Üniversite günlerimin henüz başındaydı. Her hocanın dersine gidiyor, bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Sonra, işlerin başında bir başkent olmanın her adımda kendi ağırlığını koyması vardı. Ön masalardaki sıralardan birine sessiz sedasız oturmuş, felsefe hocasının söylediklerini azami derecede beynime sindiriyor, ara sıra notlar da alıyordum.

Derken, sol tarafıma geçen bir öğrenciyi bile güçlükle fark ettim. İlk önce masa üzerine uzatılan beyaz, pamuk misali tombulca bir el gözüme ilişti. O güne kadar bir bayan elinin bu denli anlamlı ve çekici olacağını aklımdan hiç geçirmemiştim. Yönümü kendisine doğru çevirmekte acelem yoktu. Ya, bu güzel elin sahibi bir de kaba, hatta çirkince olursa, ellere de yazık olur, diye bir takım saçma şeyler de geçti aklımdan.

İçimde köylü ruhumun dürtüleriyle vahşice bir istek doğdu. Hemen bu eli alıp kendime çekeyim, parmaklarını okşayayım, hatta ufak ufak ısırsam da olur. Okşamayi hemen bitirmemeliyim. görmedik gibi sevip oksayayım… Bu arada felsefe hocası, bilim dalının temel ilkeleri üzerinde duruyordu. Benimse aklım fikrim yanımda oturan, hala yüzünü göremediğim ve şu anda görmek de istemediğim öğrenci kızın inadına beyaz, nefis ellerindeydi. Bir anlık da olsa, kendime göre bir çeşit düşler de kurmuyor değildim. Örneğin bu ellerin sahibiyle neden bol sulu bir ırmak kenarında olmayalım. O benim ben onun gözlerinde kendimizden geçercesine yitip bir yerlere gidelim, gelelim…

Han kadar geniş derslik, ilk başlarda ikili fısıltılar, sonra homurtu ve haykırışlara boğuluyor. Ders bitmişti. Kız öğrenci yerinden kalkmış, iyi dersler temenni edercesine, gülümseyerek çıkışa doğru yönelmişti.

İnsan, olayları her zaman kendi yararına yorumlamaz mı, ben de bu gülümsemeyi, delikanlı, sen hoşuma gittin, inşallah gene görüşürüz, anlamına getirdim.

Bu tatlı gülüşün etkisiyle olacak ki, üniversiteli kızı kapıdan çıkana dek izledim. Orta boylu, çıtı pıtı. Saçları omuzlarından taşmış, ipek ipek sırtına dökülüyordu…

Ertesi haftanın aynı derslerini iple çektim. O harika elleri, insanın bedenini kökten sarsan o büyüleyici yüzü ancak o zaman görebilirdim. Şimdi insan nefesine boğulmuş o loş üniversite köşesi benim için dünyanın inanılmaz güzellikte bir yeri haline dönüşmüştü. Gene ilk sıralarda bir yere oturdum. Sözde bir kitap karıştırmaya başladım. Oysa bir gözüm kapıda onun, hala doğru dürüst tanışmadığımız ders arkadaşımın bir yerlerden çıkıp gelmesini can havliyle bekliyordum. Hocanın dersi -neden gerçeği itiraf etmeyeyeyim- isterse felsefenin ilkeleri olsun, şu anda hiç mi hiç işime gelmiyordu.

Kapıdan içeri adımını atar atmaz derslik içinde dikkat kesilerek bir göz gezdirdi. Bu kız, muhakkak beni arıyordur, dedim. Mantığım, dünyada bir başka ihtimal vermiyordu. Olamaz, beni arıyordur… Cesaretimi toparlayarak yerimden fırladım. Ne çaba ile elimi havaya kaldırdığımı bilmiyorum. Zira kalbim, bunları yaparken göğüs kafesimi terk edecekmiş gibi dövüyordu.

Hiç, bir saniyecik olsun ikirciklemeden benim sırama girdi. Asla kuşku olamazdı. O, benim bakışlarımın yazısını uzacıktan da olsa, ayrıntılarıyla okumuş olmalıydı. Bakışların yazısı ise henüz hiç kimselerin açıklayamadıği harflerle yazılıydı. Ne yazık ki bu yazılar okullarda da gösterilmiyor, birey bunu ancak kendi çabalarıyla öğreniyor. Bu yüzden de, dünya işlerinin en karmaşık yeri de buradadır…

-Benim ismim Ekaterina! Ama bu uzun ismi söylemene gerek yok. Kısaca Katya, dedin mi yeterli.

Elleri ellerimin içindeydi. Gözlerindeki anlam ise “Beni seversen, bunların hiçbirine de gerek kalmaz, kendi gönlünce de bir hitap bulursun” idi.

Konuşurken felsefe hocasına dikkat ederek, daha fazla fısıltı ve işaretlere başvuruyorduk. Katya teneffüs dakikalarında bir el oyunu kesfetti ki, benim bu çok hoşuma gitti, bir sözle tam damarımı buldu.

