Cem ile Bayezid mukayese edilirken; “Biri II. Mehmed’in, diğeri Fatih’in oğluydu.” denir. ‘İmparatorluğun romantik devrimcisi’ Cem; Rönesans senyörü addedilen Fatih’in sevgili şehzadesiydi. İşte, Şehzade Mustafa da ‘Muhteşem Süleyman’ın oğluydu. Kırk altı sene, Osmanlı’nın en uzun süre tahtında oturacak bir padişahın şehzadesi olmak, başlı başına bir sorumluluk zaten. Kanunî, oğlu Mustafa’nın, babası Yavuz Sultan Selim gibi ‘ihtilalci’ olmasından çekiniyordu. Belki de prensin gözlerinde, kendi dedesini tahttan indiren babasını görüyordu. Ancak Mustafa gerçek manada pederine hiçbir zaman isyan etmedi ve belki de tek kabahati buydu!

İmparatorluğun ilk isyanı Rumeli’nde çıktı!

İlginçtir, Bizans kaynaklarının dediğine göre; İmparatorluğun ilk isyanı da 1385’te I. Murad’ın oğlu Savcı Bey tarafından yine Rumeli’nde çıkar. Öyle ki şehzadelerin Rumeli’nde sancağa çıkması bu ayaklanmadan sonra yasak edilir. Ağabeyi Savcı Bey’in başkaldırısını gören Yıldırım Bayezid, tahta geçtiğinde 1393’te Osmanlı ülkesinin sınırlarına dâhil ettiği Amasya’yı sancak yapar. Ve buraya ilk giden de oğlu Çelebi Mehmed olur. Fetret Devri’nde Devlet-i Âliyye’yi kurtaracak olan da yine odur. Şehir, asırlar sonra, yani 1919’da Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturan ve adını vereceği Amasya Genelgesi’ne ev sahipliği yapacaktır, hatırlatalım.  

Sancağa çıkma uygulamasının tek istisnası babasıyla kavga eden Şehzade Selim’in (II. Bayezid’i devirerek; Yavuz Sultan Selim Han olacak) Semendire Sancağına (bugünkü Sırbistan toprakları) atanmasıdır. Ki kardeşi Şehzade Ahmed, Sultan Bayezid’e Rumeli’nde sancak vermenin, devleti vermek demek olduğunu, geriye sadece Selim’in sikke kestirip; hutbe okutması kaldığını, hâlbuki kendisinin her daim babasının saltanatını desteklediğini söyleyecektir.

Çünkü Osmanlı demek, kahir ekseriyetle Rumeli demektir. 1807’de Kastamonulu Kabakçı  Mustafa’nın isyanını Kırcaali Taburu ile bastıran Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa’dır. Ki Atatürk; Alemdar için “Biraz kültürü olsaydı Cumhuriyet’i ilan ederdi. Büyük Reşit Paşa’nın kültürü Alemdar Mustafa Paşa’nın kültürü birleşebilseydi, ben tarihe başka bir görevle girerdim.” diyecektir.

Bugünkü Mısır siyasetini dizayn eden modernleşmenin (ordu-siyaset) 19. asırdaki kurucusu Mehmet Ali Paşa, Kavalalı’dır. Mesela Jön Türklerin fikriyatına zemin olan yer, gene Balkanlar’dır. Namık Kemal’in ilk anda bellediği ‘vatan’ Silistre’dir, Manastır’dır. 1908 İhtilali’ne önayak olan, altyapısını hazırlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti de Rumeli kökenlidir. Hatta Selanik, İmparatorluğun ahir zamanında ‘gizli başkent’tir. Hatta İstiklâl Marşı bestesinin Ankara’da Rumeli Muhacirleri yararına düzenlenen konserde, Gazi’nin huzurunda seslendirilmesi tesadüf değildir.      

    

Şimdi önce retrospektifin merceklerini genişletelim ve sonra projeksiyon ışığıyla yönümüzü aydınlatalım…

İmparatorluğun zirvesi ve çöküşü

 

Muhtasar ve alışılagelmiş çerçeve içinde Mustafa’nın hayatını şöyle anlatabiliriz galiba:

1515 senesinde babası Şehzade Süleyman’ın Saruhan Valiliği esnasında Manisa’da dünyaya gelir. Annesi Kanunî’nin ilk gözdesi de addedilen Mahidevran’dır. Çocukluk yılları bu şehirde geçer, babasının tahta çıkmasının ardından annesiyle birlikte İstanbul’a gider. Mustafa, Süleyman Han’ın üçüncü erkek çocuğudur; ancak kardeşleri Mahmud ve Murat vefat ettiklerinden hanedanın ‘ekber ve erşed’ şehzadesidir.

