Henüz erken yaşlardaydım. Hayat önümde bazen külhanbeyi; bazen dokunulursa kırılacağı sanılıp vitrinde saklanan kristal vazolar; zaman zaman da içinde patlayan gök gürültüleriyle nerede patlayacağı ya da nereye ışık saçacağı belli olmayan devasa bir yaratık gibi duruyordu.

Aslında ben iç ve dış dünyaları keşfe çıkan modern bir seyyah olmak istiyordum. Ama işte o şehre uğradıktan sonra bildiğim herşey yolunu şaşırmış, ezberim bozulmuş, zaman ve mekan duygum sonsuz boşlukta asılı kalmıştı. Yine de size içinde kaybolduğum bu şehri anlatmak isterim. Her sabah o’nu tekrar kutsarım içimde ve bir şehrin bu kadar büyülü olabileceği tutkusuna kendim de şaşarım.

Etrafında bir sıra dağlar ve tepeler var, onların da yamaçlarında silahlı adamlar. Canları sıkıldıkça vururlar; insan, duvar, düğün, cenaze, hastane hatta bazen mezar taşı… ne bulurlarsa. Herşeyi durmadan vurur dururlar ve bu şehir her sabah kendini yeniden yaratır. Üzerine atılmış pislikleri silkeleyip, başı dik hem de dimdik mağrur ve mahmur uyanır.

İçecek suyu zor bulunsa da tertemizdir kokmaz, korkmaz. Açlıktan, gıdasızlıktan insanların yalnızca dişleri değil, içleri de dökülse pek çalmazlar. Kış aylarında eksi ondokuz derecelere varan soğuğa, hayatta kalarak bıçkınca ders verirler.

Bazen gaz vanaları açılır ama bu gaz kokusuzdur.  Özellikle geceleri sobanın başında nöbet tutmaz da azıcık ısınınca mayışıp uyur kalınırsa, bir süre sonra gaz oyunu başlayınca patır patır dökülür insanlık. Şöyle ki; eli silahlı adamlar önce gaz vanalarını kapatırlar, dolayısıyle yanan ateş söner, lakin sobaların vanaları hala açık kaldığından biraz sonra ana gaz vanalarını yeniden açtıklarında günlerdir soğuktan büzüşmüş insanlar azıcık ısınıp uykuya dalmışlarsa aç kapa aç kapa gaz vanalarından gelen gazdan zehirlenirler. Ya da karanlıkta bir sey arayacak, tuvalete gideceklerse elektrik de olmadığından yönünü bulmak için çakmağını çaktığı anda güümmmm diye patlayıverir suratlar. Koskoca şehir gaz odalarına döner.

Şehir karanlıktır ama yürekler aydınlık. Tanesi beş dolardan satılan mum eriyikleri atılmaz toplanır ve yakılamaz hale gelinceye kadar tekrar tekrar eritilerek metal ilaç kutularının kalıbından yeniden mum çıkarılır. Şehirde görev yapan yabancıların üslendikleri yerler ışıl ışıldır, onların jenaretörlerinin yakıtı hiç bitmez.

Yerel halk için sokağa çıkma yasağı vardır, belli saatlerde yarı yıkık binalarına dönmek zorundadırlar. Yerel olmayanlar için sokaklar yirmidört saat serbesttir.

Karanlığın içinde yıldızlar ve kurşunlar parıldar. Bazen patlama sesleri sabahın erken saatlerine kadar sürer gider. Gürültüden ve uykusuzluktan coğu başımız ağrır, ama ilaç ya çok azdır ya da hiç yoktur. Burada doktorlar ince el feneriyle yaparlar ameliyatları, biz yine şanslıyız zira diğer kentlerde can kurtarmak için bildiğimiz dikiş iğnesiyle narkozsuz ameliyatlar yaparlar. Dikiş ipliğiyle dikilemeyeceklerin kolları bacaklarını odun testeresiyle keserler. İnanamadınız değil mi, bu devirde odun testeresiyle ameliyat yapılacağına? İnanılmazların en inanılmak zorunda kalanıdır ama yaşanıyor işte.  Sakın hayatta hiç bir şeye olmaz demeyin.

Hergün sirenler çalar durur, herkese öyle mi gelir bilmem ama bana çok acıklı müzik sesi hissi verir. Ağıt gibi…insanın içini dağlayan ama bir türlü bitmeyen ağıt!

