Bosna savaşı ile başladınız savaş muhabirliğine, ve daha sonra bir daha Türkiye’ye dönmediniz değil mi?

Uzun süre savaş ortamlarında çalışan gazetecilerin çoğu ilk görevin sonrasında, ya bir daha ateş hattından kaçınırlar ya da bir çatışma bölgesinden diğerine gider dururlar. Bir kez o travmayı yiyince, oralardaki yaşamı görünce normal hayata dönmek suçluluk hissini de beraberinde getirir. O yüzden de çoğu zaman farkında bile olmadan o savaştan bu savaşa koşar durur insan. Benimki de öyle oldu. Bosna dışında Hırvatistan, Kosova, Sırbistan, Karadağ, Makedonya, Çeçenistan, Irak, Cezayir, Batı Sahra, Liberya ve Somali’de de çalıştım. Listeye ekleyebileceğim savaşsız tek Kenya var, ve de arasıra savaşlara ara verip okumak için gittiğim ABD.

Bir ara Türkiye’de çalışayım istedim, ama maalesef medyamızın içinde bulunduğu hal ve vaziyet nedeniyle içe sinecek bir iş bulmanın pek de mümkün olmadığını anlayıp araziye geri döndüm.

Bir çok savaş gördünüz fakat sizi en çok etkileyen Bosna savaşı olmuş. Neden?

Gördüğüm ilk savaştı, korkunçtu, tarifi zor. Filmlerde izlediklerinizin çoğundan da daha korkunç. Modern savaş tarihinin en uzun şehir kuşatmasıdır Saraybosna kuşatması, 1425 gün.

Bazı kentlerinde durum bizimkinden de beterdi. Arada Gorajde’ye gidip gelebilmiştim, ilaç yok, narkoz yok, hayat kurtarabilmek için testereyle bacak kesiyorlardı.  Srebrenica’ya hiç ulaşamıyorduk.

Bir soykırıma tanıklık etmenin düşünsel ve duygusal ağırlığını giderecek ilaç yok, dua da yok maalesef. Benzerlerinin yaşanmaması için mücadele etmek o ağırlığı taşımayı biraz kolaylaştırıyor, yoksa zor, çok zor.

Bosna savaşı döneminde Türkiye’nin pasif kaldığı söylenir durur. Sanırım bunun cevabını en iyi verebilecek kişi sizsiniz.

Pasif değildi, ama gecikti. Gecikmesinin iç ve dış nedenleri vardı. En önemlilerinden birini anlatayım, daha savaşın başlarında yaşandı.

Türkiye’den bir Devlet bakanı yardım malzemeleriyle birlikte askeri uçakla Saraybosna’ya gelmek istiyor ancak son anda Fransız BM askerlerinden (savaş zamanı onların kontrolündeydi) gelmeyin mesajı alıyorlar. Israr edilince uçak Zagrep’e iniyor. Saatlerce Saraybosna’dan haber bekliyorlar. Bu arada Zagrep havaalanında uçağa sivil biri girip bizim Bakanın eline bir dosya tutuşturup gidiyor. O dosyanın içinde Bosna’daki tecavüz, toplama kamplarından bilgiler belgeler bulunuyor. Uçağa girip dosyayı veren esrarengiz şahıs kim derseniz? Fikret Abdiç. Savaşlar insanları nerelerden nerelere savuruyor’un nadide örneklerinden olan Abdiç, o kamplara dair bilgilerin Bosna dışına çıkışını sağlayan belki de ilk kişi.

Sonra uçak Zagreb’ten Saraybosna havaalanına geliyor ama bu kez de Türk heyetin Saraybosna kent merkezine gitmesi sakıncalı bulunuyor, o yüzden de Bosna’nın başbakan yardımcısı görüşmek için havaalanına geliyor. Bu görüşmeden hemen sonra BM aracı içinde geri şehre dönerken, Sırplar tarafından yolda durdurulup arabanın içinde katlediliyor.

Bu olay bölgedeki bazı Avrupalı güçler tarafından Türk askerinin BM ile Bosna’da görev yapmasını engellemenin argümanı olarak kullanılıyor ve Türkiye’nin aktif katılımı bir şekilde 1994 yılına kadar engelleniyor. “Türklerle Sırplar arasında tarihi husumet var, bakın Türk bakanı ziyaret etti diye Başbakan yardımcısı bile öldürüldü” deniyor, bahane olarak kullanılıyor.

Daha sonra, 1994 yılı ve sonrasında ciddi silah operasyonları yaptı Türkiye, Bosna Ordusunun gelişmesi profosyonelleşmesi için çalıştı. ABD’yle ilişkiler bugünkü gibi değildi, Bill Clinton dönemiydi ve oldukça iyiydi. Split’te BM görevlisi Türk askerlerince kontrol edilen bir yer vardı silah da dahil sevkiyat için. ABD de destek çıktığı için, köstekçiler artık pek birşey yapamaz hale gelmişti.

İnsani yardımlar konusunda ise, anlatılanların abartılanların çoğu doğru değil. Bosna adına çok paralar yardımlar toplandı ama oraya gelmedi.

