On dört yıldır kendi cenazemi beklemekteyim. O gün bugündür. Potoçari’de 11 Temmuz günü. Düşman beni öldürüp başımı ve ruhumu gövdemden ayırdığından beri sadece bu günü bekliyordum. Çukurda benimle birlikte yatanlar da aynı şeyi bekliyorlardı. Biz onu basitçe “Eve dönüş Günü” olarak adlandırdık. Atıldığımız çukurun tespit edilmesi ve bulunmasını uzun süre bekledik. Parçalanmış cesetlerimiz yıllarca birbirinin üzerinde yattı. Uzuvlar kırıldı, parmaklar kesildi ve eller arkadan telle bağlandı. Sonra da toprağın derinlerinde gömüldük. Ruhlarımız ağaçlardaki kuşlar gibi özgür bedenlerimizi seyretmekteydi. Çukurda tam olarak 534 kişiydik. Bedenlerimizi öldürüp çukura attıklarında aramızda en küçük olanlar henüz 14 yaşındaydılar. En yaşlısı ise öldürülmeden önce koskoca bir asırlığa tanıklık etmiştir. Pek çok savaşı ve düşmanı hatırlamaktaydı. Fakat onun söylediğine göre, bizi çukura atanlara benzer katiller ve vicdansızlara hiç rastlamamıştı.

O kadar çok şey konuşuyorduk ki; 14 senelik bekleme süresinde ne kadar çok şeyler anlatılabildiğini bir hayal edin. Bütün gün inşaatta ve yemekhanede birlikte vakitlerini geçirip sonra da yan yana yataklarda uyuyan barakada birlikte kalan işçiler veya yurttaki oda arkadaşları kadar birbirimizi iyi tanıyorduk. 14 senede birbirimize her şeyi anlattığımızı ve artık anlatılacak bir şey kalmadığını herkes düşünebilir. Fakat biz her zaman yeni sözleri buluyor, hatıralardan yeni sayfaları çıkarıyorduk.

Aramızda olan bir fırıncının kızının saçı ne renk, lise talebesinin annesinin yaptığı uştipakların* methini, yalnız yaşayan bir adamın bahçesinin ne kadar rengârenk olduğunu hepimiz artık iyi biliyorduk. Sevdiklerimizi hatırlıyor mesleklerimiz, zanaatlarımız, evlerimiz, sevdiğimiz kitaplar ve filmler, hayallerimiz hakkında konuşuyorduk. Bazen baharda açan çiçekleri veya Ramazanda Srebrenica çarşısını saran kokuları hatırlardık, bazen de birileri yüzlerinde yağmur damlaları hissetmeyi hayal ederlerdi.

Bizim için ışık ve güneş ışınları o kadar ulaşılmazdı kı haklarında söz etmeye cesaret bile edemezdik ki; çukurdaki karanlığın korkunçluğunu sabır çekerek ve hikâyelerimizi anlatarak azaltıyorduk.

Aramızda olan ve sonsuz yaşam iksirini yapmayı planlayan bir moleküler biyolog vardı. Olacak olmalı; düşmanlar önce davrandı. Savaştan önce hepimizin hayata dair planları vardı ve hedeflerimizi gerçekleştirebilecekmişiz gibi görünüyordu. Aramızdaki oto tamircisi işini büyütüp iki işçiyi daha istihdam etmeyi planlıyordu. Bir üniversite öğrencisi mezuniyet sınavına kadar gelmişti; mükemmel İngilizce konuşuyordu. Aramızda birkaç kişi olan akü fabrikası işçileri tam o fabrikadan emekli olacaklarını düşünüyorlardı. Lise talebeleri üniversite hayallerini ve okumak istedikleri bölümleri anlatırlardı. Onlardan birinin yayımlanmamış şiir kitabı kaldı. O kadar çok plan ve niyet; hepsi bir günde durdurulmuştu.

Bazen seyahatlerimiz ve uzak diyarlar hakkında konuşuyorduk. Seyahat edenler ziyaret ettikleri yerler hakkında neredeyse tüm detayları anımsıyorlardı. Bosna hatta eski Yugoslavya’daki yaşananların korkunçluğu yüzünden olsa gerek tüm anlatılan ülkeleri sığınak olarak görüyorduk. Bizim için değil. Biz zaten bu dünyada bir daha yaşamacağımızı biliyorduk. Kaygılarımız yukarda kalan sevdiklerimiz içindi.

