Manchevski filmlerini Balkan Sineması sayabilir miyiz veya Manchevski Balkan Sineması’nın babası olabilir mi? Bu soruları sormadan bir Mançevski filmi ( Söğüt ) yazısına başlamak bence eksik olur. Çünkü Balkan Sineması aslında kendi içerisinde standart bir şablona sahip. Bu janr hakkında Dina Iordonova tarafından yazılmış en kayda değer kitap [1] Alevler İçinde Balkan Sineması hem bu işi derinlemesine sorguluyor hem de buradan bir ‘’janr’’ yani tür çıkarıyor. Kitabın başlığındaki gibi ‘’Alevler İçinde’’ bir sinemadan bahsetsek de aslında ‘’Balkan’’ markasından beklendiği kadar parıltılı bir sinema yok ortada. Genel itibariyle küçük bütçelerle; haddini bilen, sınırı aşmayan işlerin yapıldığı bir sinema bu. Bakmayın bu sinemadan Oscar’ın çıktığına. Hatırlayın; Danis Tanoviç’in Tarafsız Bölge (No Man’s Land) filmi o kadar gösterişli miydi? Aksine sınırlarını bilen ve ona göre hareket eden çok akıllı bir filmdi. İşte Balkan sineması tam olarak budur. Sınırını bilen ve bütçesini börek tepsisini sıyırırcasına verimli kullanan bir sinema bu. Şablon, başlangıç noktasının filmin nihayete erdiği noktayla birleşerek tekamüle erdiği yapıdan oluşuyor. Buna çember metodu da denebiir…

Mançevski ilk filmi 94’ yapımı Yağmurdan Önce (Pred Dozhot) ile sinema sahnesine öyle bir giriş yaptı ki; adeta herkesin ağzı açık kaldı. Evvela yaptığı işte sırtını literatüre ve felsefeye dayamıştı. Aslında çok verimli geçen Yugoslavya’nın kültür-sanat sahnesine, diğer ağabeyleri Bosna Hersek, Sırbistan ve Hırvatistan kadar katkı verememişti Makedonya. Ülkesi, dağılan Yugoslavya’nın ardından sıfırdan bir kimlik yaratma mücadelesi verirken; adeta boşa geçen bütün seneleri bir çırpıda sildi Mançevski. Daha önce Emir Kusturica dünya çapında işlere imza atmıştı belki, ama Mançevski’nin bu ilk filmi ayakları bu denli yere basan, didaktik yapısını kör kör parmağım göze sokmayan, müzik kullanımı, oyuncu seçimi ve hikaye örgüsüyle ‘’film işte böyle olur’’ dedirtmişti. Dolayısıyla Makedonya’nın sıfırdan kimlik yaratma mücadelesine muazzam bir katkıda bulunmuştu bu film.

