Keşke her insan Saraybosna gibi olsa. O zaman her şey daha güzel olurdu, inanın. Dünya çok daha canlı ve renkli bir yer olurdu o zaman. İnsanlar ölürken acı çekmezdi. Taassup bu kadar parlamazdı. ‘Öteki’lere düşman olmazdık…

1- Saraybosna’yı görmeyen göz göz değildir. Saraybosna benim ruhumun şehir haline sokulmuş şeklidir. Hani nasıldı o; ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar, onu Sarayevo diye toprağa kondurmuşlar.

2- Saraybosna bal gibi bir İslam şehridir, bunu ilk bakışta herkes anlar. Fakat sıradan bir şehir değildir.  İçinde her şey vardır. Tabya’dan şehir panoramasını gördüğünüzde minareleri saymaktan yorulup bırakırsınız (% 85 doğru, % 15 mübalağa payı). Başçarşı Türkiye’nin çoğu tarihî yerinden daha iyi korunmuştur. Daha içeride Avusturya işgali döneminden kalan barok binalar apayrı bir hava katar şehre ve bunlar bence korunmalıdır. Doğası zaten ayrı bir âlem, al gözüm seyreyle. Bursa, Rize, Edirne, İstanbul ve Belgrad’ı birbirine karıştır, al sana Saraybosna: Bir sengine yekpâre Slav mülkü fedâdır!

3- İnsanları rahattır, -mış gibi yapmazlar, gerçektirler, riya azdır. Akşam karınlarını doyursunlar, bir de içecek iki fincan kahveleri olsun tamam. Müslümanla Hıristiyan beraber yaşar. Osmanlı’daki gibi. Aynı zamanda Osmanlı’yla Avusturya, Yugoslavya ve kapitalizm devri de beraber yaşar. Eski ile yeni. Gelenek ile modernite. Doğa ile tarih. Her şey şehrin bünyesindedir ve şehir buna rağmen güzeldir. (‘Buna rağmen’ diyorum, çünkü İstanbul da Saraybosna gibi karışıktır, ama bu karışıklık eskiden harika bir terkip oluşturmasına rağmen bugün, özür diliyorum, bir mezbeleye çevirmiş şehri.)

4- Keşke her insan Saraybosna gibi olsa. O zaman her şey daha güzel olurdu, güvenin. Dünya çok daha canlı ve renkli bir yer olurdu o zaman. İnsanlar ölürken acı çekmezdi. Taassup bu kadar parlamazdı. ‘Öteki’lere düşman olmazdık. Siyasetle bu kadar uğraşmazdık. Stresi adetâ ceket gibi sırtımıza giymezdik. Sanata ve edebiyata, kavgadan daha çok vakit ayırırdık. Dilencileri boş geçtiğimizde içimiz rahat etmezdi. Bombalar patlamazdı. Eski zamanları daha çok severdik.

5- Gerçi Saraybosna da artık kapitalizmin cereyanına kapılarak banliyölere doğru genişliyorsa da, daha yolun başında olduğu için, ‘bugünkü’ Türkiye şehirlerinin çoğundan daha güzel.

6- Ben şimdiye kadar hiçbir şehirden ayrılırken ağlamadım. Ama Saraybosna’dan ayrılırken, yine ağlamadım ama, gözlerim dolu dolu oldu. Bir şehri bu kadar sevmek sağlığa zararlı mıdır? Bilmiyorum. Ama zararlı olsa bile, hangimiz bilerek ahmaklıklar yapmayız ki…

7- İşin mefâhir-i milliyemizi gıdıklayan tarafı şu ki: Saraybosna tamamen Türklerin, daha doğrusu Türklüğün kurduğu bir şehirdir, bizden önce orası küçük bir köydü. Düşünsene, bu harikalar şehrini benim atalarım kurmuş. Bu muazzam bir şey. İnsana moral veriyor, bükük boynunu kaldırıyor. İşte seyahat diye ısrar ediyorsam bir sebebi de bu his.

8- Üstelik, kendi çapında şehircilik ve şehirler tarihi üzerine çalışan biri olarak şunu söyleyebilirim: Saraybosna Türk şehircilik tarihinin en büyük zaferlerinden biridir. Hatta bugün yaşayan Türk şehirleri arasında belki de en güzelidir. Atalar o topografyayı öyle güzel değerlendirmiş ki, bundan iyisi Şam’da kayısı. Osmanlı oraya hiç girmeseydi, Hıristiyanların kuracağı şehir muhtemelen topografya fazla dikkat alınmadan kurulan, Haussmann tarzı dümdüz bir şehir olacaktı.

9- Kuru ecdad seviciğilinden hep kaçınırım; fakat içi dolu ve temelli methiyeye de hayır demem. Osmanlı medeniyetine ve özellikle de Osmanlı şehirciliğine her zaman hayran olacağım. Eller ne derse desin. Ben milliyetini nisyân edemeyenlerdenim. İlmîliği kabul etmek millîliği yok saymak değildir. Midhat Cemal’in öfkeyle söylediği gibi:

“İstersen eğer asrını hiç anlamamış de;

Ben böyleyim işte!”

 

Her neyse, siz şimdi söz veriyor musunuz, Saraybosna’yı görmeden, hatta Saraybosna için bir şeyler yapmadan ölmeyeceksiniz, he?         

İlker Süleyman Doğan