Adriyatik denizinin sahilinin her parçası o kadar detaylı anlatılırdı ki neredeyse dalgaların kayaları dövmesini ve güneş kreminin kokusunu duyar gibiydik. Zengin Avrupa ülkeleri hakkındaki tüm detayları oralarda geçici çalışmaya gidenlerin anlattıklarından biliyorduk. Bir ülkenin hiç savaşa katılmamış olması bizim için anlaşılması zor şeydi. En az her elli yılda bir savaşın alevlendiği bu topraklarda yaşayan bizler nasıl anlayalım ki… Çünkü, en acımasız savaşlar tam buralarda oluyordu ve insanlar tam buralarda en korkunç şekilde ölüyordu.

Pazarda satılacak malları almak için sık sık İstanbul’a seyahat eden bir kaçakçıyı dinliyorduk. Oradaki dükkanların yanı sıra çeşitli ve güçlü baharatlar konulmuş yemeklerden bahsediyordu. “Orada insanoğlu her şeyi satın alabilir”diyordu. Veya neredeyse her şeyi… Bize en çok lazım olan ve bizim ise ancak en yakınlarımızın dualar ve gözyaşları eşliğinde cenaze günümüzde elde edebileceğimiz huzur İstanbul’da bile satın alınamazdı. Zanaatını Üsküp’te öğrenen bir kuyumcu altından Güneşi bile yapabilecek kadar becerikli ustalarla tanıştığından bahsediyordu. Ama onlar bile bizim beklediklerimizi yaratamazlardı…

Basılmamış şiir kitabı olan şairimiz yazdığı mısralarını o kadar çok defa söyledi ki neredeyse hepimiz ezberlemiştik. Sevdiğimiz şarkıları da anımsıyorduk. Çukurda her kuşaktan birileri vardı ve istisnasız herkes kendi dinlediği müziğin en iyi müzik tarzı olduğunu düşünüyordu. Birçoğu için Saffet İsoviç’in büyüklüğü tartışılmazdı. Aramızda Elvis Presley’nin tüm şarkıları ezberinde olan bir baterist vardı. Rock kralı kadar iyi şarkı söyleyemediğini iddia ediyordu.

Yemekler de sıkça konuşulan bir konuydu. Bir börek ustası elleri ile insanoğlunun hayal ettiği ne varsa hamurdan yapabildiğini söylüyordu. Boşnak böreği için hamuru elden ele bir saate yakın yeterince ince olana kadar havaya fırlattığını anlatıyordu. Bir lise talebesi ise Güneş kadar sarı ve sünger kadar yumuşacık annesinin yaptığı uştipakları hatırlıyordu. Annesinin üzerine serptiği vanilya kokusu ile tüm sokağı sararmış. Bir fırıncı her ramazan pidesini fırına atmadan önce besmele çektiğini ve ekmeğin kokusundan ekmeğin yeterince pişip pişmediğini tam olarak tahmin edebildiğini söylüyordu.

Aramızda her biri farklı desenli tam 92 beşik yapan bir marangoz vardı. Ağaçtan yapılabilen ne varsa yapıyordu. Fakat biraz yuvaya biraz da salıncağa benzeyen beşikleri daha büyük bir zevkle yapıyordu. Hatta akrabalar, komşular, arkadaşlar hatta çarşıdan tanıdığı insanların çocuk sahibi olduğunu duyunca yeni doğan bebeğe beşik yapmayı kendisi teklif ediyordu. Beşikleri ilk önce yeşile boyayıp her birini farklı desenlerde süslüyordu ki; bazen leylekleri, bazen çicekleri yahut açılmış kitabı çiziyordu. Sağlık, uğur ve bereket getirdiğine inandığı sembolerdi bunlar. Yüzüncü beşiği yaptığında bunun şerefine küçük bir kutlama yapmayı planlıyordu.

Yıllarca yolcu götürüp getiren taksici her müşterinin doğasının farklı olduğunu ve artık yılların tecrübesine dayanarak müşterinin yüz hatlarına bakar bakmaz nasıl biri olduğunu kestirebildiğini söylüyordu.