Bazen de bir kac gün sessizlik olur ne siren ne de bomba sesi, ama biz o zamanlar daha çok korkarız. Sokaklarda daha bir tedirgin yürürüz. Zira sessizlik kalleşliği hatırlatır. Biliriz ki bu sessizlikler ani ve daha şiddetli seslerle kesilecektir ve işte o an, şu an bu saniye olabilir. Bu yüzden sessiz günlerde sokaklar daha bir boş olur. Hani vardır ya gürültülü bir odaya girince bağırarak ama sessiz bir yere girince alçak sesle konuşuruz. İşte koca şehrin sokakları kendi bile farkına varmadan öylesine sessizleşir. Açık havada yürüyor olmalarına rağmen insanlar kapalı bir yerdeymiş hissine kapılırlar.

Burada herşey yarımdır: ülke, şehir, bina, aile, camilerin minareleri, ölülerin tabutları, insanların bedenleri, hüzün, sevinç…her şey yarım!

Ve bu şehirde çok sigara içilir. En meşhuru, en kolay ulaşılanı, en ucuzunun adı Drina’dır. İçerde üretilir, artık içine ne konulursa konulsun pek kıymetlidir. Dış kapağı çoğu zaman kitap sayfalarından yapılmıştır. Hatta bir keresinde geçmişine nazire edercesine, müzik kitabından koparılmış ‘enternasyonel’in notalarının olduğu parçayı görmüştüm sigara paketinin dışında.

Şehrin içinde yaşayanların dış dünyayla tek bağlantısı, eni bir, boyu birbuçuk, uzunluğu da seküzyüz metre olan tüneldir. Tek havaalanı da yabancıların kontrolündedir ve özel onaylılar hariç şehrin insanlarına kapalıdır. Askerler, siviller, yaralılar, ölüler, yiyecek, ilaç, silah, ülkenin cumhurbaşkanı, başbakanı, diplomatları, siyasetçileri, herkes ve herşey için şehrin nefes borusu olan tünelin girişi de bazen bombalanır, ama kapana sıkışmış fareler gibi dörtyüzbine yakın insanın çaresizliğinin başka çıkışı da yoktur. Üstüne üstlük bir de uluslararası silah ambargosu vardır. Safaride hayvan avlayanlara bile kurallar koymuş olan dünyalıların bazılarının deyimiyle “labaratuar”dır burası.

Tünelin içi çok aydınlık olmasa da ışıklandırılmış, tek kişinin geçebileceği genişlikte, karşılaşanların birbirine yol verebilmesi için de ara ara kenar oyukları vardır. Biraz bükülüp karşıdan gelene yol verilir. Su, çamur ve kan karışımı kırmızımsı küçük arık da paçalarınıza yapışır.

Tünelin çıkışında yakın mesafe atışa açık geniş bir alan, sonrasında da dağ ve yol vardır.  Yolun bazı bölümlerinde de elli, yüz metreden yakın keskin nişancılar.  Dağ’ın güvenli bölgesinde yığınla araba birikir. Sürekli ateş açıldığı için arabalara seyrek zaman aralıklarıyla geçis izni verilir ki saldırıya uğranırsa kayıp tek arabalık olsun.

Özellikle sisli havalar can kurtarıcıdır, zira keskin nişancıların görüşünü kapatır. Yine böyle yarı sisli ve çok buzlu bir havada güvenli bölgede neredeyse yirmidört saat beklemiş ve sabahın erken saatlerinde sıra bize geldiğinde asker “yolunuz açık olsun Allahimanet” deyip yol vermişti. Ölüme giden biriyle vedalaşmak zordur. Önce sessizleşir, sonra da dalgaya alır insan.

Askerin söylediği gibi, farları kapatıp, birbuçuk metre buzlu dar yolda ses çıkarır diye zincir takmayıp motor boşta, sisin arasında yola koyulmuştuk. Insanın canının en çok sigara çektiği zamanlardan olsa da keskin nişancıların işlerini kolaylaştırmamak için çakmak ya da kibrit yakmak tehlikelidir bu durumlarda. Zifiri karanlık ve siste bir tarafı uçurum, keskin nişancıların dibinden geçerken yolu bulan göz iç sesinizdir. Vücudun yedek parcalarını devreye sokma aşaması büyülüdür. O ne sihirli mekanizmadır ki içimizde taşıdığımız, taşıdığımızı asla bilmediğimiz, ihtiyaç hasıl olmazsa kullanmadan körelttiğimiz nice mucizevi uzuvlar, hisler bütün gücüyle ortaya çıkıçıkıverirler.