Bu sırada Hürrem Sultan, kendi çocuklarını taht için hazırlıyordur ki bu tutum gayet anlaşılır bir tavırdır. Mustafa, 1534’te Saruhan Sancak Beyi olarak Manisa’ya yollanır. Manisa’ya gitmek demek, aynı zamanda ‘yeni padişah’ demektir. Fakat bu sıralarda çok sevdiği babaannesi Hafsa Sultan’ın vefatı, ardından ‘Her şey benim elimde. Bu yüce İmparatorluğu ben yönetiyorum.’ diyen Pargalı yahut önce Makbul sonra Maktul İbrahim Paşa’nın idamı akabinde ‘himaye’siz kalır. Bu vaziyet, onun padişahlık kariyerini sekteye uğratır. Çünkü Hürrem, isimlerini zikrettiğimiz kişilerin vefatı sonrasında damadı Rüstem Paşa’yı da yanına çekerek; saray siyasetinde kendisini iyiden iyiye göstermeye başlamıştır.

Mustafa, sekiz yıl kadar Manisa’da vazifesini deruhte ederken; halkla arasında manevî köprüler kurar. Venedik elçisi Michele Membre’nin aktardığına gore, Şehzade her Cuma Sultaniye Cami’ne gidip; halka hitap eder, burada büyük nümayiş içinde karşılanırmış. Hâliyle halk, asker, münevverler ve ulemadan bazıları Mustafa’dan hoşnuttur ve Muhteşem Süleyman’dan sonra padişah olarak onu görmek istiyorlardır.

Osmanlı, hızla bir ekonomik buhrana doğru gidiyordur. Halkın (köylülerle sipahi gruplarının) İstanbul’dan asıl rahatsızlığının altında bu hoşnutsuzluk yatıyordur. Nitekim Koçi Bey, IV. Murad Han’a ismiyle müsemma risalesini sunduğunda şu çarpıcı tespitleri yapacaktır: “Osmanoğulları’nın ulu soyları içinde ilk defa memleketin genişliği, hazinenin çokluğu ve şevket bakımından doruğa ulaşan padişah, rahmetli Sultan Süleyman Han’dır. Yine düzenin bozulmasına sebep olan haller de onun zamanında ortaya çıkmış olup, devlet çok güçlü olduğu için etkisi o zamanda duyulmamıştır.”

Hâl böyle olunca Mustafa, çoktan bir halk kahramanına dönüşür.

Yeniçeri’den Dimetoka göndermesi!

Onun İstanbul’a yürüyen yolları, dikenli tellerle örülmeye başlanır. Hürrem’in marifetiyle 1541’de Manisa’dan uzaklaştırılarak; Amasya’ya yollanır. Mustafa, hâliyle söz konusu nakilden büyük üzüntü duyar. Aslında İstanbul’dan gönderilmek demek olan bu hareket, sonun başlangıcı sayılır. Mustafa’nın yerine kardeşi Şehzade Mehmed, Manisa’ya Sancak Beyi olur. Ama gözde şehzade, henüz genç yaşta (22) Hakk’ın rahmetine kavuşur. Süleyman Han, Mimar Sinan’ın “çıraklık eserim” diye andığı Şehzadebaşı Cami’ni, bu vefattan sonra yaptırtır. Ayrıca Mehmed’in türbesinde bulunan taht, Sultan’ın gönlünden ve fikrinden geçenin somut göstergesidir.

Mustafa, saltanat için yeniden ümitlenir; lakin Hürrem bu kez de diğer oğlu Selim’i Manisa’ya göndertir. Şehzade, kardeşlerinin ön plana çıkması üzerine kendi yazılı metnini uygular. Erzurum Beylerbeyi Ayas Paşa’dan hakkı olan tahta çıkması için olası bir ‘devrim’de kendisine omuz vermesini ister. Tam bu yıllarda Büyük Türk’ün nikriz hastalığı artmış, seferlere çıkamaz hâle gelmiştir. (Bence Kanunî’nin çok sonra, 72 yaşında 1566 Zigetvar Seferi’ne çıkması bir nevi meydan okumadır.) Yeniçeriler, padişahın tahttan indirilip; Dimetoka Sarayı’na yollanması gerektiğini yer yer sesli bir biçimde dile getirmekten çekinmezler. Bu arada Dimetoka, ‘laf olsun’ diye söylenmiş bir yer değildir. Yavuz Sultan Selim’in tahttan indirdiği babası II. Bayezid’in doğduğu ve tahttan darbeyle indirildikten sonra yollandığı saraydır.

