Enes bir mesaj gönderiyor. Eh. Enes başka. Benden yazı istiyor. Tekrar derginin Saraybosna sayısını çıkarmak istiyoruz diyor. Baška Dergisi. Eh, Saraybosna da başka. Yazının Bosnaca olmasını tercih ediyor. Bosnaca da başka. Yoğunluktan ne yapacağımı şaşırıyorum. Bin bir iş içinde tıkanmışım. Sanki kocaman bir araba ile dar bir sokakta tıkanmışım. Ne yukarı, ne aşağı, ne ileriye, ne arkaya. Saraybosna’nın daracık sokakları da başka.

Burda doğuyorsun, yürümeye başlıyorsun, araba kullanmaya başlıyorsun. Dünyayı geziyorsun. Daha da geniş, daha da büyük, daha da düzenli olanı biliyorsun. Ama bu sokaklar başka. Tarihi şehrin dar ve dolambaçlı sokakları. Stari Grad (Eski Şehir). Küçük, dar, ev ve insanlar dolup taşıyor bu sokakları. Avlular, bahçeler ve mezarlıklarla kesilmiş. Tek tük bir dükkan, fırın, manavla. Cami ve iddia bayisi. Bir de kilise.

Her şey elin altında olsun. Her şey ayak altında. Yine de arabayla, insan zahmet etmesin. Vakti yok. Kenara duracağın yer yoksa, dörtlükleri yak, atla, levazimleri satın al, birine hal hatır sor, arkanda bir sürü araç – bekliyor. Kornaya basan – buna alışmamış. Ya buralı değil, ya taksici, acelesi varmış… Yok ya, takside yolcu varsa, o da acele etmez. Ona göre hava hoş, taksimetresi tıklıyor. En çok eve yemek servisi yapanlar aceleci oluyor. Geçmişte bunlar yoktu, çarşıdan eve yemek getirilirse, sefer taslarında getiriliyordu. Lokantadan, işkembe çorbası. Ve bir yemek. Dolma mesela. Veya ‘Lonac’. ‘Bosanski lonac’. Bosna türlüsü yani.    Ev hanımı halsızsa, veya kendi işini halletmek için bir yere gitmişse eğer. Yahut ev alt üst oldu ise. Yani, evin ‘şerbetlenmesi’ varsa. Evin şerbeti boyası badanası olur. O zaman kornaya basıyor değil, ‘bipliyor’ denirdi. ‘Ne bipliyoon’ diye direksiyon başındaki yaşlıca kadın pencereden seslenirdi. Yolun ortasında duranın kabahatı yok, bir şeye ihtiyacı var demek, bes belli. Acele eder. Kabahat bipleyende. Şimdi bu yerlere yemek servisi filizlendi.  Sadece iş yerlerine değil, evlere, eski mahallelere. Millet sefaletten şikayet ediyor, yiyecek birşey bulamamış olmalarından…

Eskiden evlerde patatesli börek, kalya,[1] klyukuşa[2] ve kuru fasulyeler yapılırdı.  Ve bolca şükredilirdi. Her şey için. Sağlık için öncelikle. Belki bu yüzden daha fazla varlıklı olunurmuş. Belki bu yüzden daha çok mutlu olunurmuş. Akşamleyin, sohbetsiz kış akşamları özellikle nadir olurdu, patates fırınlanırdı, İstanbul kabağı dediğimiz bal kabağı fırınlanırdı, evde bir peynir de varsa, turşu, ayvar sosu… Televizyon kapatılıp sohbet edilirdi. Şarkılar söylenirdi. Gerçekten, ne zamandan beri bir ev sohbetinde şarkı söylemedik. Doğrusu, ben şarkı söyleyemem, sesim kulağım yok, fakat dinlemeyi çok severim. Müzik bir anın hadisesi, yani biri bir şey okursa, sana da dokunur. Ne dokunur, seni mahveder, yerle bir eder. SEVDAH.

Kayıttan dinlemek aynı değil, yani oracıkta, odada şarkı okuyan kişinin nefesini duymak, dinlemek, hissetmek. Ve şarkıdan canı yakmış kimsenin nefesini. Şarkı üzerine birinin gözünde yaş parladığında. Köşeden bir bağlama veya gitar çıkarıldığında, ve yavaş yavaş… ve yüzlerce defa aile arasında bilinen anegdotların veya fıkraların anlatılıp durduğunda… Ve kahkahadan gözyaşları aktığında. Veya hüzünden. Ve sevdadan. Ve ev kahve kokuyor. Kestane, bal kabağı, fırınlanmış patates kokuyor. Gelen insanlardan, misafirlerden ısınmış ev. Sohbete gelen misafirlere sevinen ev sahiplerinden ısınmış ev.