İnce ve sıkılmış dudaklara ve zayıf yüze sahip olanlar genelde sabırsız; yönetimden, hayattan, müdürlerinden hatta komşularından şikâyetçi olan insanlardı. Yumuşak, gevşemiş yüz hatlara sahip olanlar ise daha sabırlı, yardımsever ve konuşmaya daha açık oluyorlardı. Bazıları ise daha gizemli, kendi veya başka birşey hakkında konuşmayı sevmeyen insanlardı. Onlar genelde yana bakıyor ve yüzlerini kaçırıyorlardı. O da her yolcuya saygı duyuyordu, konuşmak isteyenlerle konuşuyor, gözlerini kaçıranlardan ise kafasını çeviriyordu.

Bizimle beraber bir matematik hocası da vardı. Tatillerde nerede ve ne kadar kalacağını ve tam olarak ne kadar para harcayacağını, iki kızının hangi meslek seçeceklerini gibi her şeyi önceden planlamayı çok severdi. Konularımız çok sıradan günlük şeylerdi. İnançlarımız, planlarımız, hesaplarımız, fikirlerimiz, gücümüz, irademiz, bilgimiz, diplomalarımız, işyerlerimiz, mesleklerimiz ve ailelerimiz vardı bizim. Fakat düşman eli her şeyimizi sadece bir günde durdurmuştu.

Çukurda gömülü kaldığımız 14 yılda birbirimizin hakkında her şeyi öğrendik. Kimin arkasından kaç yetim bıraktığını, kimin tek çocuk olduğunu… Aramızda yatan aileler de vardı. Daha doğrusu birkaç aile ferdinin parçaları vardı. Birkaç baba oğulları ile birlikte, üç erkek kardeş yan yana yatıyorlardı. Bazıları da komşular veya iş arkadaşlarıydı, bazıları ise birbirini okul sıralarından tanıyorlardı. Bazıları ise daha önce hiç karşılaşmamış burada, çukurda tanışmışlardı.

Ya ben? Ben kimim? Ben daha önce doktordum. Ama herşeyden önce, bir baba ve eş, bir oğul ve kardeş, bir meslektaş ve arkadaştım. Veya herşeyden önce ben bu gezegenin vatandaşıydım. Mükemmel eğitimim vardı. Lisans ve uzmanlığımı yurt dışında tamamlamıştım. İki yabancı dil biliyordum. Rus klasiklerini orijinal dilde okuyordum. Meslektaşlarımla futbol oynuyordum. Genel anlamda; çok yönlü bir kişiliğim vardı ve dünya görüşüm moderndi. Ben ateisttim; ömrüm boyunca her şey için mantıklı cevabı arar bilim çerçevesinde çözüm bulmaya çalışırdım.

Bana göre her şey o kadar açıktı ki; insanların niye bir Tanrı’ya inanarak Dünya’nın oluşumunu ve diğer doğa olaylarını anlatmaya çalıştıklarına anlam veremiyordum. Evliydim. Eşim harika bir kadındı. Öldürüldüğümde neredeyse yedi yaşında olan bir kızım bir de oğlum vardı. Düşmanlar oğlumu daha on dördüncü yaşını doldurmamasına rağmen büyük olarak saymışlardı.

Hangisini tercih ederdim henüz karar veremedim ki; ölümünü ve narin vücudunun bu çukura düşüşünü mü, yoksa düşmanın hasta beyninde tasarlanmış yeni ölüm çukuruna götürülmesini ve hiç değilse belki bir ihtimal kurtulduğunu ümit etmemi mi? Umudum hep vardı. Bu çukuru aydınlanan hatıramda hep canlı olan, kızımın mavi gözleriydi. O benim değerlim, prensesimdi. Onlar ben olmadan yukarıdaki hayat ile nasıl mücadele edeceklerini kendi kendime sürekli sorup duruyordum. Eğer savaştan önce her şeyi vardı denilebilecek bir kişi var ise o da bendim. Sevdiğim kadınla evliydim. Kopyam olan oğlum ve en güzel gözlere sahip olan kızım vardı. Saygın, iyi para kazanan bir doktordum. Sık sık dünyanın çeşitli yerlerine seyahat ediyorduk. Pratik ve hayattan zevk alan biriydim. Bu eğitim ve hayat birikimime rağmen yaşananları kendime izah edemiyordum.

Kendimi de bir parçası olarak gördüğüm bu dünyanın bu vahşete nasıl bu kadar kayıtsız kalabildiğini ve nasıl 20. yüzyılda Avrupalı bir milletin, olabilecek en çirkin şekilde acı çekmelerini elleri kolları bağlı seyredebildiklerini anlayamıyordum.