 

Rüstem’den konjonktüre uygun senaryo

Mustafa, Irakeyn Seferi’nden dönen babasına, seneler içinde soğuk tuğlalarla örülmüş duvarı aşmak adına mektup yazar: padişahtan; hakkında yayılan olumsuz kanattan ötürü özür diler ve kendisiyle görüşmek istediğini belirtir. Bu isteği kabul edilmediği gibi, 1551 tarihli ‘feryatname’sine de olumlu cevap verilmez. Öte taraftan Rüstem Paşa, Mustafa’nın resmen ‘hain’ olması için birtakım kumpaslar kurar. Buna göre Şehzade’nin mührünü kazdırıp; onun ağzından yazılan bir mektubu, İran Şahı I. Tahmasb’a ulaştırır. Ardından Şah’ın bu mektuba verdiği cevabı da yolda ele geçirerek; Kanunî Sultan Süleyman’a okutur. İran seferi hazırlıkları için Anadolu’ya gönderilen Rüstem Paşa, Mustafa’nın padişahı tahttan indireceği yönündeki duyumları, derhal saraya jurnaller. Tabi, böyle bir senaryo konjonktür gereği çok gerçekçidir ve Mustafa artık affedilemez bir ‘şaki’dir.

Flu bir fetva…

Araya girip şu bilgiyi paylaşmam icap ediyor. Bir görüşe göre padişahlar III. Murad’a kadar, hanedan içi katillerde herhangi bir fetvaya ihtiyaç duymuyorlardır. Dolayısıyla Mustafa, İslâmî mesnede başvurulmaksızın öldürülür. Ancak bir diğer görüş de onun Ebussuud’dan alınan fetvayla katledildiğini serdediyor. Konunun bu kısmı flu olduğu için net bir yargıya varmak şimdilik imkânsız görünüyor. Fakat ikinci tezi destekleyenler şu fetvayı delil olarak gösterirler: “İstanbul’da zengin bir tüccar vardı. Uzak bir yere gitmesi icap etti. Ailesinin ve bütün işlerinin idaresini kölesine bıraktı. Kölenin sadakatinden emindi. Köle, efendisi gider gitmez kendisine tevdi edilen efendisinin karısını ve çocuklarını öldürmeye, malını mülkünü ele geçirmeye, fırsat bulabilirse efendisinin de canına kıymaya karar verdi. Böyle bir adama şer’an ne yapmak lazım gelir. Müftü, idama müstahak olur cevabını verdi.”

Velhasıl, 1553 senesinin 28 Ağustos’unda Üsküdar’dan hareket eden padişah, 5 Ekim’de Konya Ereğlisi’ne varır. Şehzade Mustafa da tam teçhizatlı 5 bin kişilik ordusuyla babasının yanına gider. Yakın adamları, kendisine karşı bir tertibin hazırlandığı duyumunu aldıklarını, Otağ-ı Hümayûn’a tek başına çıkmamasını salık verirler. Ancak o, padişaha karşı herhangi bir suç işlediğini düşünmediğinden ikazlara kulak asmaz. Atından iner, çavuşlardan birine kendi rızasıyla kılıcını ve hançerini teslim eder. Kendi vatanında, şifasız gurbetteymişçesine girer babasının çadırına ve adım attığı an, yedi dilsiz cellat, Mustafa’ya hücum eder. Bir müddet mukavemet gösteren Şehzade’ye ölümcül darbeyi sonradan paşa olacak olan Zal Mahmud vurur. Mustafa, 6 Ekim 1553 tarihinde, bir cuma günü Mahmud Ağa’nın kemendi altında öte tarafa göçer.

Cesedi, İran halısını sarılır!

