Bosna’dan henüz dönmüştüm. Dokuz günlük, kısa olsa da, döndüğümde beni yola çıkmadan önceki kişiden farklı bir kişi yapmaya yetecek kadar dolu bir seyahat olmuştu. Dönüşle birlikte içimde dindirilmez bir okuma arzusu vardı: Bosna ile ilgili bir şeyler okumak istiyordum, biliyorum, genelde bir seyahate çıkmadan önce seyahat edeceği yere dair bir şeyler okuma ihtiyacı duyar insan, fakat ben döndükten sonra Bosna’yı anlatan bir şeyler okuma ihtiyacı duymaya başlamıştım; çünkü giderken kafamda Türkiye’den Bosna’ya giden çoğu kişinin zihninde otomatik paket hâlinde yüklü olan “Osmanlı + Börek + Savaş” denklemi vardı, fakat Saraybosna’yı adımladıkça bu denklemden başka şeyler de olduğunu, Bosna’da sürüp gitmekte olan bambaşka bir hikâye de olduğunu gördüm; okumak istediğim, işte bu yeni hikâye ile ilgili şeylerdi. İnternette dolaşırken Saraybosna Marlborosu, daha doğrusu o vakitler İngilizce’den dilimize çevrilmiş ismiyle Sarajevo Marlboro, hakkında bir şeyler okudum. Galiba benim okumak istediğim kitap buydu. Tek baskı yapmış kitabı bir süre kütüphanelerde, sahaflarda arayıp durduktan sonra, elimdeki sıfırla mecburen başka kitaplara yöneldim. Uzun zaman sonra, Kutu Yayınları’nın kitabı yayınlayacağını, hem de orijinal dilinden bir çeviriyle bunu yapacaklarını okuduğumda ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz.

Kitabı nihayet okuduktan sonra, hakkında biraz yazmak istedim. Öncelikle evet, bu benim okumak istediğim kitapmış. Okurken gözümü kapattığım an kendimi Ilidža’nın sisli yollarında, Grbavica’da bir akşam vaktinde, Baščaršija’da hafif bir yağmurun altında duyumsayabileceğim kadar gerçekti Saraybosna Marlborosu. Saraybosna’ya yolu düşenlerin iyi bileceği, akşama doğru insanın içine dolan melankoliyi sayfaları çevirirken de yaşatıyordu insana. Bir şehirde geçen bir öyküyü yazmak kolaydır belki, fakat şehri alıp kitaptaki bütün öykülerde yer alan kanlı-canlı bir karakter gibi sunmak zordur; Jergović’in kaleminin kuvvetini ortaya koyan yönlerinden biri buydu.

Jergović’in bence asıl takdire şayan özelliği ise, savaşı, savaş denilince akla ilk gelenlere bulaşmadan anlatabilmesi idi. Arabesk yaşamlar, drama soslu olaylar, büyük laflar eden karakterler, insanın içini acıtan savaş betimlemeleri, travma içinde çırpınışlar yoktu. Savaşı “satar” hâle getiren hiçbir edebiyat unsuruna yer vermemişti. Bu çok zor, hatta bir bakımdan riskli bir şeydi bence. Bosna savaşı söz konusu iken, anlattığı öykülerde katliamları, baskınları, tecavüzleri, işkenceleri değil; her şeye rağmen çiçek

yetiştirmeye devam eden, bir hatıranın peşine düşen, bir hayalinden vazgeçmeyen insanları anlatmıştı, elbette savaşın sürdüğünü asla unutturmadan. “Dünya yanmış bana ne, ben edebiyatımı yaparım” değil, “Dünya yanıyorsa benim asıl şimdi yazmam gerekir” diyen birisi olduğunu düşündüm. Zaten gerek savaş döneminde şehirden ayrılmamasına, gerek savaş ertesinde verdiği röportajlarda söylediklerine bakılınca, yazarın bu tavrı benimsediğini anlayabilmek mümkün.

Kapak tasarımıyla beğeni toplayan eserin albenisini daha çok yükselten şey ise benim nazarımda Özge Deniz’in Hırvatça’dan yaptığı tertemiz çeviri idi. Çeviri çok güzel olduğu için okumak iki kat lezzet veriyordu. Öykülerin hemen tamamı, savaş öncesi – savaş başlangıcı – savaş dönemi şeklinde üç vakitte geçiyor, birçoğunda karakterlerin naifliği göze çarpıyordu. Naif bir iyimserlik kadar naif bir kötümserliği de görmek mümkündü yaşantılarında. Eğitimi için Saraybosna’ya gelip, savaştan dolayı Zagreb’e döndüğünde, hasreti dinmesin diye pabucunun içinde bir çakıl taşıyla dolaşan Elena vardı mesela bu kitabın içinde, savaşa rağmen hayallerinden asla vazgeçmeyen -işin garibi, hayallerinin gerçekleşmesi için pek bir şey de yapmayan- sevgilisi Zlaja vardı, evinde Noel kutlanmasına izin vermeyecek kadar esaslı bir Komünistken, yıkılan kilise için herkesten daha çok üzülen İvo, savaş muhabirlerine “Saraybosna’da deli cesaretine sahip insanlar yaşıyor” dedirten Slobodan ve daha niceleri. “Bu kadar hüznün içinde bu neşe, bu naiflik nasıl mümkün olabiliyor?” derseniz, “burası güneş nedeniyle dükkânlarını kapatan insanların ülkesi” derim.

Sözün kısası, Bosna’yı görmeniz henüz kısmet olmadıysa, gidip de aklı orada kalan benim gibilerdenseniz, orada yaşayan şanslı azınlıktan olup da yaşadığınız ülkenin hikâyesini daha iyi idrak etmek gibi bir arzunuz varsa; Bosna’dan bir nefes çekmek istiyorsanız, Saraybosna Marlborosu’nu okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

Emre Karabudak

Saraybosna Marlborosu

Yazar: Miljenko Jergović

Çevirmen: Özge Deniz

Kutu Yayınları

Sayfa Sayısı: 192

https://www.kitapyurdu.com/kitap/saraybosna-marlborosu/509975.html