Yağmurdan Önce’den yaklaşık 25 sene sonra Söğüt filmini izlediğimizde ise, önceki filmlerine yaptığımız yorumların aynısını yapıyoruz. ‘’O ilk filmi asla aşamayacak’’. Evet belki aşamayacak ama 25 yıldır aşmasını beklemek de bence oldukça insafsız bir tutum. Zira aradan geçen yıllar boyunca şu anda bir çırpıda aklıma gelen Dust, Senki ve Majki filmleri kalburüstü sayılabilecek, nitelikli işlerdi. Ve bütün filmleri yönetmenin ilk filminde yakaladığı kendine has üslubu koruyordu. Peki biz bunca başarıya rağmen Mançevski’yi Balkan Sineması’nın babası olarak neden göremiyoruz? Bu sorunun cevabında Mançevski’nin Amerika[2] tandanslı bir yönetmen olması yatıyor olabilir. Ama bence başka bir cevap daha var. Mançevski her filminde tam teşekküllü ve ağır prodüksiyonlu işler yapıyor. Aynı imkan Jasmila Zbanic, Danis Tanovic veya Rajko Grliç’te olsaydı neler çıkardı diye düşünmeden edemiyoruz. Dolayısıyla genel itibariyle düşük bütçelerle yaratıcı fikirlerin adeta bir saat tamircisi zanaatkarlığında işlendiği Balkan Sineması, Mançevski’nin filmlerinde yok. Aynı sinema Emir Kusturica’nın ilk iki filminden sonra da yoktu. Peki neden Kusturica’yı Balkan Sineması’nın babası koltuğuna layık görebiliyoruz? Çünkü Kusturica, filmlerinde; Avrupa ve Amerika’nın görmek istediği Balkan ögelerini fütursuzca kullanıyor ve biz de onun bu tuzağına düşerek ister istemez onun Balkan Sineması yaptığını düşünüyoruz. En başta sorduğum iki soruya tam da burada cevap vererek Söğüt’e geçmek istiyorum. Mançevski Balkan Sineması yapmıyor ve Balkan Sineması’nın babası da değil. Genel itibariyle onun yaptıklarını tahayyül eden sinemacılar olsa bile, Balkanlı yönetmenler bu iki isim kadar prodüksiyon bütçesine ve izleyici kitlesine sahip değiller.[3] İş zaten bir zaman sonra ‘’yapsak bile kim izleyecek’’noktasında düğümleniyor. Dolayısıyla tam da bu noktada Balkan Sinemasını Avrupa Sineması’ndan[4] ayırıyor ve bu sinemayı biraz da eksiklik ve yoklukluk içerisinde yaratıcı fikirlerin harmanlandığı sinema olarak literatüre kazandırıyoruz. Örn:[5] Smrt coveka na Balkanu.

 Söğüt filmi başlarken bize tipik bir Mançevski sineması sunacağının vaatlerini veriyor. Tak diye kesilen ilk bölüm ve sonrasında başlayan ikinci bölümle beraber, ister istemez ilk filmi Yağmurdan Önce’ye gidiyoruz. Filmde üçüncü bir hikayenin daha var olduğunu öğrenince, yıllar sonra Mançevski’nin özlediğimiz o meşhur kurgusuna geri döndüğünü düşünüyoruz. İlk hikaye tahminen ortaçağ Makedonyasında bebekleri olmayan bir çiftin bu soruna çare araması üzerine dönüyor. İkinci hikayede ise kendimizi bir anda Üsküp kalesini cepheden gören ana caddede, trafiğin ortasında buluyoruz. Makedonya’nın o eşsiz doğasında adeta gözümüzü bayram ettirirken bir anda Yugoslavya’dan kalma yüksek beton binaların arasında, trafikte sıkışık halde kendimizi ‘’cinnete 5’ kala’’ modunda buluyoruz. Yönetmen buradaki kontrastın seviyesini bilerek sert tutmuş ki o çarpışmayı yaşayalım diye sanırım. Bu hikayede dozu yüksek verilmiş bir aşk ve onunla beraber sert bir aşk acısı var. Fakat temelde yine bebekleri olmayan ve buna çare arayan çifti görüyoruz. Üçüncü hikaye ise ikinci hikaye ile birebir aynı zamanda geçen ve aynı karakterlerle bağlantılı başka karakterler üzerinden dönüyor. Ve bu hikayede de bebeği olmayan bir çiftimiz var. Ama tek farkla. Bu sefer bebeği olmayan çift çareyi evlat edinmekte buluyor. Fakat bu yeni evlat beraberinde başka sorunlar getiriyor. Mançevski diğer filmlerinin aksine, bu sefer hikayelerin birbiriyle olan bağlantısını izleyiciye bırakıyor. Yani film başladığı yere geri dönmüyor. Ve üçüncü hikayenin sonu aslında filmin de sonu oluyor.