Nasıl ki Cem’i zehirli usturayla tıraş ettiği öne sürülen Tellak Mustafa, ‘Koca Mustafa Paşa’ olmuşsa, Mahmud Ağa da bu ‘üstün başarı’sından ötürü ‘Zal Mahmud Paşa’ya dönüşür. Onun bir Mimar Sinan yapımı olan Eyüp’teki külliyesi sanat açısından son derece estetiktir. Ama Mahmud, Mustafa’yı öldüren son kişi olduğundan halkın nefretini celp etmiştir. Bu sebepten camii, cemaatle dolmaz, Eyüp Sultan’ın manevî ikliminde olmasına rağmen, o atmosferden nasiplenmez. Eski İstanbullular, camisinin yanındaki türbede ona dua edenleri gördüklerinde ‘indirin ellerinizi!’ diye kızarlarmış. Demek ki yüzyıllar geçse de halkın hafızası yaşananları unutmuyor!  

Mustafa’nın na’şı, Şah’la iş birliği yaptığı gerekçesiyle İran halısının üzerine konularak; teşhir edilir. Ereğli’de kılınan cenaze namazının ardından Bursa-Muradiye türbesine getirilir. Mustafa’nın ordugâhta bulunan malına el konulur, mirahuru (has ahırın en büyük yöneticisi) ve adamlarından bazıları idam edilir. Oğlu Mehmed boğdurulur, annesi Mahidevran da Bursa’ya sürgüne gönderilir. Türbesini kardeşi II. Selim yaptırır ve kitabesinde, “Merkad-i gülzar-ı Sultan Mustafa” yazar. Böylesi bir işin arkasındaki isimlerinden biri de Hacı Bektaş Ocağı’na mensup bir Yeniçeri olmakla övünen Mimar Sinan’dır. Sinan, Mustafa’nın vefatından 18 sene sonra, Padişah’a ‘işe yarar ve usta bir mimar halifesine ihtiyaç duyulduğunu’ bildirir ve türbe yenilir. Evet, resmen padişah olmasa da Mustafa hep Sultan olarak anılır!    

En çok mersiye onun ölümünden sonra yazılır!

Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi, hiç kuşku yok ki İmparatorluk tarihinin en trajik sayfalarından. Bedeninin bu şekilde ortadan kaldırılması asker ve halk arasında padişaha karşı nefret uyanmasına sebebiyet verir.  Mesela Evliyâ Çelebi, ‘haset ve bozguncuların yalan haberleriyle Çelebi Mustafa’yı boğup şehit ederek otağ önüne cenazesini bırakınca bütün halk Süleyman Han’dan nefret ettiler.’ diye konuşur. Yeniçeriler, o gün yemek yemez ve Diplomat Ogier Ghislain de Busbecq’in (Türk lalesini Avrupa’ya tanıtan kişi) dediğine göre; padişahtan ‘bunak herif’ diye bahsederler. Ünlü müverrih ve Romanya eski Başbakanı Nıcolae Jorga da Kanunî’nin ‘bu adi cinayetle iç huzurun ve tahtın doğal yolla intikalinin güvence altına aldığını’ düşünür.

Sultan Süleyman, şüphesiz kamuoyunun reaksiyonundan haberdardır. Tepkilerin daha da fazlalaşmaması için failin baş aktörlerinden olan damadı ve sadrazamı Rüstem Paşa’yı görevinden azleder. Seyyahımızın belirttiği gibi bu elim hadiseyle alakalı olarak ‘Mekr-i Rüstem’, yani “Rüstem’in hilesi” diye tarih düşürülmüştür.

Divan Edebiyatı’nın ağıtı addedilen mersiye, Mustafa’nın ardından sıklıkla kaleme alınır. On altı mersiye ile Türk edebiyatında kendisi için en çok şiir yazılan kişi olur. Bunların içinde Taşlıcalı Yahya’nın âdeta ateş ettiği şiir, günümüze kadar popülaritesini muhafaza etmiştir. Şair, ahalinin hislerine şöyle tercüman olur: “Meded meded bu cihânın yıkıldı bir yanı/Ecel celalileri aldı Mustafâ Hân’ı/

Devrime başlamak biraz da kederlenmeye başlamak demek galiba…

‘Sultan Mustafa sağ olsa idi, iş başka türlü olurdu’

İlber Ortaylı, “Şehzade Mustafa olayını dün de bugün de Türkiye halkı büyük hassasiyetle hatırlar. Benim gençliğimde tarih meraklılarının sohbetlerinde; hatta yazdıklarında İmparatorluğun çöküşü bu idama bağlanırdı. Sonra iktisat tarihçileri enflasyon kuramını, bazıları da rüşvet kurumunu ortaya çıkardılar. Sorunlar da karmaşık, Şehzade Mustafa’nın encamını değerlendirmek de sandığımızdan daha zor.” diyerek tarihsel maddeye işaret eder.