Nasıl olur da benim dünya çapında tanınmış entelektüel arkadaşlarım bu vahşeti durdurmak için bir şey yapmıyorlar veya yapamıyorlardı? Ve nasıl olur da düşman saflarında yer alan entelektüeller ve sözde hümanistler yaptıklarını vatanseverliği bahane göstererek aklamaya çalışıyorlardı? İnsan psikolojisini iyi bilen veya bildiğini zanneden ben, insanoğlunun nasıl bu kadar kana susamış, nefretle doldurulmuş, küçük, kapasitesiz, vicdansız ve vahşi olabildiğini bir turlü anlayamıyordum. Bir erkeğin kendi ailesini koruyamadığında yaşadığı ümitsizliği hayal edebilir misiniz? Ya çocuklarından ayrılan annelerin yıkımı? Sizler bu vahşetin korkunçluğunu ve hasta beyninde bir koskoca şehri yeryüzünden silebileceği fikrine kapılmış bir insanı hayal edebilir misiniz?

Bizim ölmüş bedenlerimizin atıldığı çukurun kenarında her türlü silah ile kuşanmış tam bu türden yaklaşık on insan, katil, cellat vardı. İlk başta korku ve dehşetten delirmiştim. Çocuk, yaşlı ve kadınları nasıl öldürdüklerini ve bizimle nasıl alay ettiklerini seyrediyordum. İç içe geçmiş çığlıklar, ağlama, küfürler, hakaretler ve silah sesleri dinliyordum. Aşağıya vücut yığınına dönüşmüş çukura doğru baktım. Sonra da çukurun üstündeki tepeye baktım. Aslında kimsenin ölmediğini anladım. Herkes hala ordaydı ve kendi bedenlerini izliyorlardı.

Düşmanlar ise bunu göremiyorlardı. Sırasını bekleyen herkesin tepedeki hallerinden memnun ve neredeyse gülümseyen ruhlarını gerebildiklerini anlamıştım. İlk başta sıramı beklerken korkudan hayal gördüğümü düşünmüştüm. Birkaç dakikalık düşünme, gözlemleme ve sınama sonunda gerçeğin bu olduğunu anlamıştım. Bilimsel bilgilerimle bağdaşmamasına rağmen asıl gerçek buydu.  Yıllarca nasıl bir yanılgı içinde yaşadım. Ben ateisttim! Şu anda bu fikir komikti. Hangi bilim olanları izah edebilir ki? Bu fikir beni sakinleştirmişti, dahası mutlu etmişti. Sakince sıramı bekliyor, ölüm ve hayat arasında karar verdiklerini sanan ve bunun zevkini yaşayan düşmanlarımı seyrediyordum. Aslında zekâların sınırlılığı komikti. Onlar kim ki? Kim?

Kendinden memnun olmayanlar, kendi hayatında bir baltaya sap olamayanlar, yarım yamalak zekâsı ve okuryazarlığı olan, görüşleri eğri olan insanlar oldukları kanaatine vardım.  Bunlar birkaç kuruş ve altın olarak alınacak savaş ganimeti için günlerce durmaksızın öldürmeye hazır insanlardı. Oysa bizim orada öldürüldüğümüze inanan herkes yanılıyor. O hayali ölümümden 15 dakika önce inançlı bir adam olmuştum.

Belki de bu olanlar olmasaydı ateist olarak yaşar ve ateist olarak ölürdüm. Babamın ve dedemin inandıkları dine dönmüştüm. Ölümümden 15 dakika önce dönüp inanmamın geç olmadığını ümit ediyordum.

Bizim, çukurda bulunanların, oldukça mütevazi isteklerimiz vardı: gözyaşları ve dualarla süslenmiş adetlerimize uygun cenaze merasimi, yakınlarımızla bir karşılaşma ve kemiklerimiz ile düşmanlarımızı ve suçlarını anlatmak. Hep bunları bekledik ve sonunda da gördük. Bugün o gündür. “Evlere dönüş günüdür”. Vücutlarımız yeşile sarılmış, yan yana, kamyona yerleştirilmişti. O gün de kamyonla götürülmüştük.

Cenazemizde bu kadar çok insanın bulunacağını tahmin bile edemezdim. O kadar büyük alan, bizi karşılamaya gelen kalabalığa neredeyse dar bile gelmişti. Dünyadaki en önemli insanların yanısıra bizim ailelerimizle acıyı paylaşanlar; hepsi oradaydı.