Elini elimin üzerine kapatıyor, sonra o da aynı işi yineliyordu.

Bana şu anda bu kadarı da yeter hem de artardı. Elim, bir anda onun elinin üzerine abandığı zaman tüm vücudumu bir ürperti alıyordu. Arada bir o siyah uzun saçlarıyla omuzlarımı bir süpürmesi var ya, gönlüm bir yerlere gidip geliyor.

O gün pastanede Katya ile ilk kahvemizi içtik. Girdiğimiz çıktığımız konular, filmler, kitaplar, günlük olaylardı. İspanyol Filolojisi öğrencisiydi. En son okuduğum kitaplardan biri de Don Kişot’tu. Nedense, bu kahramandan söz açmanın şimdi hiç de sırası olmadığı bilincini hemen duyumsadım. Katya çok değişik, bambaşka havalardaydı. Sanço Pançolar’a da sıra gelecekti…

İçimdeki kuşkuyu hiçbir türlü defedememiştim. Ya Katya soyun sopun nedir, diye bir soru yağmuruna tutarsa… Beni o, Sofyalı bilirken bense taşranın ücra bir köyünden.. Ama nedense, hep bu tür soruları ertelediğini sanıyordum…

Katya ile arkadaşlığımızı bir hayli ilerilere götürmüştük. Ölçülü de olsa, kiz bana gönül denen kitabın sayfalarını birer birer okutuyordu. Güz, asıl suratını göstermeye başlamıştı. Ben hala temelli bir mekan tutmamış, dalda budaktaydim. Ah, bir defa şu Ögrenci yurduna yerleşebilsem!

Bir ders çıkışı Sofyalı kızı ugurlamadan önce çok önemli birşey söyleyecekmişçesine: —

-Cumartesi akşamı bir tiyatroya gidelim, ne dersin?

Hemen yanıt veremedim. Ben neredeyim, tiyatro nerede? Bir defa böyle yerler için kılığım kıyafetim olmalıydı. Sudan bir bahane uydurayım dedim.

-Yooo, vazgeçemezsin, annem biletleri almış!

-Peki, geliyorum.

Bu tiyatro olayının ilişkimize son noktayı koyacağını nerden bileyim. Elimi elinin içine almış, bir türlü ayrılmamızı istemiyordu.

-Evin nerede, uzakta mı kalıyorsun ?

Hemen hiç düşünmeden işkembeden atıverdim:

-Merkez istasyon civarında. Karavelov sokağında 20 numara…

Böyle bir saçma yanıt ağzımdan öylesine ani fırlamıştı ki, bunun ayrımına bilincim bile varamamıştı. İşte böyle bazen insan, düşüncesizce bir hareketin ceremesini çekip duruyor. Katya ile bundan sonra, doğru dürüst görüşmedik. Tiyatro olayı da suya düştü. Bir defasında tüm cesaretimi toplayarak Üniversite girişinde yüzyüze geldikk.

-Ne olur, savul başımdan ! Yalancılarla işim yok ! Karavelov Sokağı’nda oturmuyormuşsun!

Yerimde donup kaldım. Yürüyüşü ile adeta bir ceylanı anımsatan Sofyalı kızı gözden yitene dek takip ettim…

Mehmet ALEV
16 Mayıs 1943 yılında Kırcaali sancağının Samovila köyünde doğdum. Hemen hemen her Rodop ailesi gibi, biz de kalabalıktık. İlköğrenimimi civar köylerde yaptıktan sonra, yatılı Kırcaali Türk Pedagoji Okulu’na yazıldım. İlk gazetecilik uğraşlarıyla burada tanıştım. Duvar Gazetesi’nin redaktörü idim. Sofya ve yörede çıkan gazetelere yazılar da gönderiyordum.

Bu okulu bitirince üç yıl kadar öğretmenlik yaptım. Merakım Sofya’da okumaktı. 1968 yılında Sofya Üniversitesi, Türkoloji Bölümü’nden mezun oldum. Bunu izleyen yıllarda gazetecilik, kültür faaliyetçisi ve toplum kuruluşlarında çalıştım.

89 Göç kafilesinde ailecek biz de vardık. Türkiye’nin değişik köy ve kentlerinde öğretmenlik hizmeti verdim. On yıl boyunca Bursa’da yayınlanan “Balkanlar’da Türk Kültürü” dergisinin yayın yönetmenliğini ve editörlüğünü üstlendim. Bulgarca ve Türkçe olarak deneme, araştırma ve öykü yayınlarım bulunmaktadır.  2008’den itibaren iki dilde -Türkçe ve Bulgarca- olan ALEV kültür dergisinin eşim Emel Balıkçı ile sahipleri ve editörleriyiz. Bundan başka Türkiye, Ukrayna (Tataristan), Kosova ve diğer ülkelerdeki dergi, gazete ve antolojilerde, ayrıca sitelerde de bir hayli araştırma, şiir, öykü ve deneme türünde yazılarım yayınlanmıştır.