Pakmaya ve arapsabunu her daim vardı, kolay ulaşılabiliyordu. Onun dışında hatırladığım, 1995 yılı Kurban Bayramında pazarda 7 Mark’a satılan mudurnu tavuklarıdır. Başka  yok.

Kuşatma altındaki kentlerde görmedim. Srebrenica düştü ve kurtulabilenler akın akın Tuzla’ya geliyordu, bizim Kızılay yoktu, haber yapmıştım ve rahmetli Bülent Ecevit TBMM’de dile getirmiş ve hemen ardından gelmişti Kızılay. Öncesinde bazı yetkililerden duyduğum uluslararası kuruluşlar üzerinden para verdikleriydi, insani yardımda fiziken görünürlük pek yoktu, gecikmeli geldi, sonra çok yardımlar getirdiler.

Savaşın sonlarına doğru Boşnakların cephelerde ilerlediği ve savaşı kazanmalarına az kaldığı söylenir. Bu doğru mu?

Bosna Ordusunun artık silahlanmış ve daha eğitimli olduğu doğru, ancak bu soruyu kaybedilen Boşnak kentlerini geri alabilecekken almadılar anlamında soruyorsan doğru değil, zira karşı tarafı destekleyen ülkeler de oldukça güçlüydü. Şöyle dersek daha doğru olabilir: Boşnakları artık eskisi gibi kesemeyecek, yenemeyeceklerdi.

Su borularından kesilip yapılan ev yapımı tüfeklerin, cola kutusunda üretilen patlayıcıların yerini ağır silahlar almış, gazeteciyi, öğretmeni, mimarı, marangozu, ev kadınını part time sınırda savaştıran şartlar kalkmış, artık profosyonel askerleri olmuştu.

Bosna ordusuna katılan Türk savaşçıları oldu mu?

Bu konuyla ilgili efsanelerdede hem her gördükleri sakallıyı müslüman terörist sananlar, hem de abartılı hikayeler anlatmaktan müthiş hazzeden islamcıların hemfikir oldukları konulardan biri dışardan gelen savaşçıların sayılarını abartmalarıdır. Savaş zamanı çok değildi bunlar. Savaş biter bitmez Türkiye’den gelen özel bir havayolu şirketiyle uçup bölgeye doluştular. Kimisi yağmaya, kimisi Boşnak kızı aramaya, kimisi de dincilik yaymaya geldiler. Bazen havaalanında işim olur giderdim, çok tuhaf yolcular gelirdi.

Sayısı abartıldığı kadar olmasa da savaş zamanı Türkiye dahil müslüman ülkelerden gelenler olmuştu. Boşnaklar bunlara “ya komutamıza, ordumuzun emri altına girin ya da ülkemizden gidin” dediler. Emir altına girmeyip kalmaya kalkanlara müsade etmediler. Boşnak halkı nüfusunun yüzde 10’u katledilirken bile istemedi bu kafa kesici radikal vahabi tipleri. Bosna askerleri emir dinlemeyen yabancıları kendileri infaz ettiler. O askerleri eğitenler arasında yer alan Türk subaylar da destek verdiler.

Vahabilerle ilgili bir bilgiyi daha paylaşayım: Savaşta ayakta kalabilmiş az sayıdaki tarihi Osmanlı camilerinden bazılarını tamir ediyoruz diye iç mimarisini kazıyıp, üstüne yeşil boya atıp yanına “Suud yardımı” levhası astılar. Mezar karşıtlıkları olduğundan, tarihi eser konumuna gelmiş yüzlerce yıllık mezar taşlarını söktüler.

Bu savaşmaya gelenlerin bazıları profosyonel silah eğitimi de almış, savaş tecrübeli cihatçılardı. Ancak bir kısmı da saftı: “rüyamda gelin gördüm Almanya’dan savaşmaya geldim” diye ağlayanını bile gördüydüm.

Bu arada savaş sonrası durumlar da pek iç açıcı değil. Gerek Türkiye, İran ve Suudi Arabistan’ın İslam anlayışlarını bir yarış ve rekabet içerisinde Boşnaklara empoze etmeye çalışmaları, gerekse tarikat ve cemaatlerin Bosna’yı kendilerine benzetmeye çalışmaları Boşnaklara çok zarar veriyor. Bosna müslümanlarından, onların kültüründen öğrenecek çok şeyleri olanların, ülkedeki işsizliğin boyutu nedeniyle kendilerine kolayca açtıkları alanlar Boşnakların geleceğinden çalıyor.

Savaşta kadınların rolü nasıldı?