Koskoca yeşil alan artık bir mezarlığa dönüştürülmüştü. Bu mezarlık, tek suçu düşmanlarının yaşadıkları şehri kendileri için istiyor olmaları sebebi ile ölenlerin mezarlığıdır. Sıra sıra mezar taşları… Bu beyaz mermer taşları bizi daima hatırlatacaktır. Hayatımda hiç bu kadar büyük mezarlık görmemiştim. Bir anda nasıl Hollanda “Laleler Ülkesi” olarak anılıyorsa Bosna’nın da “Mezarlıklar Ülkesi” olarak anılabileceği fikrine kapılmıştım. Ne garip ki; insanoğlu hayatındaki önemli anlarda çok sıra dışı fikirlere kapılabiliyor. Bu çelişkiyi hayal edebilir misiniz; Doğal yollardan, yaşlılık veya hastalıktan ölseydik sadece en yakınlarımız gidişimizi fark ederdi. Böyle bir ölümden sonra ise bütün dünya isimlerimizi sayıyor ve hacca gider gibi cenazelerimize geliyorlardı. Düşmanımızı ise herkes parmakla gösteriyor, en utanç verici damgalarla damgalıyorlardı. Ve her yeni cenaze onun ve soykırım politikası için yeni bir yenilgi demekti.

Ben bu günü, suç için ceza, öldürülenler için ödül olarak görüyordum. Benimle birlikte o kadar uzun süre çukurun karanlığını paylaşan herkesin hissetiklerinin benimkilerle aynı olup olmadığını kesin olarak söyleyemem. Fakat benim için çukurda beklerken hayal ettiklerim gerçek oldu.

Dahası o çukurda, o kadar özlem duyduğumuz yağmur çiseleyerek yeşil kıyafetlerimizi ıslatmıştı. El dokuması, üstünde isimlerimiz yazılı olan büyük kilim oradaydı. Gecelerce beklerken, ararken, ümit ederken işlenen kilimdi o. İsmim yerinde bir numara ile ifade edilen mezarımın yan tarafında iki kadın duruyordu. Koskoca 14 yıl boyunca: “Acaba yaşıyorlar mı? Acaba gelecekler mi?” diye kendi kendime sorup durmuştum. Oğlum ise yanlarında yoktu. İkisinin de başlarında beyaz örtüler vardı. Yanlarına sokuldum. Onlara o kadar yakındım ki kokularını duyabiliyordum. Onlar ise beni göremiyorlardı. Avuçlarımı yüzlerine doğru uzattım fakat tenlerinin sıcaklığını hissedemedim. Yüzlerindeki kederi hafifletmeyi, onları teselli etmeyi o kadar çok istedim ki. Teselli… Srebrenitsa anneleri, kızkardeşleri, öksüz ve yetimleri teselli edecek herhangi bir söz, herhangi bir şey var mıdır acaba? Bu kedere benzer bir keder var mı ki? Toplam üç tane bulabildikleri kemiğim üştünde örtülmüş yeşil ipek örtüsünün üstünde kapanmış sessizce gözyaşı döküyorlardı. Onları okşamak ve sarılmak istiyordum. Ama nafile. Artık yetişkin bir kadın olan kızımın gözleri, o büyük masmavi gözleri, bizim için, sandıklarda evine dönenler için, yazılan satırlara bakıyordu.

Mikrofonun önünde yüksek sesle satırları okuyordu. Sesi bütün alanda yankılanıyordu. Gurur gözyaşlarımı artık durduramıyordum. Onun yazdığı mısralarda ve kaygılarından hafifçe titreyen sesinde kendimi ve kendi kaygılarımı tanıyabiliyordum. Ne kadar çok şey kaçırdığımın farkına varmıştım: okulda ilk gününü, ilk beşleri, ilk şiir okumalarını. Ve bugün o, bir gerçek şair olan o, şiirini aslında bana söylediğini çok iyi biliyordum. O da bugün eve döndüğümüzü biliyordu.

Erkek evlat dönüyor. Bak, babasının arkasından taşıyorlar.

Erkek kardeşleri arka arkaya taşıyorlar.

Üç erkek kardeş, arkasında amcaları…

Altın renginde bantla bezenmiş yeşil ipek örtüsü ile örtülmüşler.

Ormandaki çamlar gibi yeşil. Yok. Çam değillerdi. Dallarını açmıyorlar…

Bu ne garip bir topluluktur?