“Şehzade Mustafa yaşasaydı, Osmanlı daha farklı olurdu.” teorisi yahut temennisi, anakronizme düşmek olsa gerek. Ancak bu dileğin 21. yüzyılda bile dillendiriliyor olmasının bir kıymet-i harbiyesi de yok değildir. Çünkü benzer sözleri, Yeniçeriler Mustafa’nın katlinden yaklaşık üç sene sonra, yani 1558’te seslendirmeye başlarlar. Asi askerler, başlarına atanan ‘ağzı henüz domuz eti kokan’ bir Macar’dan, yani Ahmed Ağa’dan şikâyetçidirler. Bu hoşnutsuzluğu da Kanunî’ye ariza (dilekçe) yazarak kayda geçirirler. Mektubun esası ağalarından mütevellit rahatsızlığı söylemektir. Lakin satır aralarında öyle cümleler sarf ederler ki, zaten Yeniçeri Ocağı’na küskün olan Süleyman Han’ın yüreği ağzına gelir. Belki de II. Mahmud’un uygulamaya koyduğu ocağın lağvedilmesini ihtimal, vezirleri söz konusu satırları okurken aklından geçirmiştir:Sözün doğrusunu söyleriz, senden dahi oğullarından dahi ve paşalarından dahi bizar olduk; bir fesad ederiz ki Mustafa Ağa zamanında sekiz olan fesad bunun zerresi ola nolaydı. Sultan Mustafa ölmekten biz kırılaydık. Senden sonra bu oğulların dahi senin yerine gelip anların zamanında bir acemi gavurdan gelmiş huyu, suyu bilinmez oğlan gelip ağa olup bize nahak böyle eza ve ceza ede, hor ve hakir oluruz.

 

Tehditlerinin final cümlesi ise asırlara yayılacak bir mülahazanın çekirdeğidir: “Ne devletsüz başımız var imiş ki Sultan Mustafa gidip biz kaldık… Sultan Mustafa sağ olsa idi, iş başka türlü olurdu.” 

 

Ne dersiniz, ‘insan çözülmüş bir yumruğa dönüp baktığında’ hâlâ aynı sözleri mi tekrar eder? Mazinin arkasındaki evlerde, hep aynı şarkının nakaratını mı söyler? Yoksa bütün rütbeler, ‘apoletler, şeritler, eski kravatlar’ bir bir toplandığında mı başlar, ‘yeni yenilgi’ler?   

Mustafa’nın hayaleti!

Devam edelim… Bir başka vakanüvis Johann Wilhelm Zinkeisen’ın şu tespiti, dışarıdaki manzarayı filtre kullanmadan gösteriyor: “Sultan Süleyman’ın bu körlüğü, Osmanlı İmparatorluğu’nun bundan sonraki gelişme tarihi için en önemli anlardan biridir. Yaşamının son günlerinde, uzun süren ve birçok hadise ile dolu hükümdarlığının görkemi ve şanı üzerine bulanık bir gölge atmaktadır. Zira bilhassa bu körlük, Osmanlı büyüklüğünün çöküşündeki en önemli emarelerden biri olarak görülmelidir.”    

Bir yıl sonra ise Rumeli’nde özellikle Selanik ve Yenişehir taraflarında Mustafa’ya benzer biri, isyan başlatır. Ve onun yaktığı ışık, bir başka Selanikli Mustafa’nın 370 sene, yani 1923 senesinde Anadolu’da parlayacaktır. Kroniklerin ‘Düzme Mustafa hadisesi’ diye andığı olayda, ‘kimliği ve nesebi meçhul’ Mustafa, halktan ve dervişlerden taraftar toplar. İsyanın, Şeyh Bedreddin müritleri arasında vücut bulması da tarihin sürekliliğini gösteren ilginç bir detay olsa gerek. Düzme Mustafa, Robin Hood gibi zenginlerin çiftliklerini basıp, mallarını gasp etmeyi, bu paraların da fakirlere dağıtılması gerektiğini haykırır. Etrafına 10 bin kadar adam toplamaya muvaffak olur.