Korku insanı en çok kendisiyle ilgili şaşırtır. İçinizden yepyeni, tanımadığınız yeni iç’ler çıkarıp durur. Bazen kanat taktırır, bazen de sürüngenleştirir ama nasıl da çok boyutlu olduğunuzu görünce etraftakilerin daha bir farkına varır, görünenle görünmeyenin arasındaki farka çakılır kalır insan.

Dağı sağ salim aşabilenlerin şehre giriş yolları da isme göre değişir. Adları “risk arz edenler” tünele yönlendirilir ki bunlar şehrin asıl sahibi yerlilerdir…adları yüzünden cezalandırılan, ölüme terkedilen milyonlarca insanın ülkesidir burası. Adımın risk grubundan olduğunu ilk bu şehirde öğrenmiştim. İnsanları adlarına göre ayrıştırmanın bambaşka savaşların habercisi olduğunu o günlerde anlayamayacak kadar toydum.

Şehirde herkes, hergün otostopcudur. Petrol çok az, ve bazen bulunsa bile litresi yüz mark, eşittir yüz dolar olduğundan el sallayana durulur. Geçerli para birimi Alman markıdır, ve yalnızca bu şehirde mark dolar kuru eşittir. Burada herşey karaborsadadır. Şehrin ekonomisini yerli ve yabancı mafya kontrol eder.

Sokak satıcıları da vardır; bir kaç gazete, dergi, sigara, prezervatif, küçük çikolatalar satarlar. Zamanla insanların ellerindeki tüm varlıkları tükendiğinden, evlerindeki yemek takımları da yol kenarlarında satışa çıkarmaya başladılar, alıcılar da şehirdeki yabancılar. Satışta en sona saklanan piyanoları oldu. Bu şehirde neredeyse her evde bir piyano, ya da piyano çalan vardır.

Şehirde kala kala küçücük bir park kaldi. Diğer parklar mezarlık oldu. Aslında burası da tarihten kalan eski küçük bir mezarlık, yana eğilmiş sarıklı başlarıyla hala bazı mezar taşları öylece durur. Etrafında kalan az sayıda ağaç da orada oturanları, yoldan geçenleri keskin nişancıların gözlerine siper olarak farkında olmadan korurlar. Diğer yerlere göre birazcık daha güvenlidir.

Ağaçlar ya ısınmak için yakıldı, ya da tabut yapmak için kesildi. Gırtlağının oyuğuna bir de şarapnel girince iyice oyulmuş tabutçu eskiden mobilyacıymış. Yeni işi tabut yapmak. Zor çıkardığı sesini biraz daha kısarak, tabut yapacak odunun da kalmadığını fısıldayan, eski mobilyacı yeni tabutçu şöyle dediydi: “ölenler çocuksa okul sıralarından çalıyorum, hayatları olmadı, bari tabutları olsun”

Çok çocuk öldü bu şehirde. Bir sabah kan gölü içinde gördüğüm kopmuş çocuk parmakları ise o gündür bu gündür gördüğüm herşeyi perdeler durur. Daha sonraları çok ceset gördüm, unuttum, ama o parmaklar usumda öylece asılı kaldılar.

Ekmek kuyruğu, su kuyruğu, nerede bir kalabalık görseler vurmaktan ayrıca zevk alan adamların yüzünden cenazelerin karanlık çökünce kaldırıldığı bu şehirde gömülenler yalnızca kaybedilen insanlar değildi, dünyada “insanlık” adına ezberletilmiş tüm yalanlar da birlikte gömüldü.

Şehirde yanıma ilk bomba düştüğünde şöyle düşünmüştüm: “İnsanlar birbirini ya sever, ya öldürür ya da cisimleştirirler. En kolay ve sorunsuzu olduğundan cisimleştirmeye yatkındırlar. Ama aslında sevmeye de meyillidirler. Şimdi şu gerçek bombalara karşı hiç bir şey hissetmeyenler, yarın biri filmini yapsa sinema salonlarında oturur ağlaşırlar….”

Sonuncusundan sonra düşündüğüm daha kısa oldu “herkes sevdikleri için can, diğerlerinin gözünde ise bir kaç litre kan”.

Başka şehirlere doğru yola çıkarken sizlere şehrimi anlatmak istedim. Vaktinizi çaldıysam affola…

 

Şerif Turgut

Şerif Turgut

Bu yazı Başka Dergi’nin 1. sayısında yayınlanmıştır.