Bu daracık sokaklarda araba sürerken, hep bir gözün dışarda, bakıyorsun. Tanıdık kimse var mı, götüresin diye. Hah, tam ben de o tarafa gidiyorum dersin. Elektrik direklerine de bakıyorsun. Ölüm ilanları üstlerine yapıştırılmış. Mazaallah, tanıdık bir kimse olmasın. Yıllar ilerledikçe, Saraybosna mezarlıklarına uğurladığımız tanıdık sayısı artıyor. Sana tanıdık gelenler, tanıdığın kişiler. Saraybosnada tanıdık televizyondan tanıdığın biri, tanınmış biri değil. Tanıdık sadece senin bildiğini tanıdığın olur. Tanınmışlar umurunda değil. Onalar da seni umursamdıkları gibi. Tanıdığın biri olunca, arabanın açık penceresinden ‘soruşuyorsun’. ‘Soruşmak’ (pitati se) Bosnaca kimse ile karşılaştığında hal hatır sormak. Selamlaşmak. Hane ehline selam göndermek. Ve karşıdan aynı soruları almak. Aynı dilekleri. Hepsi bir arada.  Sözlerle, mimiklerle. Göz temasıyla. Hepsi bir arada. Mezarlığın yanından geçerken radyonun sesini kısıyorsun. Müzik sesini. Onlara da selam veriyorsun, selamla hızlı bir Fatiha. Çünkü orda da tanıdıkların var. Bir elin direksiyonda. Komşuna el sallamak gibi bir şey. Soruşmak. Diri ve ölülerle. Senin için önemli olanlarla. Saraybosna’nın daracık sokaklarında. İsmen Kriva (Eğri), Okrugla (Yuvarlak), Brdovita (Tepeli veya Yokuşlu)… Brdo Džamija (Tepe Camii). Dolina (Ova).

Araba kullanmanın zor, hatta imkansız göründüğü yerlerde. Her şeyin dar, her şeyin kıvrımlı olmasından sinir olduğun yerlerde. Çünkü daha da geniş, daha da büyük, daha da düzenli yerleri gördün.  Genişliğin olduğu yerde hal hatır soracağın kimse yok.   Mezarlıklar da orda değil, ölümü hatırlatmasın diye. Her şeyin düzenli olduğu yerlerde dükkanlar, çarşılar başka, yaşama yerleri başka, iş merkezleri başka, mezarlıklar başka. Her şeyin düzenli olduğu, caddeleri geniş olduğu yerlerde bakmadan araba sürüyorsun. Orada üzerinde ölüm ilanları bulunan elektrik direkleri de yok. Burada, bu dar sokaklarda her şey var. Senin için önemli her şey. Senin gibi, senin kadar karmaşık. Bizim gibi. Seni azdırmayacak, aç gözlü ve minnetsiz yapmayacak kadar dar. Seni kudurtmayacak kadar. Ölçülü bir şekilde dar. İşte bu yüzden Saraybosna başka.

 

 

Yazar/Çevirmenin notu: Yazının aslı Bosnacanın Saraybosna ağızıyla yazılmıştır. Talep üzerine. Hedef dilin imkanları ve benimki dil yetisi çerçevesinde Türkçeye çevirildi. Anlaşılmaz, derseniz, zor anlaşılır derseniz, mesele dil değil. Mesele gönül. Mesele duyu. Asıl mesele bu şehrin zor anlaşılır olması. Ve büyük bir aşkla kolay yaşanması.

[1] Patates veya lahana ağırlıklı etsiz sebze yemeği.

[2] Un veya patates hamuruyla yapılan, sarımsaklı yoğurtla servis edilen bir hamur işi. Masrafsız bir ana yemeği.