Bosna kadınları muhteşemdirler. Direnişin direğiydiler. Diğer müslüman ülkelerin aksine Bosna’da kadınların insan olarak eşitliği tartışmasız toplumun eğitimli ya da eğitimsiz tüm kesimlerinde yaşanan bir durumdu. Yugoslavya’nın herşeyini eleştirebilirler ancak kadınların güçlülüğü, eşitliği, ve sanat konularında çok özel bir toplum yaratmayı becermiş bir sistem. Kadınlar cephede savaştılar, ailelerine baktılar, şehirlerini yaşattılar. Bazen gazeteci arkadaşlarımızdan tepelerdeki Sırp keskin nişancılarla konuşabilenler oluyordu, dürbünden görüyorlardı ya, nasıl deli olduklarını anlatırdı görüşenler. Savaşın gerçek kahramanı kuşkusuz kadınlardı.

Çok ağır bedeller de ödediler. Nazi kampları gibi toplama kampları da vardı, ve onbinlerce kadın oralarda sistematik tecavüze uğradılar. Çok ağır işkencelerden geçtiler. Tarihte ilk kez Bosna savaşında tecavüz de savaş suçuna girdi. Bu arada Müslüman toplumlardaki yanlış kültürlerden birine değinmeden de geçemeyeceğim. Tecavüze uğramış kadınlara “kirlenmiş” gözüyle bakıyorlar ki, asıl kirli olan bu bakış açısı. Bosna’da yoktu, öyle değildi ama diğer ülkelerden öyle davranışlar içine giren insanlar oldu.

Savaşta aktivist kadınlar var mıydı?

Bosna’da yaşananlar ülkeleri belki harekete geçiremiyordu, insanlık tepkisizdi ama güzel insanlar vardı ciddi çabalar gösteren.

Sanırım en unutulmazlarından biri de Susan Sontag’dır. Kuşatma Saraybosna’sına gelip hem bir süre yaşayıp hem de “Godot’u beklerken”i oynuyor. Nitekim, birkaç yıl önce Saraybosna Ulusal Tiyatrosunun olduğu meydana ismini verdiler.

Türkiye’den de birkaç günlüğüne gelen doktor bir kadınla karşılaşmıştım. Türkiye’de gönüllü olarak Bosna’dan gelen yaralılara  bakmış, ve hayatı boyunca biriktirdiği tüm parasını alıp Tuzla’ya getirmişti, Srebrenica’dan kurtulanlara vermek için. Haber yapmamam şartıyla, bu bilgileri benimle paylaşmıştı.

Bu arada kadın değil ama tek olması sebebiyle onu da ekleyeyim. Türkiye’den savaşmaya gelen tek solcu da, öldürecekler diye Nazım Hikmet’i motorla Türkiye’den kaçıran Refik Erduran olmuştu. Kara Kuğulara katılmıştı.

Bir söyleminizde; Bosna savaşı Avrupa’nın laboratuvarı oldu, soğuk savaş sonrası ülkelerin deneme tahtası olarak kullanıldı diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Sovyetler dağılmış Berlin Duvarı yıkılmış, hatta Arnavutluk’ta ilk kez çok partili seçim yapılmıştı. Dünya yepyeni bir sürece girmişti ve ilk etkilenen ülkelerin başında da eski Yugoslavya geliyordu. Gerek iç, gerekse dış faktörler dağılacağına işaret ediyor, herkes kartlarını ona göre diziyordu. Slovenya batı Avrupa sınırında olması dolayısiyle şanslıydı, ateş o sınırdan hemen püskürtüldü. Hırvatistan, II. Dünya savaşında Almanya’nın baş destekçilerinden olması sebebiyle özel bir ilişki geliştirmiş, Almanya tarafından her şartta korunuyor, kollanıyordu. Artı Katolik dünyanın desteği yadsınamaz. Sırbistan da Rusya, Çin ve bazı gelişmiş Avrupa ülkelerince destekleniyordu. Makedonya’yı ABD korumaya almıştı.

Bosna’yı herkes bir ucundan çekiştiriyordu, diğer ülkelerin aksine güçlü koruyucuları yoktu. Eski Yugoslavya’yı oluşturan ülkeler içinde en karışık olanıydı, ve herkes bir uçtan çektikçe daha da kanıyordu. Ve işte o kan denizinin içinde boğulmaya çalışılan da Boşnaklardı. Avrupalıların büyük çoğunluğu taraf olarak Sırplar ve Hırvatlar arasında bölünmüşlerdi. Nötr olanlarda ise Boşnak taraftarlığı yoktu. Boşnaklara kalan Türkiye ve birkaç Müslüman ülkeydi. Bir avuç Boşnak tam ortada, 2 taraftan da saldırı ve uluslararası silah ambargosu altında inim inim inliyor, her gün katlediliyordu. Katliamlar sürerken ülkeler birbirleriyle kartları değiştiriyor, a planı, b planı püsürük planları yaptık diye ortada dolaşıyor olup bitenleri öylece seyrediyorlardı. Yeni kurulmakta olan dünya düzeninde bazı saflar, saflaşmalar henüz net değildi, değişiyordu.  Bosna deneme tahtası oldu. Kartlar yeniden karıldı. Bazı batılılar laboratuvar diyordu ve Boşnak kanı en ucuzuydu.

 

Söyleşen: Enes Güler

Bu söyleşi Başka Dergi’nin Saraybosna temalı 7. sayısında yayınlanmıştır.