Rumeli’nin asayişinden sorumlu olan (ne yazık ki ağabeyi Mustafa’nın ardından da o da ‘hain’ olduğu için öldürülecektir) Şehzade Bayezid, olayın nezaket kazanması neticesinde Niğbolu Beyi Dulkadırlı Mehmed Han’ın da desteğiyle asilerin başkaldırısını bastırır. Daha doğrusu Düzme Mustafa’nın has adamını çeşitli vaatlerle kandırır, o da yoldaşını devlete teslim eder. Düzme Mustafa, daha sonra İstanbul’a gönderilir, burada öldürülür ve cesedi Şehzade Mustafa olmadığının belirtisi olarak halka teşhir edilir.  

1923’ten 10 sene önce…

Enver Paşa, tam da II. Meşrutiyet’in beşinci yıldönümünde, yani 23 Temmuz 1913’te Edirne’yi Bulgarlardan geri alır. İkinci payitahtın yeniden Osmanlı sınırlarına katılması sonrası Teşkilat-ı Mahsusa’ya Rumeli’nde, (tıpkı Trablusgarp’ta olduğu gibi) örgütlenme görevi tevdi eder. Başında Kuşçubaşı Eşref’in bulunduğu 16 subay ve 100 erden oluşa çete, hemen harekete geçer. Millî tabur, kısa zamanda birçok eski Türk toprağını istirdad eder. Gümülcine’nin alınmasıyla da burada ‘Garbî Trakya Hükümet-i Muvakkatesi’ kurulur. Salih Hoca’nın reis-i cumhur olduğu devlet, Osmanlı’yla bağlarını kopararak; 12 Eylül 1913 tarihinde ‘Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ adıyla bağımsız bir devlet olduklarını ilan eder.

Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nden önce cumhuriyet düzenini benimseyen ilk Türk devletidir. Başkenti Gümülcine olan rejimin bayrağı ise siyah-yeşil-beyaz renkleri içeren ay-yıldızlı sancaktır. 55 gün varlığını sürdüren devlet, geleceğe atılan bir işaret fişeği ya da istikbal tarlasına ekilen millî bir tohum olur.

Prizrenli Süleyman Askerî’nin yazdığı millî marştan bazı iktibaslar yapacağım. Bakalım yüzü ve sesi tanıdık gelecek mi?

“Ey Batı Trakyalı asil Türk çocuğu ne mutlu sana

…Bastığın şu yerler senin şanlı şehitlerinle dolu

Binlerce hür yıldır yaşayan bir milletin torunlarıyız

Cumhuriyetin yüce bayrağı her an bu yurtta dalgalacak

Şu bütün Batı Trakya kıyamete kadar hür yaşayacak!”

 

Mustafa’lar devrimi gerçekleştirdi!

Sözün özü konuyu bağlarsak; Yeniçeriler, Mustafa’dan devrim doğuracak bir hamle bekliyorlardı. Peki, Mustafa devlet mekanizmasını yeni baştan mı kuracak yahut kurgulayacaktı? Büyük Fransız İhtilali’ne daha yaklaşık 300 sene var olduğunu hesap edersek; böyle bir yaratım için erkendi. Ama onun tahta çıkmasından sonra rekonstrüksiyon pekâlâ beklenirdi. Burada galiba asıl sorulması gereken sual, Osmanlı’nın en muhteşem asrında neden Mustafa’ya ihtiyaç duyuluyordu ve o, olmayan neyin karşılığıydı? Şehzade’nin ortadan kaldırılması ‘imparatorluğu bir büyük rütbeliler bürosu’ haline nasıl getirdi? Onu bir devrin mihrakı yapan sır nasıl bir ocakta parlayan ateşti? Ki ondan Promete kıyafetiyle agoraya inmesi isteniyordu?

Bütün bunlara rağmen Mustafa niçin gerçek manada başkaldırmadı, neden İstanbul’u devirmedi? Yoksa birkaç gecede boy atan mucizeli rüyalara inanmıyor muydu? Şehzade, babasıyla arasında açılan o boşluğa düştü. Sonra ne oldu? Onun ölümüyle Osmanlı, kendi mezarındaki böcekleri besleyen edilgen bir aktöre dönüştü. Ve bazı muhalif seslerin dışında kimse de ‘Bizim kabristanda ne işimiz var?’ diye sormadı.