Moje Sarajevo

Enes šalje poruku. Enes je baška. Traži tekst. Hoće, vele, časopis opet o Sarajevu. Časopis Baška. I Sarajevo baška. Volio bi na bosanskom. I bosanski baška. Ja ne znam kud bih prije. Sto poslova, pa zaglavila. K’o golemim autom u tijesnu sokaku. Pa ni tamo ni ‘vamo. A baška i sarajevski tijesni sokaci. Rodiš se ovdje, prohodaš, provozaš. Obiđeš svijet. Znaš i za šire, i za veće, i za uređenije. Ali ovi sokaci su baška. Tijesni, krivudavi sokaci starog dijela grada. Starog Grada. Mali, uski, krcati kuća i ljudi. Ispresijecani avlijama, baščama i grebljima. I pokojim dućanom, pekarom, zelenarom. Džamijom i kladionicom. I crkvom. Da je sve na ruku. I pod nogu. A opet, autom, da se ne insan ne zahmeti. Nema se kad. Ako nemaš gdje stat u kraj, a ti na ulici. Zaustaviš, upališ sva četiri, izletiš, kupiš šta treba, upitaš se s kim, ono kolona, čeka. Ko trubi, nije navikao na ovo. Nije odavde. Il je taksista, pa hiti. Ma jok, ni taksista ne hiti ako ima putnika. Šta ga briga, kuca mu taksimetar. Najviše hite dostavljači hrane. Prije toga nije bilo, ako se iz čaršije nosila hrana kući, nosila se u meterizima. Iz aščince, škembe čorba. I kakvo jelo. Dolma, recimo. Ili lonac. Bosanski. Ako domaćica nije horna, ili ako je otišla gdje svojim poslom. Ili ako je trvor u kući. Ako se šerbeti. Šerbetiti znači krečiti. Tad se nije govorilo trubi, nego „bibiče“. „Šta bibičeš“, viknula bi starija žena za volanom. Nje kriv onaj ko je stao, bezbeli mu nešta treba. Pohitiće. Kriv je ko bibiče. Sad uzuhurila ova dostava hrane. Ne samo na posao, nego i kućama, po mahalama. Žali se svijet da je neimaština, da se nema šta jest. Prije se kod kuće pravila krompiruša, kalja, kljukuša, grah. I šućuralo se. Na svemu. Na zdravlju najprije. Valjda se zato više i imalo. Valjda se zato više i radovalo. Uveče, a rijetke su bile pogotovo zimske večeri bez sijela, ispekao bi se krompir, ispeklo bi se tikve stambolke, ako bi u kući bilo kakvog sira, turšije, ajvara… Ugasi bi se i televizor, pa bi se sijelilo. I pjevalo. Zbilja, otkad na kakvom kućnom sijelu nismo pjevali. Istina, ne znam pjevati, ali mi drago slušat. Muzika je stvar trenutka, ono kad neko otpjeva, a tebe takne. Ma šta takne, raskući te. Sevdah. Nije isto sa snimka, nije ono kad ne osjetiš tu, u sobi, dah osobe koja pjeva. I dah onog koga zaboli pjesma. I kad vidiš kako u nekog na pjesmu zaiskri suza. Kad se iz ćošeta u sobi izvadi saz il gitara, pa polahko… I po sto puta se prepričavaju porodične anegdote, i vicevi. I suze teku od smijeha. I suze teku od tuge. I od sevdaha. I kuća miriše na kahvu. Kestene, tikvu, pečeni krompir. Topla od ljudi koji dolaze. Topla od domaćina koji se raduju sijeldžijama.

Kad voziš ovim uskim sokacima, gledaš. Hoćeš vidjet koga poznatog, pa da ga povezeš. Kažeš, evo i ja pošla tamo. Gledaš direke. Jer su na njima smrtovnice. Da nije, ne dao Bog, ko poznat. Kako idu godine, sve je više poznatih ispraćeno po sarajevskim grebljima. Tebi poznatih. Poznat u Sarajevu nije neko koga znaš s televizije. Poznat je onaj koga ti znaš. Za one poznate, popularne nije te briga. Kao što ni njih nije briga za tebe. Kad ti je ko poznat, pitaš se kroz otvoren prozor. Pitati se u bosanskom znači upitati se uzajamno s kim za zdravlje. Pozdraviti se. Poselamiti kod kuće. Kad prolaziš pored greblja stišaš radio. Muziku. Nazoveš i njima selam, uz brzu Fatihu. Jer, i tu su ti poznati. S jednom rukom na volanu. K’o mahnut komšiji. Upitat se. S živima, i mrtvima. S tebi bitnima. U uskim ulicama Sarajeva. Krivudavim, strmim sokacima, imenom Kriva, Okrugla, Brdovita… Brdo Džamija. Dolina. Tamo gdje ti se čini da je teško, nemoguće voziti. Gdje te sve nervira koliko je tijesno, komplicirano. Jer vidio si i šire, i veće, i uređenije. Tamo se, gdje je širina, nemaš s kim upitat. Ni greblja nisu tu, da ne podsjećaju na smrt. Tamo gdje je sve sređeno, baška su dućani i čaršija, baška naselja, baška poslovne zgrade, baška greblja. Tamo gdje je sve sređeno, gdje su široke ulice, voziš i ne gledaš. Nema tamo ni direka sa smrtovnicama. Ovdje, u ovim uskim sokacima je sve. Tebi bitno. Komplicirano k’o i ti. K’o i mi. Malo tijesno, taman da se ne pomamiš. Da ne pobjesniš. Tijesno po mjeri. Zato je Sarajevo baška.