir derdin peşinde değillerdi. Derneklerinde doğru düzgün işlemeyen Boşnakça kursları onlara yetmiş gibi görünüyor. Bunu ciddi bir mesele ve ailelerimizin el birliğiyle farkında olmadan bizi arada bırakması olarak görüyorum. Oysa bizim nesil hiç arada kalmış görünmüyor. Türk kimliğimizle, yer aldığımız Türk eğitim sistemiyle ve bilmediğimiz yabancı dillerle biz tam olarak Türk olmalıyız.  Ama Bijelo Dugme konserinde işler çok farklı çünkü o konserde aralarında benim de olduğum 17-25 yaş arası gençler Yugoslav bayrağı etrafında poz verip şarkıları bağıra bağıra söylemişti. Belli ki bu gençler kültür olarak Boşnak böreği yapmaktan daha fazlasını benimsemişlerdi.

Göçen dedelerimizin ortak endişesi Müslümanlıklarını muhafaza etmekti. Yugoslav bayrağı tutan torunlarıysa bambaşka bir zihniyetin ürünü. Belki de Türkiye’de bulamadıkları özgürlüğü atalarının memleketinde arıyorlar. Kaçan dedeler, neden geldiniz diyen torunlar. Annemin halası “Çok güzel bir evimiz vardı, babam Müslüman ülkede yaşayalım diye tutturdu, al sana Müslüman ülke!” diyerek sol bir gazeteyi okuyor. Buraya isteyerek gelip de bulduğundan memnun olmamış büyük dedeler, onların iteklenen çocukları, büyük dedeleriyle iletişim kuramayan genç kuşak… Dil yavaş yavaş belleklerimizden silinirken “Boşnak” diye bir kimlik de kalmıyor.

Benim için asıl merak konusu bundan sonraki jenerasyonlar. Artık kendini “Boşnak” olarak tanımlamak için ellerinde anneannelerinin yaptığı börekten başka bir kanıt kalmayacak. Dedelerle iletişim tamamen Türkçe ile kurulacak ve el birliğiyle yaratılmış asimilasyon başarıyla son bulacak gibi duruyor.

Sena Yener