Evet, insan tarihin devamıdır… Mustafa da kendisinden sonra yüzyıllar içinde yenilik isteyenlerin asıl muhalif kimliği olur. Onun öldürülmesinden sonra bilhassa Rumeli’nde aileler, yenidoğan çocuklarına ‘Mustafa’ ismini verir. İmparatorluk için yeni fikirler ortaya atanlardan birçoğunun ilk isimlerinin Mustafa olması rastlantıdan öte anlamlar içerse gerek! Mustafa Reşit Paşalar, Mustafa Fazıl Paşalar, Mustafa Fevzi Paşalar, Mustafa İsmet Paşalar, Mustafa Kemal Paşalar…

Yazıyı Mustafa Bülent Ecevit’in, adaşı için kaleme aldığı şiirle hitama erdirelim:

iki büyük suçumuz var

seninle benim Cihangir

biri sevmek biri sevilmek

bunca büyük suçlarla padişah olunmaz

bu yürekle durulmaz

ne benim elimden gelir

atam sultanların buyruğuna uyup

senin ince boynunu vurdurmak

ne senin elinden gelir

anan sultanın ağusunu

kıyıp da bana sunmak

seven sevdiğinin

sevilen sevenin kuludur

kuldan kula padişah olunmaz.

 

Samet Altıntaş

KAYNAKLAR
1-Osmanlı kaynakları, Savcı Bey’in isyanı, Bursa’da taht vekili iken çıkardığını konusunda hemfikirdir.
2-Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi Cilt II, Türk Tarih Kurumu Yayınları, sayfa 233, 248.                                    3-Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte Yergi ve Fıkralarıyla Atatürk, Aksoy Yayıncılık. Aynı kitapta yer alan bilgilere göre; Gazi’nin en sevdiği Osmanlı padişahları şöyle sıralanır: Yıldırım Bayezid, Fatih, Kanunî ve IV. Murad.                                                                               4-Silistre, bugünkü Bulgaristan Manastır da Makedonya sınırlarında yer alıyor. Namık Kemal, piyesin devamında şöyle konuşuyor: “Allah vatana muhabbeti emrediyor. Bizim vatanımız Tuna demektir. Çünkü Tuna elden gidince vatan kalmıyor.” Ayrıntılı bilgi için bakınız: Vatan Yahut Silistre, Yayına Hazırlayan: Dr. Alev Sınar Çılgın, Akçağ Yayınları.                                                           5-Abdülhamid’in istibdadına muhalefet ederek; kamuoyu oluşturan, akabinde iktidarı devralan ve kendi despotik politikalarını uygulayan İttihatçıların her türlü ‘melanet’ini bilelim; ama Millî Mücadele’yi örgütleyen, bazı bölgelerde başlatanların da onlar olduğunu, İstanbul’dan Anadolu’ya silah sevkiyatı yaptıklarını görmezden gelmeyelim.                                                                            6-Erhan Afyoncu, Muhteşem Süleyman/ Kanunî Sultan Süleyman Han ve Hürrem Sultan, Yeditepe Yayınevi.
7-Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, Sadeleştiren: Zuhuri Danışman İstanbul 1972-sayfa 66.
8-Şu parantezi açmama da lütfen izin verin: Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, şüphesiz büyük bir fakih; ama maatteessüf ‘fıkhın siyasallaşması’ yine onun eliyle İmparatorluğun vitrinine çıkıyor. Mesela devletin ilk şeyhülislâmı Molla Fenarî’nin ki Yıldırım gibi sert (diğeri Yavuz ve IV. Murad’dır) bir padişahı bile takmayan uygulamaları olmuştur. Sünnî materyali, tabir yerindeyse Emevîleştirmemiş/Muaviyeleştirmemiş, onu sonradan icat edilen saltanat-hilafet makamı için değil, Hakk’ın rızası adına Şah-ı Merdan Ali gibi kullanmıştır. Ebussuud’da ise böylesine bir duruşu görmek için epey ‘arkeolojik kazı’ yapmak gerekiyor.