İlk defa bir Mançevski filminde bu denli şehir sosyolojisi örnekleri görüyoruz. Taksi şöförü Branko ve kasiyer Rodna’nın aşkı, Üsküp’ün kırık dökük sokaklarında cereyan ediyor. Branko’nun sabah aldığı gevrek için arkadaşı taze mi diye soruyor ve o da ‘’nije baš’’ (pek sayılmaz) diyor. Süpermarkette küçük çocuğunu pataklayan anne hepimize tanıdık geliyor. Zaten pek çok Türkçe kelimenin de filmde geçmesi izlerken kendimizden parçalar yakaladığımız filmi daha da keyifli kılıyor. Bu manada; keşke Mançevski daha çok ‘’Balkan Sineması’’ yapsa diyoruz.

Mançevski’nin herhangi bir filminde literatüre başvurmaması beklenemez. Bu film de felsefik alt yapısını söğüt ve taşın sembolizmine dayandırıyor. Filmin isminden de anlaşılacağı üzere ‘’Söğüt’’ doğurganlığı sembolize ediyor. İkinci hikayenin ana unsurunu teşkil eden ‘’taş’’ ise kısırlığı. İlk hikayede söğüt ağacının altında seks yaparak arzuladıkları bebeklerine kavuşuyorlar. İkinci hikayede ise pazardan aldığı söğüt ağacını evlerinin bahçesine ekiyorlar. Üçüncü hikayede ise sorunlu çıkan evlatlık çocuğunu, bu uğurda kocasından boşanmasına rağmen tek başına, sıfır beklentiyle büyütmeye çalışan bir annenin çabalarını görüyoruz.

Mançevski, filmin ana omurgasını oturttuğunu düşündüğümüz birinci ve ikinci hikayeyi, üçüncü hikayenin bir anda hepsini domine etmesiyle tarumar ediyor. Hatta bu öyle bir tarumar ki, o ana kadar hiç gözükmeyen karakterler bir anda bütün filmin başrol oyuncusu oluyor. Bana kalırsa yönetmen burada Rodna ve Branko’ya haksızlık yapmış. Her ne kadar sonunu bir şekilde bağlasa da, hatta etkileyici bir son yaratsa da, bu film Rodna ve Branko’nun filmi olmalıydı. Kaldı ki üçüncü hikayede filme ismini veren ‘’Söğüt’’ metafor bazında kendine yer bulamıyor.

Nihayetinde Mançevski sayesinde kendimizi içinde bulabileceğimiz bir kurguda, oldukça dokunaklı iki saat geçiriyoruz. Kendi adıma Mançevski’nin sosyolojik tespitlerinin bu denli yoğun olduğu bir film izlemek oldukça keyifli geldi. Es geçmeden; ilk defa bir filmde Mançevski’nin eski Yugoslavya’ya bir sahne ile selam çakması UDBA[6] kayıtlarına girmiştir diye tahmin ediyorum 🙂

Başlangıcı ve bitişi arasındaki bağlantıyı seyirciye bırakarak kolaya kaçtığını düşünsem de, Üsküp’ün farklı noktalarında cereyan eden şiddetli bir aşk ve ona mukabil hayal kırıklığını; zanaatini konuşturarak oldukça başarılı şekilde yansıtmış yönetmen. Mançevski, bana kalırsa ilk defa Balkan Sineması yapmaya bu denli yaklaşıyor. Fakat bu janrın içinde bulunmak onun için bir düşüş mü yoksa yeni bir başlangıç mı? Bu sorunun cevabı yeni bir makaleye gebe, o yüzden burada noktalayarak yaşı hala oldukça genç olan Mançevski’nin yeni maceralarında bu sorunun cevabını arayacağımı bildirerek yazımı noktalandırıyorum.

 

[1] https://www.kitapyurdu.com/kitap/balkan-sinemasi–alevler-icinde-sinema/304482.html

[2] https://www.imdb.com/name/nm0541391/bio

[3] https://www.cin.ba/en/bh-filmasi-bez-filmske-industrije/

[4] https://www.amazon.co.uk/Cinema-Other-Europe-Industry-Artistry/dp/1903364612

[5] https://www.imdb.com/title/tt2113768/

[6] https://en.wikipedia.org/wiki/State_Security_Administration_(Yugoslavia)

 

Yazan: Enes Güler