Düğün konvoyu değil, şarkıları söylemiyorlar. Dualar ve ağıtları takip ediyorlar.

Onlar kamyonlarla götürülenler ve kamyonla eve getirilenlerdi.

Avazları çıkmıyor, hediyelerle gelmiyorlar

Annelerini, kızkardeşlerini, eşlerini hatta çocuklarını bile kucaklamıyorlar.

Bu ne garip bir topluluktur?

Yürüyemezler ama evlerine döndüler.

Mehmed, Nusret, Cemal, Senad…

1975, 1951, 1968, 1936…

Düşman hakkında bile tek kelime etmiyorlar.

Onun hakkında zaten mezarlar, öldürülen çocukların doğum yılları, yok olan gençliği konuşur.

Onu bütün dünya parmakla gösteriyor.

Yaşadıkları dehşetleri de anlatmıyorlardı.

O dehşetleri, çukurlardan çıkarılan demir teller ve kurşunlar, kırılmış uzuvlar ve gövdeden ayrılmış başlar, dökülmüş saçılmış dişler ve kesilmiş parmaklar anlatır.

Gerçeği hiçbir şey durduramaz.

Bugün ise sadece eve dönüş günü,

Kavuşma ve ayrılık günüdür.

Bugün bizimkiler tabutlar ile dönüyorlar.

Düşman elbette canımızı alamazdı. Fakat yıllarımızı, bir ebeveynin çocuklarını adım adım büyürken seyretmekle yakaladığı mutluluk anılarını, günlük yaşadığımız o küçücük mutluluklarımızı almıştı. Çocuklarımızın okul etkinliklerini seyretme, ergenlikte kapıları kızgınlıkla çarpmalarını dinleme hakkını ellimizden almıştı. Ben hiçbir okul maçına katılmadım ki. Flörtleri hakkında hiç bilgi edinemedim, sınıf öğretmenlerinden görüşmeye davet edilemedim, onları okul gezilerine yolcu edemedim… Onlara en önemli hayat derslerini veremedim. Ne kadar çok şey kaçırmışımdır. Annemi mezarına koyamadım, yeğenimin düğününe katılamadım. Düşman aslında yıllarımı çalmıştı.

Fakat her mutsuzluk, her keder ve her zorluktan iyi bir şey çıkartılabildiğine inanmaktaydım. Bu yüzden yaşadığım şu anki mutluluğu, beni bekleyen sonsuzluğa götürmeye karar verdim.

Onun sesi sanki cildimin altına yerleşiyordu, mutluluk ve keder dönüşümlü olarak içimi kaplıyorlardı. Sesi, alanda kıpırdamadan ve sessiz dinleyen o insanların gözlerini yaşartmıştı. Mutluluğumu, gururumu ve sonsuz kederimi hayal edebilir misiniz? Belki de babası ve kardeşinin ölümü onun içindeki şair ruhunu uyandırmıştı. Belki de şiirleri hayatındaki tek tesellisidir. Belki de bizim onu duyacağımızı ümit ediyordu. Kim bilir, belki de şiirleri onun tüm kaybedilmiş mutluluk anılarının telafisini veya basitçe bizi arıyordu. Veya belki de düşman tarafından kocası ve oğlu koparılarak ciğeri sökülen zavallı annesini teselli ediyordu.

Burada, bu yeşil alanda gözlerim oğlumu arıyordu. Ne toplanan kalabalığın içinde kendisini ne de beyaz taşta sıra sıra ve çeşit çeşit yazılan isim listesinde ismini görememiştim. O da bir yerlerde, derin çukurlardan birinde, benim yıllarca beklediğim gibi eve dönüş gününü bekliyordu.

Bulunmayı bekleyen, çukurdaki her insan için tek ümit onu arayan insanlardır. Düşmanı yenilgiye uğratan, bizim asıl zaferimiz, aramaktan vazgeçmeyen, adalet isteyen, düşmanın mahkûmiyeti için uğraşan insanlardır. Onlar hepimizi evimize getirene kadar durmayacaklar. Bizde herkesin, en azından bir mezar hakettiğini söylerler. Fakat ben ölüm günümde, bunu bile hak etmeyen insanlarla, cellatlarımızla, karşılaşmıştım.

Çeviren: Amira Tandiroviç Gürsel

Sanela Halkovič

  • Uştipsi/uştipak : Bosna’da yapılan bir çeşit hamur işi.