9-Şerafettin Turan, Kanunî Sultan Süleyman Dönemi Taht Kavgaları, Kapı Yayınları, sayfa 36                                                                        10-Bahtsız Mahidevran, oğlunun ölümünden sonra 27 sene daha yaşamış, 1580’de vefat etmiştir. Hayattayken eşi Süleyman’ın, Hürrem Sultan’ın ve Mustafa’nın yerine tahta çıkarılan II. Selim’in de vefatlarını görmüştür. Kabri, Muradiye’de, oğlunun hemen yanında.
11-Selim’in böyle bir işe imza atmasıyla alakalı akla en yatkın teori Mustafa Çağatay Keskin’in tespitiyle güçleniyor: “Şehzade Mustafa’nın katledilmesi kamuoyunda büyük öfke uyandırmıştı. Ve bu öfke, Şehzade’nin katlinden sorumlu tutulan Hürrem ve daha sonra tahta geçen oğlu Selim’de vücut bulmuştu. Selim’in Sultan Süleyman’ın ölümünden hemen sonra, Şehzade Mustafa’yı onurlandıracak bir türbe yapımına karar vermesi, Şehzade’nin katlinden rahatsızlık duyanların ilgisini çekmeye yönelik siyasî bir girişim gibi görünmektedir.” Gecikmiş Bir İade-i İtibar: Şehzade Mustafa Türbesi “Merkad-i Gülzar-ı Sultan Mustafa”, Ölüm, Sanat, Mekân V, Derleyen: Gevher Gökçe Acar, DAKAM, sayfa 261
12-“Şah Selim Han bin Süleyman emredüb/Oldu bu hoş ravza cennetnüma/Dedi tarihin Edayî bendesi/Merkad-i Gülzar-ı Sultan Mustafa” yazan kitabe metnini, Mustafa’nın Amasya’da bulunduğu dönemde hizmetinde bulunmuş şair Edayî, 1573 senesinde kaleme almıştır.
13-Prof. Dr. Mehmet Zeki Sönmez, Mimar Sinan Tarihi/Yazma ve Belgelerle, 1. Basım: Nisan 2014, Kapı Yayınları, sayfa 193.
14-Evliyâ, mevzunun devamında şunları kaydeder: “Ancak bir Süleyman Han oğlu Mustafa da Eyyup Sultan’ın kabr-i şerifi yakınında harem kapısının doğu tarafında bir Şehzade Mustafa var. Bunu da hançerle vurup şehit etmiştir. Süleyman Han’ın iki Şehzade Mustafa’sı olmak ihtimali ola.”
15-Nicolae Jorga, “Sultan Süleyman’ın Hükümdarlığının Son Yıllarında Anadolu’daki Durum. Oğulları Arasındaki Taht Mücadelesi. İran’daki Karışıklıklar”, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi 3 (1538-1640), Çeviri: Nilüfer Epçeli, Çeviri Kontrol: Kemal Beydilli, Yeditepe Yayınları, sayfa 115.
16-Mustafa İsen, Mersiye maddesi, İslâm Ansiklopedisi, sayfa 218-219.
17-Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, “Şehzade Mustafa’nın Ölümünde Medhali Olan Rüstem Paşa’nın İkinci Sadaretinde Yeniçerilerin Ağalarından Şikâyeti Havi Kanunî Sultan Süleyman İle Rüstem Paşa’ya Pek Ağır Mektupları”, Belleten, Sayı: 122, Yıl: 1967 Nisan.
18-Feridun Emecen, “Düzme Mustafa hadisesi/Kanunî Devri”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, 10. Cilt, Çağ Yayınları, sayfa 343.
19-Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dedesinin adı da Mustafa’dır. Mustafa ismi, Bursa’da 14. asırdan 20. yüzyıla kadarki zaman diliminde mezartaşlarından tespit edilen erkek isimleri arasında Mehmet’ten sonra ikinci sıradadır. Bu arada İlber Ortaylı’nın “Sizce Atatürk’ün başarısındaki en önemli faktör nedir?” sorusuna verdiği cevap kayda değerdir: “En önemli faktör, vazgeçmek bilmeyen iradesidir, bu noktada Gazi Paşa’da Rumeli inadı vardır.” Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: İlber Ortaylı, “Bir Lider Olarak Mustafa Kemal Atatürk”,  İmparatorluğun Son Nefesi/Osmanlı’nın Yaşayan Mirası Cumhuriyet, Timaş, sayfa 225.
20-Bülent Ecevit, “Mustafa’dan Cihangir’e”, Bir Şeyler Olacak Yarın Tüm Şiirler, 1. Baskı: Mayıs 2009, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, sayfa 100, 101.